Gide gide bir söğüde

YORUM | YUSUF ÜNAL

Dikiz aynasından yolcuyla göz göze geliyoruz. Sarı saçlı bir genç kız. Bir şeyler söylüyor. “İngilizce bilmiyorum,” diyorum İngilizce olarak. “Yaptığın iş dil öğrenmek için çok uygun, şanslısın,” diyor. “Pek işe yaradığını söyleyemem” diyorum, “yalnızca kısa konuşmalar oluyor.”

“Nerelisin?” diyor sonra. “Nereli miyim?” diyorum aval aval. Aklıma bir yer adı gelmiyor. Susuyorum, yolcuyu unutuyorum. Sahi ben nereliyim şimdi? Benim de bir memleketim bir yurdum olmalı öyle değil mi?

Sonra kendimi kaçış rampamda buluyorum, hatırlama oyunumda. Gidiyoruz. Köyden çıkmışız. Ayağımızda kara lastikler, sırtımızda azık çıkını, yanımızda birkaç buzağı ve inek. Yaşları sekiz ila on iki arasında değişen, kızlı erkekli dört beş çocuğuz. İnek güdeceğiz. Bir saat kadar yürüyüp dereler-tepeler, pınarlar-çınarlar geçeceğiz. Yol boyunca yanımızdan-yöremizden dağ kuşları havalanacak. Şansımız yaver giderse keklik ötüşleri duyacağız, belki de kartalların göğü yırtan kanat seslerini.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bilenler bilmeyenlere, karşı tepeleri yahut koyakları gösterip bilgiç bilgiç; şurası Tavşan Mekkesi, burası Suuçtuğun, orası Dedebeleni diyecek. Belki aramızdan biri Ayağında Kundura’yı, olmazsa İpek Mendil Dane Dane’yi, yahut Oy On Beşli On Beşli’yi söylüyordur. Amma hepimiz illa Gide Gide Bir Söğüde Dayanacağımızı biliyoruzdur. Onun boyanacağımız dalları olduğundan haberimiz yok fakat dağlar kadar güvendiklerimiz var henüz.

Ama benim çocuklarımın kimseleri yok şimdi. Güvendikleri dağlar çoktan ellerinde kalmış. Boynu bükükler ve sahipsiz. Kırılmayı öğrenmişler, bir başlarına yaşamayı, kimselerden bir şey beklememeyi. Köklerinden sökülmüş birer fidan gibi rüzgârın önünde sürükleniyorlar. Benim, köyümün dağlarına inek otlatmaya gittiğim yaşlarda onların bindiği plastik bot, çıktığı belirsiz yol…

Acaba neredeler şimdi? O bitmek bilmeyen yürüyüşü bitirebildiler mi? Nehrin kıyısına…

Korkuyorum. Yüreğim hep ağzımda. İrtibatımız kopalı saatler olmuş. Karanlık, kapkaranlık bir tünele, ejderhanın ağzına girer gibi girmişler. Ya ölüleri ya dirileri çıkacak, ya özgürlüğe kavuşacaklar ya… Ya… Ötesini söylemeye dilim varmıyor. Kalbimde bir sıkışma, bir sızlama. Yüreğimi çıktığı yere döndüremezsem ortasından çat edecek…

Yürüyüş kolunun en önünde ufak bir aksilikte herkesi bırakıp kaçmaya hazır kaçakçı vardır. Peşinde anaç bir kartal halini alıp uçurumlara dalmaya hazır eşim. Onun bitişiğinde ürkek adımları, yuvalarından fırlamış gözleriyle kızım, narinim. Oğlum, kara gözlüm; kafilenin arkasında sağlam adımlarla yürüyor, belki de kendisini bir dizi kahramanı zannediyor. ailenin tüm yükünü omuzlarında hissediyordur on beşinde. Kardeşinin çantasını da sırtlanmıştır belki, kıyamamıştır ona. Aslan parçası…

Çantalarında birer kat kıyafetten başka ne var acaba? Böyle bir yola çıkarken yanına ne alır ki insan?

Evine götürdüğüm genç kız, benden cevap alamayınca köşesine çekilip telefonuna eğilmiş. Kıza da ayıp ettim ya, yapacak bir şey yok. Kaçış rampam işe yarayacak galiba. Yüreciğim yavaş yavaş yerine dönecek sanki. Her ne kadar çoğu kimse hatırlamayı bir azap olarak düşünse de, hatırlayışlar iyi geliyor bana. Düşünmekten kaçtığım şeyleri onlarla sarıp sarmalayınca üstüme bir iyimserlik damlıyor. Ardıma bakıp oralarda tutunacak bir dal aramak işe yarıyor. Ama her seferinde anıları bohçaladığım bohça bir yerlerinden yırtılıp bir şekilde kaçtığım şeylerin içine döküyor beni. Dönüp bir kere daha bakıyorum.

Bozkırın ortasında, içindeki birkaç hendekten su çıkan geniş bir çayırlıktayız. Beni anıların kucağına çağıran bu çayırlığın kıyısındaki kocaman bir salkım söğüt. İpek gibi saçları var, ışıl ışıl. Güneşlerde yıkanmış, dağ rüzgârlarında kurutulmuş. Yapraklarını söğüt serçeleri havalandırmış. Yeşil dalları kıpraştıkça yüzünü ortaya çıkaran gülümsemesi, beribenzer güzelleri çatlatır.

Azık çıkınımızı onun kırılmış bir dalına asmışız. İçinde haşlanmış yumurta, belki patates. Küflü peynir, katık, zeytin, soğan pürçüğü ve illa yufka. Avarlarımızın domates biberleri henüz dökmemiş. İsli çaydanlık hep yanımızda. Refakatinde, ağızları illaki kırılmış bir iki çay bardağı. Keşikle içeceğiz.

Yola çıkmadan önce uzun pazarlıklar yapmıştık. Kızım ufarak peluşlarından birini alacaktı çantasına, oğlum çakı. Yolda vahşi hayvanlar yahut haydutlar saldırırsa annesini ve kardeşini koruyacakmış. Jandarmaya yakalanma ihtimalini konuşamamıştık onlarla, öyle bir ihtimal yokmuş gibi yapmıştık. Hanım çikolata, çerez doldurmuştur kesin. Kendisi için bir şey aldı mı acaba? Benden bir hatıra belki, bizden bir hatıra…

Ben iki kitap almıştım o yola çıkarken. Bir yerlerde beklemek zorunda kalırsam kendimi oyalarım diyeydi. İki sene olmuş, hâlâ bitirmedim. Bitirirsem sanki yol bitecekmiş gibi. Bitecek ama biz kavuşamadan… Eşim bir peçeteye sarıp iki çiçek tohumu da koymuştu çantama. Biri koklamalara doyamadığım fesleğen. Diğerinin adını bilmiyorum fakat bizim için hikâyesi var. Zarifçe bir çiçek açıyor, eflatun kırmızısı. Onlar da çantamın dibinde öylece duruyor.

İnekleri çayıra bağlayıp mantar aramaya başlamışız şimdi. Masa tenisi topu iriliğinde kar beyazı yuvarlak mantar bunlar. Yemyeşil çimenlerin arasına inci taneleri gibi serpilmiş. Bulunca dokunmaya kıyamıyoruz, üzerlerinde sabah tazeliği. Avucumuza bir serçe yavrusunu alır gibi alıyoruz. Capcanlı bunlar, yaşamaya devam ediyorlar.

Topladığımız kuru pelit dallarını üç taştan kurduğumuz ocağın arasında tutuşturuyoruz. Burnumuzda ateş kokusu. Ayaklarımızın altında fıkır fıkır kaynayan hendekten çaydanlığı doldurmuşuz. Az sonra ateşin harı geçecek, kalın odunlar közlenecek, onun içine mantarları gömeceğiz… Sonrasında salkım söğüdün dallarını üstümüze çekip göğe karşı biraz şekerleme yapacağız. Bunun öncesinde veya sonrasında beş taş, kale yıkmaca, büllü değnek, yakalamaç gibi oyunlar oynamayı planlıyoruz. Taze bir söğüt dalını kavlatıp düdük yapacağız daha.

Ama evdeki hesap çarşıya uymuyor. İneklerden biri huysuzlanıyor. Kuyruğunu kamçı gibi kullanıp bacaklarına ve baldırlarına vurmaya, etrafında dönmeye başlıyor. Bu belayı biliyoruz, böğelek bu! Yahut büvelek, sığır sineği.

Hayvanların derilerinin veya kuyruklarının altına yerleşip oradan bir ısırdı mı feleklerini şaşırtıyor onlara. İneğimiz amaçsızca sağa sola koşuşturmaya, kendi kendisine çifte atmaya, böğürmeye başlıyor. Buzağılar ve diğer inekler korkuyla onu izliyorlar.

Yanına yaklaşmamız mümkün değil. Yardım isteyebileceğimiz kimsecikler yok. Salkım söğüdün altına sığınıp böğeleğin geçmesini bekliyoruz, geldiği gibi gitmesini. İçimiz parçalanıyor, gözlerimizde yaşlar. Çaresizliği galiba o vakit öğreniyoruz. Ne zor şeymiş…

Nasıl olduysa bir süre sonra inek sakinleşiyor. Fakat biz korkmuşuz, yüreğimiz yerinden oynamış bir kere, tadımız kaçmış. Artık orada duramayız. Hayvanların iplerini yakaladığımız gibi kuşluk vakti evin yolunu tutuyoruz.

Şanslıymışız, dönecek bir evimiz varmış. Yolda böğelek yeniden gelmemiş. Ya şimdi benim ülkemin böğeleğinden kaçırmaya çalıştığım ailem, çocuklarım nereye gidecek! Onların dönebilecekleri bir evleri de kalmadı. Yersiz ve yurtsuzlar, vatansızlar. Havadaki tüy gibi boşluktalar.

Telefondaki uygulama yolcumu adresine getirdiğimi haber veriyor. Kızcağıza kendimi affettirecek bir iki sözcük arıyorum. Bütün sözlükler sırra kadem basıyor. Teşekkür edişine başımı sallıyorum sadece. Dudaklarıma ve dilime hükmüm geçmiyor, harfleri çıkarıp anlamlı bir kelime söyleyemiyorum. Korkuyorum, yüreğim ağzımda. Biraz nefes almak için pencereleri indiriyorum. Kenardan cılga bir dere akıyor geceye doğru. Onun şırıltısı alıp beni o nehrin, o azgın nehrin kenarına döküyor.

Orada dallarını suyun üstüne eğip ona selametli olmayı telkin eden salkım söğütler var, biliyorum. Gözlerimle gördüm, altlarından geçtim, dallarını okşadım. Bilmem ki ellerinden bir şey gelir mi onların.

Hay Allah! Aksi gibi gecede dolunay var. Buğday tarlalarını gündüz gibi aydınlatır bu. Derin su kanalları var tarlalarda. İçine düşmeseler bari…

3 YORUMLAR

  1. Vatanını seven işin başındadır der Viktor Hügo ve davam eder.
    Dünyayı vatanı gören olgunlaşmaya başlamıştır. Dünyadan nefret edern is olgunlaşmıştır.
    Hamdım, piştim, yandım der Mevlana.
    Mümin ya dünyadan küsmeli ya da dünya ondan küsmeli der Asrın Sesi.
    Gariplere müjdeler olsun der, En güzel müjdeleri veren Nebi.

  2. Kurgu guzel.. Sahne geçişleri daha az ani olup eklem yerleri bazı geçişlerle daha sağlam bağlanabilirse beğeni artabilir kanımca.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin