George Orwell 1984 ve altını çizdiğim satırlar

“Gerçekler tersini mi söylüyor; öyleyse gerçekler değiştirilmelidir.” (s;245)

YORUM | AHMET KURUCAN

Bir çok yayın evinin en çok satan kitaplar listesinin ilk sıralarında yer alıyor George Orwell’in 1948 yılında kaleme aldığı 1984 romanı. Aradan geçen 72 yıla rağmen bu kitabı hala değerli ve kıymetli kılan ne acaba? Hiç düşündünüz mü?

Ütopya’nın karşıtı olarak kullanılan distopik bir toplum, otoriter- totaliter bir devlet modeli ya da anayasal monarşi veya faşizme kadar uzanan baskıcı sistemlerin karakterize edildiği bir roman. En genel anlamda bir gelecek tasavvuru diyebiliriz buna.

Dünyanın üç süper gücü olan Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya isimli devletlerin çatışmalarını anlatıyor eser. Okyanusya devletinde bir parti çalışanı olan Winston’ın başından geçen olaylar üzerinden kurgulanıyor her şey. Winston parti propagandası ile yükümlü medya bölümünde çalışıyor.  Parti yararına olmak şart ve kaydıyla yalan, iftiralarla gerçeklerin manipüle edilmesi bir tarafa, gerekirse geçmişe ait olayların bile kayıtlardan silindiği ya da değiştirildiği bir sistemin içinde görevli. Fakat başlangıçta yaptığının yanlış olduğunun da farkında. Ama romanın sonunda geldiği nokta çok farklı.

Sözü fazla uzatmaya gerek yok; okumayanlar en kısa zamanda mutlaka okumalı bu eseri. Zira yazarın gelecek öngörüsü sadece Türkiye değil, dünya ülkelerinin geneline baktığınızda tutmuş gibi. Zaten en çok satanlar listelerinin başında olmasının sebebi de bu.

Aşağıda o kitaptan altını çizdiğim bazı satırları aktaracağım.

Geçmişi gazete haberlerinden değiştirmek de görevleri arasında olan Winston vazifeye başladığı ilk günlerde şöyle der: “Parti, gözlerinizle gördüğünüze, kulaklarınızla duyduğunuza inanmamanızı söylüyordu. Bu onların en temel, en can alıcı buyruğuydu. Karşısına dikilen dev gücü, herhangi bir Partili aydının bir tartışmada onu ne kadar kolayca alt edebileceğini, ortaya atılacak kurnazca savları yanıtlamak şöyle dursun anlamakta bile zorluk çekeceğini düşününce ümitsizliğe kapıldı. Hem de haklı olmasına karşın! Onlar haksız kendisi haklıydı. Akılsızca da olsa, apaçık ve gerçek olanın savunulması gerekiyordu. Söz götürmez gerçeklere sarılmalıydı.! Var olan somut dünyanın yasaları değişmezdi. Taş sert, şu ıslaktı, desteksiz nesneler yere düşerdi. O’Brien’la konuşuyormuş ve önemli bir kural koyuyormuş gibi yazdı: “Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir.” (106) Ama romanın sonunda roman kahramanı “yalanların gerçeğe dönüşmesini gözleri ile müşahede edecek”, bu gidişatı durdurmak için yaptığı bütün atılımların neticesin kaldığını görerek çaresizliği, yılgınlığı, tükenmişliği iliklerine kadar yaşayacak ve kendini “Savaş barıştır; özgürlük köleliktir; cahillik güçtür” diyenler arasında  bulacaktı. (AK)

“Gerçeklik denetimi; mazide kalan gerçeklerin değiştirilmesi demekti. Bununla geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor ve sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu. Hatta geçmiş sadece değiştirilmekle kalmıyor, sürekli değiştiriliyordu.” (100-104) Çünkü “Parti sloganında: “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar. Şimdiyi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar” deniyordu. (59)

“Aklı çifte/ikili düşüncenin (double thinking) dolambaçlı dünyasına kayıp gitmişti. Hem bilmek hem de bilmemek; bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin farkında olmak; çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantığı kullanmak; ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlaki yadsımak; hem demokrasinin imkansızlığına hem de Parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden hatırlamak, sonra birden yeniden unutuvermek; en önemlisi de aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak. İşin asli ve inceliği de buradaydı: bilinçli bir biçimde bilinçsizliği özendirmek…” (59-60)

“Çifte düşünce, insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi ve ikisini de kabullenebilmesi anlamına gelir. Partili aydın, anılarının ne yönde değiştirilmesi gerektiğini bildiği gibi, gerçeklikle oyun oynandığını da bilir; ama çifte düşünce uygulayarak kendini gerçekliğin çiğnenmediğine de inandırır. Bu işlem bilinçli bir şekilde yapılmak zorundadır, yoksa yeterince kusursuz olmaz; ama aynı zamanda bilinçsiz bir biçimde de yapılmak zorundadır, yoksa insanda bir sahtelik dolayısıyla suçluluk duygusu uyandırır.

Parti’nin asıl işi, uğrunda savaşılan amaçta tam bir dürüstlükle kararlı olmayı elden bırakmadan, bilinçli yanıltmayı da uygulamak olduğundan, İgnos’un özünde çifte düşünce yatar. İçtenlikle inanarak bile bile yalan söylemek, uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde gerekli olduğu sürece yeniden hatırlamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçekliği göz önünde bulundurmak… Bunların hepsi de olmazsa olmaz şeylerdir. Çifte düşünce sözünü kullanırken bile çifte düşünceyi uygulamak gerekir. Çünkü insan bu sözcüğü kullanmakla, gerçeklikle oynayıp onu çarpıttığını kabulleniyordur, yeni bir çifte düşünce ile bunu kafasında siler ve yalan her zaman gerçeğin bir adım önünde olur ve bu böyle devam edip gider. Sonuç olarak, parti çifte düşünce sayesinde tarihin akışını durdurabilmiştir ve hepimiz biliyoruz ki, daha binlerce yıl durdurmayı sürdürebilir.” (246)

“2050 yılına gelindiğinde -büyük bir ihtimalle- eski söylemle alakalı tüm gerçek bilgiler silinip gitmiş olacak. Tüm eski edebiyat ortadan kalkmış olacak. Chaucer, Shakespeare, Milton, Byron, hepsi yalnızca  Yenisöylem’deki biçimleriyle var olacaklar; yalnızca başka bir şeye dönüşmekle kalmayacaklar, kendilerinin karşıtı bir şeye dönüşecekler. Parti edebiyatı bile değişecek. Sloganlar değişecek. Özgürlük kavramı ortadan kaldırıldıktan sonra “özgürlük köleliktir” bir slogan kalabilir mi? Düşünce ortamı tümden farklı olacak. Aslına bakarsan, bugün anladığımız anlamda bir düşünce olmayacak. Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.” (78-79)

“Neolitik çağın sona ermesinden bu yana dünyada üç tür insan olagelmiştir; Yüksek, orta ve Aşağı. Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise -bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü Aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşama dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir-tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır. Yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı güvenli bir biçimde elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda ya kendine olan inancını ya da güçlü bir biçimde yönetme yeteneğini yitirdiği, hatta her ikisini birden yitirdiği dönemler de hep yaşanmıştır. Böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki, Orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden, öteki kesimlerin birinden ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaş yeniden başlar. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca Aşağı kesimdir. Tarih boyunca hiçbir somut gelişme olmadığını söylemek abartılı olabilir. Günümüzde çöküş döneminde bile, ortalama insan, birkaç yüzyıl öncekinden fiziksel olarak daha iyi durumdadır. Ama refahın artması da hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insan eşitliğine bir adım bile yaklaştırmamıştır. Aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır.(233)

“Okyanusya’da yasa diye bir şey yoktur. Saptandıkları zaman kesin ölüm demek olan düşünceler ve davranışlar resmi olarak yasaklanmamıştır ve ardı arkası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, hapse atmalar ve buharlaştırmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır.” (242)

İktidar temsilcisi “…Parti iktidarda olmak istiyordu, çünkü halk kitleleri özgürlüğü kaldıramayan ya da gerçekler yüzleşemeyen, dolayısıyla kendilerinden güçlü birileri tarafından yönetilmesi ve sistemli bir biçimde aldatılması gereken zayıf, korkak yaratıklardı. İnsanlar özgürlük ile mutluluk arasında seçim yapmak zorundaydı ve büyük çoğunluk mutluluğu seçiyordu” (297) böyle düşünüyordu O’Brien ama Winston’ın ona sorduğu şu soru ona bu düşüncelerini daha net bir biçimde açma fırsatı verdi. Winston’ın sorduğu soru şuydu: “Ama siz bizi bizim iyiliğimiz için yönetiyorsunuz!” Aldığı cevap ise şu: “Bu kadar aptalca bir soruyu senden beklemezdim doğrusu ama ben daha akıllıca bir cevap yanıt verebilirim. Sorunun yanıtı şu; parti, iktidarda olmayı, yalnızca kendi çıkarı için istiyor. Başkalarının iyiliği bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren sadece iktidardır. Servet, lüks, uzun yaşamak ya da mutluluk değil, yalnızca iktidar, salt iktidar. Salt iktidarın ne demek olduğunu birazdan anlayacaksın. Bizi geçmişteki tüm oligarşilerden farklı kılan, ne yaptığımızı biliyor olmamız. Onların hepsi, hatta bize benzeyenleri bile korkak ve ikiyüzlüydü. Alman Nazilerinin ve Rus komünistlerinin yöntemleri bizim yöntemlerimize çok yaklaşmıştı ama onlar kendi güdülerini tanımayı hiçbir zaman göze alamadılar. İktidarı zorunlu olarak ve belirli bir süre için ele geçirdiklerini, yolun sonunda insanların özgür ve eşit olacakları bir cennetin beklediğini söylüyorlar, dahası belki de buna inanıyorlardı. Biz öyle değiliz. Kimsenin iktidarı sonradan bırakmak amacıyla ele geçirmediğini biliyoruz. İktidar bir araç değil, bir amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz, diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır. Şimdi anlamaya başladın mı beni?” (298)

“İnsan insana nasıl hükmeder” diye sorar O’Brien Winston’a ve aldığı “acı çektirerek” cevabını şöyle izah eder: “Tamam işte. Acı çektirerek. Boyun eğmek yetmez. Acı çekmiyorsa, kendi iradesine değil de senin iradene boyun eğdiğinden nasıl emin olacaksın? Hükmetmek, acı çektirmekle ve aşağılamakla olur. Hükmetmek, insanların zihinlerini darmadağın etmek, sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur. Nasıl bir dünya yaratmakta olduğumuzu anlamaya başladın mı şimdi? Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya. Korku, ihanet ve azap dolu bir dünya, ezmenin ve ezilmenin dünyası, kendini yetkinleştirdikçe daha az acımasız olacak yerde daha da acımasız olan bir dünya. Eski uygarlıklar ya sevgi ya da adalet üstünü kurulduklarını öne sürüyorlardı. Bizim uygarlığımız ise nefret üstüne kurulu. Bizim dünyamızda korku, öfke, zafer ve kendini aşağılamadan başka bir duyguya yer yok. Başka ne varsa hepsini yok edeceğiz.

Geleceğin resmini görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basmış bir postal getir gözlerinin önüne, sonsuza dek. Bunun sonsuza dek böyle olacağını hiç aklından çıkarma. Postal her zaman üstüne basacak bir insan yüzü bulacak. Her zaman alt edilecek, aşağılanacak bir sapkın, bir toplum düşmanı bulacak. Elimize düştüğünden beri başına gelen her şey sürüp gidecek hem de daha şiddetlenerek. Casusluk, ihanetler, işkenceler, idamlar, ortadan kaybolmalar dur durak bilmeden sürüp gidecek. Bir zafer dünyası olduğu kadar bir terör dünyası olacak bu dünya. Parti ne denli güçlenirse, o ölçüde hoşgörüsüzleşecek. Muhalefet ne denli zayıflarsa zorbalık o ölçüde artacak.” (302-303)

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin