Gayret

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Faşizmle mücadele gayret istiyor. En tehlike düşman ise alışmak! Ben Türkiye’deki mevcut ortamın yarı otoriterlikten otoriterliğe doğru düzenli ve istikrarlı bir şekilde kaydığını gözlemliyorum. Bazılarının sandığının aksine, bu durumun hukuki çerçeve ile ilgisinden çok, fiili durum önemli. Hukuki çerçevenin neden artık önem arz etmediğini çok sık işledim. Sorun anayasasız rejim. Elbette 1982 anayasası hukuken halen geçerli. Fakat bu anayasa metni artık önemli oranda sadece kâğıt üzerinde kalmış bulunan, uygulanmayan bir metin. Salt uygulanmamakla kalmıyor, aynı zamanda anayasanın “ruhuna aykırı” tezat pratiklerle de zedeleniyor. Aslında anayasanın zedelenmesi değil, sizin hakkınız-hukukunuzun zedelenmesi önemli. Anayasanın devleti taşıyıcı gücünün kalmamış olması, sadece rejimle alakalı bir durum değil. Bundan daha da önemlisi ve bunu hazırlayıcısı, toplumun bu anayasasız ve hukuk dışı rejimi kabulleniyor oluşu. Bu rejim kuruldu, yerleşti, konsolide oldu. Bu rejimle mücadele gayreti çok zayıf!

Rejimin tam otoriterliğe giderek yaklaşması, bu gayret eksikliğinden kaynaklanıyor. Gayretin odağı direnmektir. Direnmek, faşizm olsa bile, umudun azalmamasını haklı çıkartır. Ben direnme gayretinin ucuz politik hesaplardan dolayı sekteye uğradığı kanısındayım. 

CHP ve İYİP, mücadelelerini Erdoğan’ın ve AKP’nin gitmesine odaklamış durumda. Oysa bugün esas mesele, anayasasız bu rejim ve onun ürettiği ağır insan hakları karnesidir. Bu karnenin baş aktörü ve sorumlusu Erdoğan ve AKP olsa da, bu rejim muhalefetin rızası olmadan kurulamazdı. İnşa sürecinde başta MHP olmak üzere, CHP ve İYİP de bu rejimin konsolidasyonuna katkı verdiler. Politik ortaklıklardan ziyade, tüm muhalefetin üzerinde mutabık kaldığı ortak düşmanlara karşı birleşildi. Düşmanımın düşmanı dostumdur pragmatizmi ile hareket edildi. Bu düşmanları yok etmek için güçler birleştirildi, aralarındaki tali farklılıklar ise görmezden gelindi. Erdoğan’ın başarısı, bir orkestra şefi gibi, kakofonik bir muhalefet cephesini, kendi amaç ve hesapları doğrultusunda kullanmayı becerebilmek oldu. Bu uğurda pragmatik ve ilkesiz tüm popülist liderlerin yaptığını yaptı Erdoğan. Toplumun fay hatlarını harekete geçirdi, iyi nabız tuttu, prensiplere değil kısa vadeli karlı işleri, en çok da iktidarı korumayı önceledi. Onun bu tutumunu anlamak zor değil. Zor olan, muhalefetin, en azından tek bir partinin çıkıp da bu olan durumu idrak edememiş, faşizan rejime karşı pozisyon alamamış olmasıdır. Dolayısıyla, demokratik hukuk devleti yönünde bir direncin olmaması, muhalefetin suçudur. Muhalefet, muhalefet olmadığı için bugünkü rejim konsolide oldu. Muhalefet etkin ve rasyonel muhalif tutum sergilemediğindendir ki, bu rejim genel kabul gördü.

Rejimlerden bağımsız olarak, her yönetim meşruiyete ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyar. Meşruiyet, iktidarın yaptıklarının toplumca haklı görülmesi ve kabul görmesidir. Toplumsal rızanın temeli meşruiyete dayanır. En totaliter veya otoriter rejimlerde bile iktidar sahipleri meşruiyete önem verir. Bunun içindir ki devlet eliyle basını ve medyayı susturup, enformasyon tekeli kurmayı hedeflerler. Hitler veya Stalin bile toplumsal algıyı ve rejimlerine rızayı dikkate aldılar. Hitler, propaganda bakanlığını kurarak ve başına Goebbels’i getirerek, NAZİ rejiminin sosyal Darwinist barbarca ırk politikalarını dahi halka kabul ettirdi. Siz zannediyor musunuz ki, eğer NAZİ rejimi bunu yapmamış ve Almanların büyük çoğunluğu Yahudi Soykırımı’na karşı olumsuz tutum alabilmiş olsaydı, Holokost gerçekleştirilebilirdi? Hitler, halkının rıza göstermesinden cesaret alarak, 6 Milyon Yahudi’yi toplama kamplarına gönderdi, onları hunharca gaz odalarında zehirleterek öldürttü. Hitler, kurmuş olduğu algı kontrolü sistemi ile, savaşın sonuna dek meşruiyetini büyük oranda korudu. Kabul, rıza ve meşruiyet, bundan dolayı sadece demokratik politik sistemlerin değil, en otoriter ve barbar rejimlerin bile vazgeçemeyeceği kadar önemli bir konudur. Bir hayat memat meselesidir.

Türkiye’de Erdoğan 17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları sonrasında Kürt politikasını değiştirip, şahin kanadın beklentilerine yakın (hatta onların hayallerini dahi aşan) bir politik pozisyonu benimseyince, MHP bundan çok memnun oldu. MHP, varlık nedenini son on yıllarda tümüyle tepkisel (reaksiyoner) olarak, Kürt ayrılıkçılığının tam karşısına konuşlandırmıştı. Kürtlerin demografik olarak çok geniş bir coğrafyada çoğunluğu oluşturuyor olması, MHP tarafından Türk devletinin varlığı bakımından ciddi bir tehdit oluşturuyordu. CHP de benzer bir algıyla, MHP çizgisine yakın bir duruş sergiliyordu. Milliyetçilik (Ülkücü sağ nasyonalizm) ve Ulusalcılık (seküler sol nasyonalizm) son kertede Kürt düşmanlığı konusunda ortak bir pozisyona sahiptir. MHP içinden devşirilen İYİP de benzeri bir algıya sahip. Sonuçta bu üç parti, biri AKP’yi doğrudan destekleyerek, diğer ikisi ise AKP’ye karşı yüzeysel muhalefet ederek (ediyormuş gibi yaparak!), rejimin inşa sürecine çok hayati katkıda bulundu.

MHP ve CHP, 17 Aralık sonrası başlattıkları sert anti-yolsuzluk söylemini usulca sonlandırdılar. Bugün internete düşen tapeleri, fısıldaşmaları, Zarrab’ın önüne yatan bakanları, bürokrat ve bakan oğullarının (yani bakanların!) evlerinden çıkan ayakkabı kutusundaki paraları ve onları saymaya yarayan para sayma makinelerini muhalefet neden dillendirmiyor? Çünkü kendilerinin beklentilerini karşılamaya karar veren bir Erdoğan ve AKP vardı ve bu onlara (şimdilik) yetti. 

Derken Gülen Cemaati “paralel devlet” ilan edildi. Böylece Kürt yeminden sonra, Cemaat de Tanrılara kurban olarak “günah keçisi” olarak sunuldu. 17 Aralık 2013’ten hemen bir ay içinde Ergenekon davalarından hükümlü yüzlerce subay, bürokrat ve Perinçek gibi Avrasyacı tip, apar topar hapisten çıkartıldı. Bunlar, Erdoğan’ın Kürt politikasının ve Gülen Cemaati’nin terörist ilan edilerek sistematik takibata uğratılması stratejisinin esas mimarlarıdır. MHP de, CHP de (sonradan İYİP de!) bu 28 Şubat’ın daha yoğunu, akıllıca planlanmış ve geniş kapsamlı olan politikalara sahip çıktılar. Perinçek, Ergenekon kanadındaki algıyı gayet net olarak ortaya koyuyor. Yaşanan süreci “irtica ile mücadele” olarak adlandırıyor. Gerçekten de özellikle CHP’deki ulusalcılar (bugün CHP’yi kontrol edenler) tümüyle buna paralel bir algıya sahiptir. Her türlü olumsuz koşullara karşın Gülen Cemaati’ne karşı izlenen politikalar, Erdoğan ve AKP’ye karşı olan direnci sıfırlamaktadır. İslamcı bir lidere Gülen Cemaati’ni “temizletmek”, ateşe dokunmadan bir maşa kullanarak kestaneleri almak kadar cazip bir taktiktir. 

Bir taşta iki kuş vuruldu. Kürtlerin anayasal statüsü ve azınlık hakları gibi konular rafa kaldırıldı. Gülen Cemaati elimine edildi. 

Faşizan sistemlere karşı direnç çok önemlidir. Fakat ya faşizan sistem (ve başındaki güç) herkesin işine gelen icraatlar yapıyorsa? Tolerans payı bu noktada devreye girer. “Arkadaş adam tarikatçı, takunyalı, gerici falan ama, bak Gülencileri nasıl devletten temizledi!” ya da “yahu birader tamam, başlarda saçmaladı Kürt açılımı, çözüm süreci bilmem ne; ama bak sonunda doğru yolu buldu!” türü algılar direncin olmamasının ana nedenleridir. Türkiye hep buydu! Hiçbir zaman ilkeler önemli olmadı Türkiye siyasetinde. Her zaman kısa vadeli hesaplar, üç hamlelik bir çoban matı, daima öncelenen tasfiye operasyonları! Gerçek bu. 

Oysa faşizanlığa ve otoriterleşmeye direnmeyen toplumlar, bataklıktan kurtulamıyor. Daha da önemlisi, medenileşemiyor. Prensiplerin ucuz halı pazarlıklarının terini aldığı bir politika anlayışı hâkim olmadıkça Türkiye’de, sadece liderlerin ve partilerin adı değişir belki. Ama asla yaşanılası, özgürlükleri garanti eden, insanların devletten korkmadığı, geceleri kimsenin kapınızı çalmadığı bir ülke inşa edemezsiniz. 

4 YORUMLAR

  1. Kısaca ülke için şöyle diyebilir miyiz. Dün b.ktu bugün koktu 🙂
    Katranı kaynatsan olmuyor şeker malesef. Bu saatten sonra bi cacık olmaz bu ülkeden.

  2. Merhaba
    Türkün türkten başka dostu yok anlayışıyla düşmanımın düşmanı dostumdur politikası izlenirse ne olur?
    Türk olmayan her millet türklerin düşmanı olduğu için türkün türkten başka dostu olmaz.
    Bataklığa bak!

    Halilullah geldi aklıma, Allahım dostu İbrahim… Baba olarak bataklık gibi serilmiş toprak sanki İslam diriliyor direndikçe ve yürüyen ölüler gibiyiz sustukça. İsa direndi de dirildi, ben böyle bir yalanı hakikat diye kabul etmem dedi.
    Muhammed alın dedi o yalanı, yaşayın da görün…ve terk etti Mekke’yi. Kendilerinden bıktılar, Muhammed’i bırakamadılar. Medîne’ye sataşıp durdular. Gel bizi al, gel bizi al diye yalvardılar. Bugün bak abi memlekete, Anadolu Cumhuriyeti’ne, insanlar sataşacak, atışacak, takılacak kişi bulamıyor ve çok sıkılıyorlar kendi karanlık kuyusunda yalnızlığından korkan kurbağalar gibi sevgi istiyorlar, muhabbet, meveddet… Akraba yakınlığı gibi, kardeş yakınlığı hatta, bir yakınlıkta düşman olsa dost gibi emin olsam ondan diye Sürgündeki Anadolulular’ı özlüyorlar.
    Sev Selam
    (Yeni’yi kurmak için buluşup konuşmak istiyenler varsa ben 14 Rue Basse, Lubine 88490 Fransa adresindeyim, bi çadır kurarız burada belki otağ.)

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin