Garip bir konsolosluk vakıası!

Tayyip Erdoğan’ın ülkedeki her şeyi mundar etmesi gibi medya diye bir şey bırakmamasından sonra, özellikle havuz leşkerlerinin trol ve troliçelerinin her yazdığına şüphe ve belli bir mesafeyle bakmayı öğrendik.

Bir günde 20 gazeteye aynı başlığı attırabilen, onlarca köşe yazarına virgülüne kadar aynı yazıyı yazdıran bir otorite, her istediği algıyı oluşturabiliyor rahatlıkla.

Suudi Arabistanlı muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı da böyle bir şey.

Türkiye ve Suudi Arabistan… Her ikisi de insanların ortalıktan rahatlıkla kaybedilip öldürüldüğü, adaletin yönetenlerin elinde oyuncak olduğu, insan haklarının çöp düzeyine düştüğü ülkeler.

Dolayısıyla böyle bir kaybolma hadisesinin Türkiye’de meydana gelmesi kimseyi şaşırtmadı. Ama bu iş baştan sona tuhaflıklar barındırıyor. Bir kere “düğün değil bayram değil”terkibiyle bu işe canhıraş şekilde ‘sardıran’ kişi insanı “pimpiriklendiriyor”.

Menfaatine dokunmasa ya da istihbarattaki büyükleri istemese bu konuda parmağını bile oynatmayacağına inandığım Hilal Kaplan birden bire özgürlükçü, demokrat ve muhalif kişileri savunmaya başladıysa işin içinde bir şey vardır demekti bu.

Nasıl bir olay yaşanıyor ki Pelikan Çetesi ısrarla bu olayın yayılmasını, yaygara koparılmasını istiyordu?

Dahası herkes çok iyi biliyor ki bu çete, kendilerine bir şey emredilmediyse dünya yansa umurlarında olmaz.

İktidar mahfillerinin yaydığı iddialar gerçekten korkunç.

Dikkat buyurun, gerçektir ya da iktidar bir fırıldak çeviriyor filan diye kesin bir kanaate sahip değilim, ancak başta Troliçe ve Pelikan Çetesi üyesi Hilal Kaplan olmak üzere iktidar cenahı ısrarla şu tezi işliyor:

Cemal Kaşıkçı konsolosluktan randevu almıştı. Onun gideceği gün Türkiye’ye Suudi Arabistan’dan 15 kişilik heyet geldi. Heyet doğruca konsolosluğa gitti.

Kaşıkçı konsolosluktan içeri girer girmez bayılttılar, cesedini 15 parçaya bölüp, her parçasını gelen 1 kişiye vererek, ülkeden çıkardılar!

Evet buna inanalım istiyorlar ama bunu destekleyecek en ufak bir belge bilgi sunamadıkları gibi, bu konudaki şüphe dağıtmaya yönelik sorulara sinir olup, ağızları köpürüyor hemen.

Ayrıca Hilal Kaplan’ın Cemal Kaşıkçı aşkının kökeninde ne vardı acaba?

Bunu birazdan irdeleyeceğiz.

Ama önce Cemal Kaşıkçı’nın profilini inceleyelim…

Kendisiyle ilgili her habere “muhalif gazeteci” diye başlayan Cemal Kaşıkçı, gerek ailesi, gerekse mücadelesiyle çok enteresan bir isim.

Cemal Kaşıkçı 13 Ekim 1958’de (60 yaşında yani) Suudi Arabistan’ın Medine kentinde dünyaya geldi. 1985 yılında ABD’deki Indiana State University’den mezun olan Kaşıkçı, sonrasında ülkesine dönerek gazetecilik yapmaya başladı.

Kaşıkçı’nın yaptığını başkası yapsa hayatı kayardı!

1991 – 1999 yılları arasında Al Madina gazetesinin yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği vekilliği yapan Kaşıkçı, bu süreçte Afganistan gibi ülkelerden haberler geçti, 1987-95 yılları arasında eski El Kaide lideri Usame bin Ladin ile Afganistan ve Sudan’da söyleşiler yaptı. Ladin’e en rahat ulaşan gazetecilerdendi. Ancak bundan nedense ABD değil, Suudi devleti rahatsız olmuştu!

Daha sonra İngilizce yayın yapan Arab News’in başında dört yıl çalışan Kaşıkçı, buradan geçtiği Al Watan’ın yazı işleri müdürlüğünde 52 gün görev yapabildi, gazetede ülkedeki dini yapıyı eleştiren yazıların çıkması üzerine görevden alındı.

Bunun üzerine ülkeyi terk eden Kaşıkçı, İngiltere ve ABD’de Suudi Arabistan Büyükelçiliği yapan Prens Türki Al Faysal’ın danışmanlığına getirildi. 2008 yılında tekrardan Al Watan’ın yazı işleri müdürlüğüne getirildi ve 2010 yılında gazetede yayınlanan eleştirel yazılar nedeniyle bir kere daha görevden alındı.

Suudi Arabistan gibi bir ülkede aslında epey müsamaha gösteriliyordu Kaşıkçı’ya. Kimsenin yayınlayamayacakları görüşleri yayınlıyor, yayınladığı karikatürler ile Suudlu din adamlarının sabır sınırını zorluyordu.

Nitekim çok fazla dayanamadılar ve ilk olarak onun gazetesinin alınmasının “caiz” olmadığı fetvasını verdiler.

Ancak bu aleyhteki fetva durduramadı Kaşıkçı’yı belki de tuzu kuru ya da arkası sağlamdı bilemiyorum.

O dönemde New York Times gazetesinde yayınlanan bir makalede, Suudi Arabistan’da radikal İslamcıların bombalı saldırılarının ardından Al Watan’ın radikal İslam’ı sorgulamasından rahatsızlık duyan üst düzey yedi din adamının dönemin veliaht prensi Abdullah’a giderek şikâyetlerini bizzat ilettikleri aktarılıyordu.

Alman Spiegel dergisine göre Kaşıkçı ülkesinde eleştirilerini en yüksek sesle dile getiren entelektüellerdendi. 2011’de Arap ülkelerini sarsan isyanlar sırasında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da konuştukları Kaşıkçı’nın “Mutlak monarşinin devri bitti. Tek çare demokrasi” sözlerini “Suudi Arabistan’da başka biri bu sözleri söylese sorgulanır ve hapse atılırdı” sözleriyle yorumlamıştı.

Arap Baharı denilen süreçte de Kaşıkçı en sert yazıları kaleme almaya devam ediyor ve sıranın Suudilere geleceğini açık açık yazıyordu.

Tarih akıyor kimse durduramaz!

Suudi Arabistan’ın o dönemde halkı memnun etmek için kesenin ağzını açarak 129 milyar dolarlık harcama yapmasını eleştiren Kaşıkçı, Spiegel’e şunları söylemişti:

“Bu yöntem işe yaramaz. Yarın halka 100 trilyon dolar dağıtılsa yine herkesi mutlu edemezsiniz. Petrol bittiğinde ne olacak?”

“Herkes çağdaşlığı istiyor ama kimse bunun yan etkileriyle yüzleşmeye yanaşmıyor. Bir gün diğer uluslar gibi bu ulus da reform yapacak. Bizim de özgürlük, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, seçilmiş bir başbakan ve gerçek bir parlamentoya ihtiyacımız var.”

“Tunus ve Mısır’da demokrasi mücadelesi başarıya ulaşırsa ne olacak? Siyasi olarak izole kalmayı göze alamayız.”

“Tarih akıyor ve kimse bunu durduramaz.”

Düşünün o dönemki Suudi Rejimi bile ona garip bir şekilde müsamaha gösteriyor ve fazla ses çıkarmıyordu. Yoksa, yukarıdaki cümleleri sıradan bir gazeteci yazsa, ne mesleği kalırdı ne da hayat hakkı!

Trump seçildikten sonra hayatının seyri biraz değişiyor Arap gazetecinin.

Al Hayat gazetesinde beş yıl boyunca yayınlanan yazıları Aralık 2016’da, o dönemde seçimi yeni kazanan ve daha göreve başlamamış olan ABD Başkanı Donald Trump’ı eleştiren açıklamaları nedeniyle yayınlanmıyor.

Sonrası daha da ilginç…

Arap basını Kaşıkçı’nın Trump’ı eleştirmesi nedeniyle Suudi Arabistan’ın kendisine gazete, televizyon ve konferans yasağı getirdiğini yazıyor.

Peki kim sahip çıkıyor Kaşıkçı’ya?

Amerika…

Eylül 2017’den itibaren ABD’de yaşamaya ve Washington Post gazetesinde köşe yazmaya başladı. Ülkesinden ayrılık kararı hakkını şu satırlarla açıkladı:

“Birkaç yıl önce bazı arkadaşlarım gözaltına alındığında çok acı çektim. Hiçbir şey söylemedim. İşimi veya özgürlüğümü kaybetmek istemiyordum. Ailemden endişe ediyordum. Şimdi farklı tercihlerde bulundum.

Evimi, ailemi ve işimi arkamda bırakmam gerekti ama düşüncelerimi söylüyorum. Aksini yapmak cezaevlerinde çürüyen insanlara haksızlık olurdu. Pek çok kişinin konuşamadığı bir dönemde konuşabiliyorum.”

Gizemli nişanlı!

Yaşanan tüm bu gelişmelerin ardından Middle East Eye sitesine adını gizli tutmak şartıyla konuşan Kaşıkçı’nın bir arkadaşı, Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’daki eşinin, muhalif gazeteciyi hükümetle arasının açılması nedeniyle boşadığını açıklamıştı.

Bu kişiye göre Kaşıkçı, Türkiye’de yaşayan Hatice Cengiz’le evlenmek istiyordu.

Zaten ortalıktan kaybolmasına giden süreç de böylece başladı.

Suudi Arabistan konsolosluğundan randevu aldı Kaşıkçı ve nişanlısı… Boşanma belgesi alacaklardı.

Bu arada Hatice Cengiz Twitter’da 50 binden fazla takipçisi bulunan biri ama internette onunla ilgili bir tek malumat yok. Bizzat iktidarın tetikçi sitesi onla ilgili şu notu paylaştı dün: “Hatice Cengiz’in Cemal Kaşıkçı’nın nişanlısı olması dışında kendisine ait bir bilgi bulunmamaktadır.”

Devamını onun ağzından dinleyelim:

“Konsolosluğa Cemal beyle birlikte gittik… Ben dışarıda bekledim çünkü, işi olmayan birinin girmesi söz konusu değildi. Telefonlarını bana bırakmıştı.”

Cengiz’in anlatımına göre 2 Ekim’de yaşanıyor bu olay. Devam ediyor anlatmaya:

“Saat 13.00’ten 16.00’ya kadar bekledim. Bütün konsolosluk çalışanları ayrıldılar mekândan mesai saati bitimiyle birlikte. Arkasından bir gariplik hissettim, hala çıkmamış olmasının, işlemlerin uzun sürmesinden kaynaklı olmama ihtimalini yükseldiğini düşündüm. Sonra kapıya yöneldim, güvenlik görevlileri vardı, onlara sordum. Kapıdaki polis çıkmış olabileceğini ve benim görmeme ihtimalim olduğunu söyledi. Arkasından konsolosluğu aradım, bir yetkiliye kapıda beklediğini söyledim, sonra bir kişi dışarı çıktı ve bana içeride kimsenin olmadığını, beklememin bir anlamı olmadığını söyledi.”

Buna rağmen spikerin “çıkmadığından emin misiniz?” sorusuna “emin değilim” cevabı veriyor Cengiz.

Bu arada devreye tanıdık bir isim giriyor. Hatice Cengiz’i dinliyoruz:

“Cemal Bey içeri girmeden önce aramızda şöyle bir diyalog geçmişti: Velev ki böyle bir şey olursa benim yapmam gereken bir şey var mı diye sormuştum. Kendisi bana Yasin Bey’i arayabileceğimi söylemişti. Bir görev şeklinde değil de, ‘Gerçekleşme ihtimali olmayacak ama olursa Yasin Bey’i arayabilirsin, eski dostum’ demişti. Yasin Bey daha önce çalıştığım kurumlarda tanıştığım birisiydi, kendisinin telefonu vardı, kendisiyle temasa geçtim. Arkasından Türk Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı’yı aradım. Sonra gereken şeyler tek tek yapılmaya başlandı. Ben de o zamandan beri bekliyorum.”

Yasin Aktay’ın olayla ilgisi var mı?

Anlaşılıyor ki, Cengiz’in Yasin Bey dediği kişi AKP’nin genel danışmanı Yasin Aktay…

Burada parçalar biraz birleşiyor. Hilal Kaplan’ın bu olayla yakından ilgilenmesiyle ilgili direktifin nereden geldiği konusunda bir fikir sahibi oluyoruz.

Aslında bu kadar malumatla hemen olaydan “korkunç bir cinayet” hikayesi çıkarmak zor. Hele hele de, “15 parçaya bölüp, cesedini parçalar halinde 15 kişiyle Suudi Arabistan’a götürdüler” iddiası tamamen tuhaf. En azından bu kadar kısıtlı bilgiyle böylesine korkunç bir hikaye inşa etmek mantık dışı.

Kesinlikle olmaz, demiyorum elbette. Zira gerek AKP iktidarı, gerekse onun iş tuttuğu Ortadoğulu karanlık çevrelerin yabancısı olmadığı vahşetler bunlar. Ama bu kadar malumatla hemen ortaya atılıp, korkunç şekilde öldürüldü, algısına oynamak biraz tuhaf, kabul etmek lazım.

Neyse biz devam edelim… Bakalım Yasin bey, olay hakkında neler söylüyor:

“Saat 13.00’te evrağın hazır diye bekliyor. O saatte de 2 uçak dolusu insan geliyor ve konsoloslukta bulunuyor. Bana 16.40 civarı haber veriliyor. 3 saat 40 dakika sonra ilk haber alanın ben olduğumu anlıyorum. Ben gerekli yetkililere haber veriyorum. Bütün tedbirlerin de alındığını biliyorum.”

Peki bu korkunç cinayet senaryosunu kim üretti?

Aslında Aktay ipucu veriyor:

“Türk emniyeti, istihbaratı hiçbir şey kaçmaz ondan. Eğer bir operasyon o saatten sonra yapılmış olsaydı kesinlikle yapılamazdı. Belli ki 13.00 ile 16.40 arasında bir şey yapılmış olacak.”

Havuz medyası ve troller birkaç gündür ısrarla (ki aralarına Nagehan Alçı gibi tipleri de aldılar) “Vahşice öldürüldü, cesedi 15 parçaya bölündü” senaryosunu işliyor ve herkesin bu senaryoyu gerçek kabul etmesini istiyorlar.

Belki de öyledir bilemiyorum. Ancak, bu yaşananların tuhaflığının bir izahı olmadan, hele ki olan biten net olarak ortaya çıkmadan böylesi bir cinayeti gerçek olarak kabul edip buna göre operasyon çekmek biraz garip değil mi?

Cinayet iddiasının sahibi ilginç bir isim!

Bu hikayenin dip koçanını aradığımızda, onun da Hatice Hanım’ın aradığı diğer kişi olduğunu öğreniyoruz.

Türk Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı da şu açıklamayı yaptı: “Öldüğü haberi kesinleşti. Konsolosluk binasında öldürüldü. İkinci haber; çok vahşice öldürüldüğü. Öldürüldüğü kesin ama barbar şekilde öldürüldüğü ile ilgili ifadeler kısmen teyit edildi. Bu DEAŞ vari, vahşice eylem kabul edilemez. 15 kişilik ekip Cemal Bey’i bayıltmış, parçalara bölmüş. Herkes bir parçasını alıp gidiyor. Bunun detaylarına girmek istemiyorum. Gelen ve giden arabaların güzergâhı tespit edildi.”

Bu detayları nasıl biliyor, güzergâh tespiti ne demek biz anlayamıyoruz ama eminiz bir yerlere mesaj veriyordu Kışlakçı!

Olay bununla kalmadı…

Cemal Kaşıkçı’nın boşandığı eşi ve çocuğu da olayla ilgili açıklama yaptılar. Oğlu şöyle dedi:

“Bu sorun bir Suudi vatandaşının kaybolması olayıdır. Suudi yetkililerle olayı aydınlatmak için işbirliğindeyiz. Olay tamamen bireyseldir, politik değildir. Babamın Türkiye’ye gittiğini bilmiyordum. Nişanlısı denilen Hatice’yi basın aracılığıyla duydum.” şeklinde açıklama yaptı.

Hilal Kaplan bu açıklamadan da tatmin olmadı ve:

Kendisi Kaşıkçı’nın oğlunun sözlerini bir bağlama oturtuyordu ama biz nedense troliçenin bu olayla bu kadar yakından ilgilenmesinin bağlamını henüz bilmiyoruz, dolayısıyla oturtamıyoruz elbette.

Olayın Müslüman Kardeşler ve Türk istihbaratıyla nasıl bir ilgisi olduğu da henüz meçhul.

Öte yandanSuudi Arabistan’ın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, en son Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda görülen ve daha sonra haber alınamayan Washington Post yazarı Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı meselesi hakkında açıklamada bulundu. Veliaht Prens, Türk makamlarına son Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda arama yapmaları için izin vermeye hazır olduklarını duyurdu.

Bu olayla ilgili en enteresan bilgileri ise Fikri Akyüz paylaştı. Bu bilgiler ışığında akıllardaki sorular azalmadı, aksine kat be kat arttı aslında!

Son olarak Birleşmiş Millet İnsan Hakları Birimi, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yla ilgili açıklama yaptı. BM’nin açıklamasında, “Cemal Kaşıkçı’nın kaybolmasından ötürü ciddi endişelerimiz var” denildi.

Kişisel kanaatimi belirtmek isterim.

Suudi Arabistan tıpkı Türkiye gibi bu konuda sicili haylı kirli bir ülke. karanlık ve olabildiğince tekinsiz. Kendisini ziyaret eden üst düzey insanları bile esir tutabilecek kadar karanlık bir ülke. Daha önce sayısız benzer olaya imza atmış. Yurt dışında adam kaçıdrma, infaz etme, hatta uçaktan atma gibi pek çok kriminal olayın ana aktörü.

Öte yandan kaşıkçı, iktidar cenahının bahsettiği gibi Suudi muhalifi filan değil. Devleti eleştiriyor ama Monarşinin bizzat beslediği biri. Zaten kaşıkçı da daha birkaç gün önce kendini muhalif olarak görmediğini açıklamıştı. Belki şu andaki Suudi yönetimine kendi iç çatışmalarından dolayı eleştiriler yöneltiyor olabilir. Ama Suudi sisteminin bir parçası ve ihtimal ki bir iç hesaplaşmanın kurbanı oldu.

Yine de eldeki bu kadar kısıtlı veriyle öldürüldü demek için çok erken. Hele hele 15 parçaya bölünüp kaçırıldı filan demek, bu operasyonun bir parçası olmak demektir!

Şiddetle bu olayın hızla açığa kavuşmasını talep etmeliyiz. Bilinmezler ortaya çıkmadan ne dersek diyelim, birilerinin algısına hizmet etmiş oluruz.

Trol ve troliçeler netice ne olursa olsun onunla ilgili değildir. Hep böyle olmuştur, onlar kendilerine verilen direktife göre hareket ederler. Kaşıkçı’nın ne tür bir uluslararası çatışmanın kurbanı ya da kahramanı olduğunu bilmiyoruz henüz. Sıkıntı ise böylesi çok başlı bir olayın ortasında kalan bizlerin bu kadar bilgiyle karar verip tavır almamızdadır.

Bakalım birilerinin “muhalif gazeteci”, Erdoğan’ın bizzat “arkadaşım” dediği Cemal kaşıkçı olayı nasıl sona erecek?

Bir gün aniden ortaya çıkacak mı, yoksa iktidar çevrelerinin ve nişanlısının iddia ettiği gibi canavarca bir cinayete kurban gitmiş olarak hep bir sır olarak mı kalacak?

Şu andaki tek gerçek şu; bu olay Erdoğan iktidarını oldukça zor duruma düşürdü ve kontrolü kendilerini çok aşan böylesi bir krizi yönetebilecek çapları yok. Hilal ile Kışlakçı ile çözülecek şeyler değildir bunlar!

 

1 YORUM

  1. akp.ciler mutoz bolunme, metastaz yapma evresine girdi.
    Artik cesit, cesitler.
    Kendisi de kendi curume hizina yetisemiyor.
    Alt birimlerde isguzarlik babindan isler yapiliyor, bastaki de sasiyor…
    Danisikli dovusler; tavsana kac, taziya tut; kuyrugunu kovalayan kelp;…turlu turlu numaralar.
    Fakat bu boyutta komplex bir tumor, litaraturde yok; nukleer denemeler sonrasi gelisen yaratiklar gibi birsey.
    “Esfeli safilin” in bir temessulu mu acep!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin