Ekrem Dumanlı, TR724’te hazırlayıp sunduğu Okuma Zamanı programının ‘Bir Kitap’ bölümünde Nicholas Thompson’ın “Running Ground”da koşmak, aile, medya ve hastalıklar üzerinden kurduğu hayat hikâyesini anlatıyor.
‘Bir Film’ bölümünde Netflix’te gösterilen yeni Frankenstein filmi üzerinden de yaratıcı–yaratık ilişkisini, ötekileştirmeyi ve modern dünyadaki ırkçılık, göçmen düşmanlığı gibi sorunları okuyor.
Programın sonunda ‘Bir Söz’de Kur’an’daki Firavun kıssasından hareketle, “Ben sizin en yüce rabbiniz değil miyim?” diyen Firavun tipini merkeze alarak, insanın haddini aşma hâlini (God complex) “tanrılık sendromu” başlığı altında tartışıyor.
Koşan editör: Nicholas Thompson’ın “Running Ground” kitabı
Dumanlı programa, “matbaadan yeni çıkmış” diye nitelediği “Running Ground” adlı kitapla başlıyor. Kitabın yazarı, The Atlantic dergisinin CEO’su ve eski New Yorker editörü Nicholas Thompson.
Dumanlı, kitabı üç katmanda özetliyor:
-
Spor kitabı:
-
Thompson, babası da maratoncu olan, çocukluğundan beri koşan bir maratoncu.
-
Beş yaşında babasıyla ilk maraton denemesine katıldığını anlatıyor.
-
Kitabın girişinde “Dünyanın en kolay sporlarından biri koşmaktır” diyerek, spor salonuna, alete, özel hazırlığa ihtiyaç olmadığını; eşofmanını giyip evden çıkmanın yeterli olduğunu vurguluyor.
-
-
Aile kitabı:
-
Baba–oğul ilişkisi, ailenin parçalanması, çocuklukta yaşanan kırılmalar kitapta önemli bir yer tutuyor.
-
Yazarın, “Babamı affedebilir miyim? Onun yaptığı yanlışları ben de çocuklarıma yaşatır mıyım?” diye kendi iç hesaplaşmasını anlattığını aktarıyor.
-
Bu yönüyle kitabı “aile trajedisi ve onarım hikâyesi” olarak da okuyor.
-
-
Medya kitabı:
-
Thompson yalnızca sporcu değil, aynı zamanda önemli bir gazeteci ve dergici.
-
Wired’ın eski genel yayın yönetmenliğinden The Atlantic CEO’luğuna uzanan kariyerini hatırlatıyor.
-
Buradan Türkiye’ye dönerek, “Bizde neden 100–150 yıllık dergiler yok? Neden her baskıcı rejim önce gazetelerden, dergilerden hıncını alıyor?” sorusunu açıyor ve yayıncılıktaki kopukluklara dikkat çekiyor.
-
Kanser, yaşlanma ve motivasyon: “Yaşlanmak sürekli bir düşüş hikâyesi midir?”
Dumanlı, kitabın en çarpıcı yanlarından birini Thompson’ın sağlık hikâyesi olarak anlatıyor:
-
Thompson’ın 30’lu yaşlarında iki kez kanser ameliyatı geçirdiğini, buna rağmen koşuyu bırakmadığını aktarıyor.
-
Hastalık öncesi koşma güdüsü ile hastalık sonrası hayatta kalma mücadelesi arasında kurduğu köprüyü, “gerçek bir motivasyon kitabı” gibi okuyor; fakat bunun zorlama bir kişisel gelişim dili olmadığının altını çiziyor.
Dumanlı, Thompson’ın spor ve meslek hayatındaki başarılarına da değiniyor:
-
2021’de yaş kategorisinde Amerika rekoru kırdığını,
-
2025’te ise 50 mil koşarak kendi yaş grubunda dünya birincisi olduğunu söylüyor.
Buradan hareketle şu soruyu öne çıkarıyor: “Yaşlanmak sürekli bir düşüş hikâyesi midir?”
Türkiye’de emeklilikten sonra pasif, kahve köşesinde “ömrün bitmesini bekleyen” bir yaşlılık algısı olduğunu; oysa Thompson örneğinde yaşlanmanın da üretmek, çalışmak ve sporla hayata tutunmak anlamına gelebildiğini vurguluyor.
Dumanlı, İngilizce bilenlere kitabı doğrudan okumayı, bilmeyenlere ise Türkçeye çevrilmesi hâlinde mutlaka takip etmeyi tavsiye ediyor; Thompson’la yapılan YouTube röportajlarının da hayat felsefesine dair önemli ipuçları verdiğini söylüyor.
Frankenstein: Yaratıcı, yaratık ve “ötekileştirilen insan”
Programın ikinci kısmında Dumanlı, Netflix’te yayımlanan yeni Frankenstein filmine geçiyor. Önce eserin tarihsel arka planını hatırlatıyor:
-
Romanın yazarı Mary Shelley,
-
Yayın yılı 1818, yani 200 yılı aşkın süredir yaşayan bir klasik.
-
Eser defalarca romana, tiyatroya, sinemaya, diziye uyarlanmış durumda.
Yeni Netflix filmine dair:
-
Filmin çok kısa sürede IMDB’de 7.6 puan aldığını,
-
100 binden fazla kişinin oy kullanmasının, hikâyenin hâlâ ilgi çektiğini gösterdiğini belirtiyor.
Hikâyenin özü: Bilim, sınırlar ve ucubeye dönüşen yaratık
Dumanlı, Frankenstein hikâyesini şöyle çerçeveliyor:
-
Bir bilim insanı, Victor Frankenstein, bilime kendini o kadar kaptırır ki Tanrı’nın yerine geçer gibi davranarak bir “insan” yaratmaya kalkışır.
-
Savaş ortamında bulunan cesetlerden alınan organlarla bir beden toplar; birinin kalbi, ötekinin beyni, başka birinin uzuvları…
-
Sonunda gerçekten bir “şey” üretir; ama ortaya çıkan varlık, alışageldiğimiz insan değildir. Bir “hortlak/ucube” gibidir.
-
Victor, kendi yarattığı bu varlıktan korkar, tiksinir ve onu terk eder.
Dumanlı bu noktadan sonra iki hikâyeyi ayırıyor:
-
Victor’un hikâyesi: Güç vehmeden, sınır tanımayan, yaptığının sonuçlarıyla yüzleşemeyen bir “yaratıcı” profili.
-
Hortlağın hikâyesi: Ötekileştirilen, yalnız bırakılan, terk edilen, kimliğini ve yaratıcısını arayan bir canlı.
Buradan şu okumalara kapı açıyor:
-
Terk edilmiş çocuk sendromu,
-
Göçmenlik krizi,
-
Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık,
-
Toplumsal dışlama ve şeytanlaştırma.
Özellikle, hortlağın bir eve sığınıp kör ama hakikati gören bir adamla kurduğu ilişkiyi önemli buluyor. Orada okunan kutsal kitaplar aracılığıyla Hz. Âdem ve Havva’dan, Allah’ın merhametinden ve insanın yalnız bırakılmamasından bahsedildiğini; buna karşılık Victor’un, kendi “yarattığını” merhametsizce terk ettiğini hatırlatıyor.
Çağan Irmak’ın Frankenstein esinlenmesi ve yerli bir okuma
Dumanlı, Frankenstein’dan söz açılmışken, Netflix’teki yeni filmle yetinmeyip Çağan Irmak’ın bir mini dizisine de atıf yapıyor.
-
Söz konusu dizide Irmak’ın zaten “Frankenstein hikâyesinden esinlenilmiştir” diye başta not düştüğünü,
-
Ziya ve İhsan karakterleriyle, bilim–hikmet ekseninde, Osmanlı’nın son dönemine taşınmış bir Frankenstein yorumu yapıldığını anlatıyor.
Bu yerli uyarlamayı da çok başarılı bulduğunu, daha önce bununla ilgili ayrıca bir video çektiğini, ilgilenenlerin onu da izleyebileceğini söylüyor.
Yeni Frankenstein filminde bazı sahnelerin aşırı vahşi ve kanlı olabildiğini, kesme–biçme sahnelerini kendisinin de atlatarak geçtiğini, izleyicilere de bu sahneleri atlamalarını tavsiye ediyor.
“Tanrılık sendromu”: Firavun’dan bugünün doktoruna, siyasetçisine
Programın son bölümünde Dumanlı, Frankenstein ve Victor üzerinden “tanrılık sendromu” kavramına geçiyor.
-
İngilizcede “God complex” diye anılan bu durumu, narsizm benzeri bir psikolojik hastalık olarak tarif ediyor.
-
“Her şeyi ben bilirim, her şeyi ben yaparım, beni kimse yargılayamaz” diyen, kendine sınırsız güç atfeden tipleri bu başlık altında topluyor.
Bu sendromun özellikle şu alanlarda sık görülebileceğini söylüyor:
-
Doktorlar / cerrahlar:
-
“Adamı hayata döndürdüm, ben olmasam yaşayamazdı” düşüncesinin, kişide aşırı güç vehmetmeye yol açabileceğini,
-
İnsanın “kurtaran” rolünden “yaratıcı” rolüne kaymasının çok tehlikeli olduğunu vurguluyor.
-
-
Siyasetçiler ve kanun yapıcılar:
-
Alınan bir kararın, çıkarılan bir yasanın, toplumda masum insanların hapislere girmesine yol açabildiğini,
-
Buna rağmen siyasetçinin bunu duymuyor, görmüyor, hissetmiyor olmasının tanrılık sendromunun tezahürü olabileceğini söylüyor.
-
-
Hakimler ve askerler (güçlü oldukları rejimlerde):
-
İnsanların hayatını doğrudan belirleyen kararlar alırken, kendini “hata yapmaz, sorgulanmaz” görme eğiliminin benzer bir risk taşıdığını belirtiyor.
-
Bu çerçeveyi Kur’an’daki Firavun kıssasıyla ilişkilendiriyor. Firavun’un: “Ben sizin en yüce rabbiniz değil miyim?” “Ben izin vermeden siz Musa’nın Rabbine mi inandınız?” gibi sözlerini “tanrılık sendromunun zirvesi” olarak okuyor. Firavun’un, insanın içindeki en aşırı kibir ve haddini bilmezlik hâlini temsil ettiğini söylüyor.
Dumanlı, Bediüzzaman’ın “mevhum bir hat çizip, ‘ben kulum, elim nereye kadar uzanıyorsa oraya kadar iradem var’ demesi” gerektiğini anlattığı pasajlara atıf yaparak, insanın kendine bir sınır çizmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Sonuçta şunu vurguluyor:
-
Her insan ölümlüdür; herkesin kıyameti kendi ölümüdür.
-
“Herkes ölür, her şey ölür, ölüm ölmez” diyerek, insanın haddini bilmesinin, Victor Frankenstein’a ya da Firavun’a dönüşmemenin temel şart olduğunu söylüyor.
-
Nefsin terbiyesi, “tanrılık sendromunu” ayaklar altına almak ve filmleri/kitapları bu gözle okumak, hayatı okumak anlamına gelir diyerek programı bağlıyor.
Dumanlı, böylece bir bölümde hem “Running Ground” üzerinden spor–aile–medya–hastalık ekseninde bir hayat mücadelesi, hem Frankenstein üzerinden yaratıcı–yaratık–öteki gerilimi, hem de “tanrılık sendromu” üzerinden insanın haddini bilme meselesini birlikte ele alarak, seyirciyi “hayatı okuma”ya davet ediyor.