FON VURGUNU | Asıl soru: Hukuk nereye kadar gidecek?

Türkiye günlerdir büyük bir fon krizini konuşuyor. SPK, 17 Eylül’de yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunu tasfiye sürecine aldı. Bu fonlarda yaklaşık 456 bin yatırımcı bulunuyor; toplam varlık 20 milyar dolara yaklaşıyor. Soruşturma genişliyor: 30 Eylül itibarıyla şüpheli sayısı 217’ye, tutuklu sayısı 56’ya yükseldi. Asıl soru şu: Bu soruşturma siyasi bağlantılara kadar gidebilecek mi? Hukuk zayıfladığında bedelini sonunda toplumun bütün kesimleri öder.

İDRİS GÜRSOY | YORUM 

Türkiye günlerdir büyük bir fon krizini konuşuyor. Rakamlar büyüdükçe olayın boyutu da değişiyor. Sermaye Piyasası Kurulu, 17 Eylül’de 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunu tasfiye sürecine aldı. SPK’nın kendi açıklamasına göre bu fonlarda yaklaşık 456 bin yatırımcı bulunuyor. Fonlardaki toplam varlığın 20 milyar dolara yaklaştığı ifade ediliyor. Soruşturma da genişliyor: 30 Eylül itibarıyla şüpheli sayısının 217’ye, tutuklu sayısının 56’ya yükseldiği açıklandı.

Ekonomist değilim. Borsa işlemlerinin teknik ayrıntılarını, fonların nasıl çalıştığını ya da hangi finansal işlemin hangi hukuki kategoriye girdiğini uzmanları kadar bilemem. Ama bir gazeteci olarak başka bir şeyi biliyorum!

Büyük bir yolsuzluk veya finans skandalını yalnızca “Kim tutuklandı?” sorusuyla değerlendirmek yetmez. Asıl soru şudur: Soruşturma nereye kadar gidecek?

Mesele sadece fonlar değil

Ortaya çıkan tablo, sıradan bir yatırım zararından söz etmediğimizi gösteriyor. Yetkililerin açıklamalarına göre soruşturma, Borsa İstanbul’da 26 hisse üzerindeki manipülatif işlemleri ve şüpheli para transferlerini de kapsıyor. Amaç yalnızca şüphelileri belirlemek değil, suçtan elde edildiği ileri sürülen gelirleri tespit edip müsadere etmek.

Buraya kadar olması gereken budur. Fakat demokratik bir hukuk devletinde bundan sonra daha zor sorular başlar:

Bu işlemleri kim yaptı? Kimler önceden bilgi sahibiydi? Kimler para kazandı? Bu işlemler nasıl bu kadar uzun süre devam edebildi? SPK, Merkezi Kayıt Kuruluşu ve Takasbank gibi denetim mekanizmaları bu süre boyunca ne yaptı? Ve en önemlisi: Yolsuzluğun siyasi boyutu nedir?

Bu son sorunun cevabı kısmen görünür hale geldi. Yeni Parti sözcüsü Zeynel Emre, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya’nın borsa işlemlerine ilişkin iddiaları kamuoyuyla paylaştı. İddiaya göre Kaya çifti, yaklaşık 163 milyon liralık yatırımla kısa süre içinde 2,17 milyar lira civarında satış geliri elde etti. Bu iddia günlerdir yalanlanmadı.

Fatma Betül Kaya, iddiaların ardından parti görevlerinden ayrıldığını açıkladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise Kaya çiftinin mal varlıkları için tedbir talebinde bulundu. Dikkat edin; mallarına el konulmadı; sadece tedbir kararı alınması talep edildi… Böylece Kaya ailesinin de soruşturmanın kapsamına girdiği bildiriliyor. Ancak şu ana kadar ifadeleri alınmış değil. SPK’nın 37 kişilik suç duyuru listesinde de isimleri yoktu… 

Elbette masumiyet karinesi herkes için geçerlidir; iddiaların doğru olup olmadığını bağımsız bir yargı belirlemelidir. Ama tam da bu yüzden şu soru önem kazanıyor: Bu soruşturma gerçekten sonuna kadar gidebilecek mi?

Asıl mesele burada başlıyor

Türkiye’de son 10 yılda devletin işleyişi büyük bir dönüşüm geçirdi. 2017 referandumuyla kabul edilip 2018’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütme gücü Cumhurbaşkanlığı makamında toplandı. Uluslararası kuruluşlar yıllardır yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, medya özgürlüğü ve denetim mekanizmaları konusunda ciddi sorunlara dikkat çekiyor. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu da yürütmenin yargı üzerindeki etkisinin sürdüğünü ve yargı bağımsızlığı konusunda ciddi endişeler bulunduğunu vurguluyor.

Böyle bir ortamda büyük bir finans skandalını değerlendirirken sistemin siyasi ve hukuki koşullarını görmezden gelmek mümkün mü?

Bir finans vurgunu yalnızca borsada gerçekleşmez. Bir zincir vardır: şirketler, fonlar, bankalar, denetim kurumları, bürokrasi, siyaset, medya ve yargı. Bu zincirin herhangi bir halkasında siyasi güç devreye giriyorsa, mesele artık yalnızca finansal bir soruşturma olmaktan çıkar. Bir hukuk devleti sınavına dönüşür.

Bir ülkede küçük bir memurun veya sıradan bir iş insanının yolsuzluk iddiasıyla soruşturulması, o ülkede hukukun işlediğini göstermez. Asıl test daha yukarıda başlar: Soruşturma bakanlara ve parti yöneticilerine ulaştığında ne olacak? Cumhurbaşkanı ve çevresine ulaştığında ne olacak? Milletvekillerine ve çocuklarına ulaştığında ne olacak? Üst düzey bürokratlara ulaştığında ne olacak? İktidara yakın iş insanlarına ulaştığında ne olacak?

Türkiye’nin son yıllardaki siyasi ve hukuki dönüşümünü izlemiş bir gazeteci olarak şunu söylemek zorundayım: Siyasi gücün bu kadar merkezileştiği, bağımsız medyanın ve denetim mekanizmalarının ciddi biçimde zayıfladığı bir ülkede, milyarlarca dolarlık bir finans skandalının siyasi bağlantılarına kadar bağımsız biçimde soruşturulması mümkün görünmüyor.

Bugün yaklaşık 456 bin yatırımcının yaşadığı sorun, yalnızca finans piyasalarındaki bir kriz değildir. Bu olay, yıllardır görmezden gelinen daha büyük bir gerçeği önümüze koyuyor: Hukukun zayıflamasının bedelini sonunda toplumun bütün kesimleri öder. Bugün bir fon yatırımcısı bunu cebinde hissediyor. Yarın başka bir toplumsal kesim, başka bir alanda hissedecek.

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” sözü artık anlamını yitirdi. Hukuk zayıfladığında yılanın bir gün kime dokunacağını kimse bilemez. Türkiye’nin önündeki asıl tartışma, bu belirsizlik düzeninin sürüp sürmeyeceği ve kurumların güçlü bir hukuk devleti çerçevesinde nasıl yeniden inşa edileceğidir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin