Fıkıh-ahlak birlikteliği

YORUM | AHMET KURUCAN 

2017 yılının ortalarıydı. Yaşadığım yere yakın bir başka ülkeye gitmiş ve orada devletten maddi yardım alan bazı mültecilerin ekstra çalışarak elde ettikleri kazançları yetkililere bildirmeleri gerektiği halde bildirmediklerini söylemişlerdi. Gerekçesini sorduğumda aldığım cevap, bildirdikleri takdirde devletten mülteci olarak aldıkları maddi yardımların söz konusu ekstra kazançları nispetinde oransal olarak kesileceği olmuştu. Ve tabii tahmin edeceğiniz gibi bunun bana intikali bir soru münasebetiyleydi ve soru “Caiz mi, helal mi?” şeklindeydi.

Aradan yaklaşık 5 yıl geçti. Bu defa Avrupa’nın bir başka ülkesinden, bir ilave hariç hemen hemen aynı soru ile karşılaştım. Yine devlet yardımı, yine ekstra kazanç ve yine bildirdiğinde aldığı maddi yardım kesilir diye devletin yetkili organlarına söylememe. İlavesi de, resmi kazanç bildirildiğinde bunun belli bir miktarının vergi olarak verilecek olmasıymış. Ve ardından “Caiz mi?” sorusu.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Hem kayıtlara girmesi ve tarihe mal olması hem de benzer pozisyonda olan insanlara da cevap teşkil eder düşüncesiyle cevabımı köşeme taşımaya karar verdim. Maddeler halinde ifade edeceğim:

BİR: Hiç kimseye ahlak dersi vermeye yetkim yok. Argo tabirle “ayar” verme düşüncesinde hiçbir zaman olmadım, şimdi de olmam. Üstad’ın dediği gibi muhatabım gafil nefsimdir. Dersim, onadır. Yaptığım şey sadece düşüncelerimi paylaşmaktan ibarettir. İsteyen alır, isteyen reddeder.

İKİ: Düşünen bir akla, muhakeme yapabilen bir mantığa ve duyarlı bir vicdana sahip olan herkesin anında cevap verebileceği bir sorudur bu. Bu soruya cevap vermek için fıkıhçı olmaya gerek yok.

ÜÇ: Lütfen şöyle düşünün, vatanım dediğiniz ülkede size yaşam hakkı verilmemiş. Mensup olduğunuz, destek verdiğiniz, sempati duyduğunuz bir dini cemaat ya da sivil toplum kuruluşuna iltisakınızdan dolayı “keyfokrasi sisteminin düşman hukuku, intikam hukuku, majestelerinin hukuku, hukuksuzluk hukuku” sizi pençenizden tutmuş yere yatırmış. Yatırmakla kalmamış elinizde bulunan en değerli varlığınız olan özgürlüğünüz olmak üzere her şeyinizi elinizden almış, mallarınızı müsadere etmiş, işinizden kovmuş, “Su bile yok, ağaç kabuğu yesinler,” demiş. Siz de daha düne kadar “gavur diyarı” dediğiniz bir ülkede özgürlüğünüze ve insanca yaşama hakkına kavuşmuşsunuz. Şarkı güftelerinde yerini aldığı gibi ellerin diyarı size yurt olmuş, vatan olmuş.

Bu yeni yurdunuz size hem devlet hem sivil toplum kuruluşları hem de halk olarak bağrını açmış. Dil öğretiminden maddi yardıma iş bulmanızdan barınacağınız evin kirasına kadar yardımda bulunmuş. Yakın bir zamanda size vatandaşım da diyecek ve elinize pasaport verecek. Bütün bunlar karşılığında sizden ilk isteği iltica ederken kabullenip altına imza attığınız ülkenin hukukuna, yürürlükte olan kanunlarına ve kurallarına uymanız. Sözü uzatıp devam edeyim mi yoksa “Arife işaret kafidir” deyip “Eee?” deyip geçeyim mi?

Devam et diyorsanız, bir-iki cümle ilave edeyim. Önce bir soru: İltica ettiğiniz ilk gün ile bugün arasında ne değişti? Uyacağım dediğiniz kanun maddeleri ve altındaki imzanız hala orada duruyor. İkincisi, bir insan, bir Müslüman olarak nerede kaldı minnet ve şükran duygularınız ve nerede kaldı vefa, sadakat söylemleriniz? Nerede kendi değerlerimi koruyarak yaşadığım topluma entegre olacak, sorunun değil çözümün bir parçası olacağım düşleriniz, hayalleriniz, hedefleriniz ve taahhütleriniz?

DÖRT: Diyelim ki insandır hata yapar. Anlık hislerle, menfaat düşüncesiyle dünü ve dün vermiş olduğu sözü unutabilir. Bu kişinin etrafında onu uyaracak, “Yaptığın yanlıştır” diyecek bir yâr-ı sâdık hiç mi kalmamıştır? Eşi, dostu, akrabası, arkadaşı, kardeşi? Üstad’ın “Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir,” beyanı şimdi hayata geçirilmeyecek de ne zaman geçirilecek? Hani iyiliği emretme, kötülükten sakındırma? Nerede Efendimizin (sas) münker gördüğünde eliyle ve diliyle def etme, güç yetmediğinde de kalbi ile buğz etme emri ya da tavsiyesi?

Şöyle düşünüyorum: Bu yanlışları yapan kişilere nasihat etmeden devletin yetkili organlarına mevcut durumu bildirmeye kadar uzanan ihtimaller içinde hiç kimse hiçbir şey yapmıyorsa, oradaki problem sadece bunları yapan kişi veya kişilerle sınırlı değildir. İhtimal bu yanlışlar karşısında kılını kıpırdatmayanlar da aynı veya benzer şekilde düşünüyordur ya da “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyordur veya “bana ne” nemelazımcılığı içindedir. Farkındalardır değillerdir bilmiyorum ama geminin alt katında su içmek için gemiyi delen insanlara güverteden bakmaktadırlar bu kişinin yakın çevresinde yerini alanlar. Halbuki kendileri de o batan geminin bir ferdidir ve bu duyarsızlıkla o da onlarla birlikte batacaktır. Dolayısıyla problem görüldüğünün aksine çok daha köklü ve çok daha çaplıdır.

BEŞ: Fıkhi hüküm deniyor ve ben bunu çok iyi anlıyorum. Çünkü bizim fıkıh anlayışımızda ahlak ve ahlaki umdelerin fıkhi hükümlere yansıması asırlardır ihmal edilmiştir. Fıkıh-ahlak bütünlüğü bozulmuş ve parçalanmıştır. Ahlaki kaideler “uyulsa da olur uyulmasa da olur” diyebileceğim bir yere bırakılmış, fıkhi hükümler de sadece şekle irca edilmiştir. Dolayısıyla şekil şartlarına uyulduğunda kişi vicdani bir rahatlığa ermiş ve yaptığı şeyin ahlaksızlık, vicdansızlık olduğunu bile bile yapmıştır. Yapmıştır zira ona göre din kendisine cevaz vermiştir. Örnek olsun diye sadece kavramları zikrederek bir hatırlatmada bulunayım isterseniz: Para vakıfları, faiz, bey bi’l vefa, bey bi’l istiğlal, i’ne, muamele-i şer’iyye.

Hasılı, devraldığımız fıkhi mirasın bugüne taşınmasının imkansız olduğunu gördüğümüz içtihadi hükümlerini, metotlarını taklit etmenin, ısrarla onlara müracaat etmenin bir anlamı yoktur. Evrensel insani değerlerin, ahlaki kaidelerin hukuki hükümlere etkisini tıpkı Kur’an’da ve Efendimizin hükümlerinde olduğu gibi yansıtmak mecburiyetindeyiz. Başka bir ifadeyle fıkıh-ahlak birlikteliğini yeniden inşa etmeliyiz. “Şekil şartları itibariyle hukuken caiz ama ahlaken ayıptır, yanlıştır, doğru değildir,” deme insanımızın ahlaktan da dinden de uzaklaşmasına ve arasına mesafe koymasına vesile oluyor. Bu gerçeği görmemek için kör olmak lazım. İslam’a bütüncül bakış bunu gerektirir. Kazuistik yaklaşımlarla bir meseleye çözüm üretebilirsiniz ama bununla bütünlüğü bozduğumuzun artık farkına varmalıyız. Bindiğimiz dalı kesiyoruz diyeceğim de o dal çoktan kesildi. Dal da biz de yerlerde sürünüyoruz. Bu soru da onun delili.

19 YORUMLAR

  1. Yaşadığımız şehirde (Almanya) Ortadoğu kökenli mültecilerin oranı oldukça yüksek. Bunu şehir merkezinde açtıkları Arapça yazılı dükkanları ile de gösteriyorlar.
    Geçenlerde cep telefonu parçası için bunlardan birine gitmistim. 10 Euro´ya sattığı parça sonradan ise yaramaz çıktı, ama neyse, konu bu değil. Satışı yapan kişinin herhangi bir fiş vermemesi dikkatimi cekmisti.
    Orada düşündüm: Gelen mülteci. Büyük ihtimalle Almanya´daki ilk yıllarını devletin desteği ile geçirdi. Kirasını devletten aldı, geçimini devletten sağladı.
    Fişşiz satış yapmak vergi kaçırmak olmuyor muydu? Size kucağını açan ülkeye muamele böyle mi olmalı idi?
    Neyse bu örneği geçelim; geçenlerde hizmet mensubiyeti nedeniyle 15 Temmuz sürecinde Almanya´ya gelmiş bir arkadaş da arada bir resmi olmayan bir iş yaptığını anlatmıştı. Oysa halen devletten para alıyordu.
    Söz konusu miktar çok cüz´i idi. Ben yine de orada düşünmeden edemedim: Türkiye´de öğretmenlik yapmış, hizmet ahlakını önemseyen, dini konularda hassas olduğunu her hali ile gösteren ve şahsi hayatında helal-haram konusuna dikkat ettiğine inandığım, hadi McDonalds´da McChicken yiyelim desem helal kesim değil diye muhtemelen yemeyecek bir insan nasıl böyle davranabilir?
    Kul hakkı sadece iki kul veya iki Müslüman arasında mı söz konusudur? Devletten vergi kaçırmak kul hakkına girmez mi?
    Tüm bunları değerli yazarın önemli bir noktaya parmak bastığına inandığım için yazdım. Görebildiğim kadarıyla bu tür davranışlar bireysel bir yaklaşım hatası sonucu değil. Müslümanlar olarak bu konuları tekrar gözden geçirmek zorundayız kanısındayım. Bugün birçok Müslüman dini başörtüsü ve namaza indirgemış. Bu ikisi İslam´ın olmazsa olmazı olmuş. Ana yurdun seni kovarken sana kucak açan ülkeden vergi kaçırmak ise nedense şu anki mevcut dindarlık anlayışına halel getirmiyor.

    • Bir gayri müslim ülkeside olsa burada Islama aykiri olmayan kanunlara uyma mecburiyeti zaten var diye biliyorum, vergi kacirmak, devleti kaziklamak kul hakkina girdigi icin büyük günah, sadece buda degil, kötü örnek olmama, hal ve hareketlerle dinini sevdirme, kolaylastirma mecburiyetide var, yani tüm konular belirlenmis zaten, hepsi cöpe atilsin yeni hükümler cikartilsinmi diyorsunuz anlamadimki?

  2. ZARURETLER MEMNU OLAN ŞEYLERİ MÜBAH KILAR. (Mecelle)

    Hocam, konumuz fıkhi yönü olduğu için yukarıdaki Mecelle hükmünü koydum. Zaten mevzu hukuk karşısında kurallar kaideler belli. Uymakla yükümlüyüz.

    Böyle açık yürekli yazdığınız için, bende açık yürekli olarak bazı soruları yöneltmek istiyorum.
    Bu sorularıma cevabı açık yüreklilikle, herhangi bir kaygı gütmeden, bu ortamdan cevap verebilirseniz, bir yazınızla, yahut bu yazıya yorumcu olarak katılacak konunun uzmanı (ilahiyat alanında gerççekten bu konunun uzmanı, yoldan geçenin uzmanı olmayan yazmasın lütfen) yorumunu merak ediyorum.
    Tabi şunu da ekleyim burada, ben böyle bir işe hiçbir zaman girişmedim, şükür ki ihtiyacım olmadı.

    Soru;

    Zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar…Mecelle hükmü var malum. Bu bakış açısıyla, aşağıda bahsedeceğim hususu değerlendirebilir misiniz?

    Şimdi, bir mülteci düşünelim, evet ihtiyaçlarını karşılanıyor, otobüs tren bileti masrafları veriliyor, ama bu adamın arabası yok, mülteci DORF dediğimiz köyde yaşıyor, otobüsler sık sık geçmiyor malum, tren istasyonları da dibinde olmuyorsa adamın, kendi bir kursa, eşi bir kursa, çocukları okula, belki küçükse kreşe gidiyorsa, bunların da tekrar dönüşte alınması, marketin alışverişin araba üzerine kurulduğu ülke de vb hususları düşününce, adam için araba almak elzem mi elzem ise, borç bulamıyorsa etraftan, böyle bir durumda bu ihtiyacını gidermek için, arabasını almak için farzedelim çalışıyor, bu caiz midir?

    Teşekkür ederim.

    • reis zaruretten kastın nedir?
      bunun tarifini kim yapıyor?

      Bir insan 3 gün aç kalabilir? dayanabilir vücut.
      40 günde aç kalabilir. buna dayanaiblir. veya dayanamayablir.
      kimide 1 saat aç kalır dayanamaz vs…

      kime ve neye göre zaruret koyacaksın. (kişiye göre mi zaruret koyacaksın? kişiye göre mi din yazaksın?)
      bu nasıl bir yok oluştur..
      de ki: ‘bu haramdır kardeşim bende haram yiyorum.’
      bunda sorun yok. sana kimsenin karışma hakkı yok. senin için üzülürüz ama senin tercihin der dua ederiz..

      ama kalkıp dinin içine fitne sokmayın. yeter vallahi yorulduk artık.
      akpliler ile milli görüşçülerden sonra şimdide hizmet içinde sizin gibiler peyda oldu.
      oğlum onlardan ne farkınız var?

      onlarda banka kredisine zaruret diyor, sizde.
      onlarda işsizlik maaşı ve çalışmak zararut diyor sizde…vs.

      yahu Allahtan korkun ..ayıptır günahtır.

  3. Abi Allah razı olsun, duygularımıza inandıklarımıza , bir kez daha tercüman olmuşsunuz.
    Ama mevzu sadece gizli çalışmakla kalsa iyi, türlü bahanelerle sahte evraklarla Job Centeri kandırıp 10 bin 15 bin eurolara arabalar alıp , bunu ihtiyaç olarak anlatan arkadaşlar var malesef.
    Bu örnekler başkalarınıda etkiliyor ve yayılıp gidiyor hergeçen gün.

    • Bir de, mazlumlara yardim niyetiyle verilen paralarla, dunyanin her yerinde ve her zaman suc kabul edilen/edilecek olan, “illegal para transferi” fiiliyati olusturanlar… bilerek ya da bilmeden.

      Bir fiilin meşru maksatla yapiliyor olmasi, o fiili meşru yapmaz.

      Bir fiilin suç olup olmamasinin ise, meşruiyetle zaten alakasi yoktur. Kanuna bakar.

      • Mehmet bey,

        Fıkıh usulünde kıyas, “hakkında açık hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak özelliğe veya benzerliğe dayanarak hükmü açıkça belirtilen meseleye göre belirlemek” anlamına gelir.

        Örneğiniz ile Ahmet hocanın işaret ettiği bağlam işte bu ortak özelliği barındırmıyor, Ahmet hoca Kul hakkını gerektirecek bir cepheden bakıyor.

        Bir bakış açısıyla, genelleştirirsek, adam öldürmekte evet suç, devlet dairesinde memurun işe mazeretsiz gelmesi de evet suç. İşe geç gitmek kasten yapıyorsa daha da üst disiplin cezasını gerektirecek suç elbette, ama adam öldürmüş muamelesi de yapmak, mantıklı değil. Ahmet beyin kastettiği husus esaslı bir husus, bağlamını kaçırmamak gerek.

        Meseleyi kişinin kamu sistemine yönelik ceza gerektiren fiili değilde, kamuya olan yükümlülüğün yerine getirilmeyerek o toplumda yaşayanların hakkına girme, kul hakkına girme yönüyle ele almak gerek, bağlamdan kastım bu.

        Şimdi trafikte, U dönüşü yaptın, gören olmadı, kameralarda yoktu, gidip cezasını ödüyor musun? Ödemiyorsun dimi. O ayrı bir konsept. Ama vergini ödemediğin zaman ne oluyor kul hakkı oluyor.

        Neden, öncelikle şu ki nedeni, o mal ve hizmeti satın alan onun için vergisini de peşin olarak o an sana ödüyor, yani satıcı bir aracı, kaynaktan kesme derler maliyeciler buna, stopaj diyende olur, bir mal ve hizmet satıldığında içinde ödeyen tarafından devlete verilmek üzere vergisi de vardır. Tarifeler brütt üzerinden belirlenir, işte bu ödenmezse, ticarette vergisini vermezse, emanetçi olduğu parayı çalmış olur adeta. Başkasına gidecek parayı kendisinde alır. Yani marketten sakız aldın, o sakızın içinde yüzde 19 vergisini de baştan sen veriyorsun, satıcı aracı oluyor orada, Vergi SORUMLUSU deniyor buna, onu iade etmekle vergi dairesine sorumlu vs.

        Yani, Vergi vermemenin bu yönü var, özellikle dolaylı vergiler de tam bu. Ama şimdi bunu, dükkanına vergi levhasını asmadığı için usulsüzlük cezası yiyen adam gibi göremezsen, aynı şeyler değil. Mali konularda da suçta farklı farklı, bazıları sadece ceza gerektirecek usulsüzlük.

        Ahmet beyin yazısındaki şu husus çok önemli, ben onu çıkardım hatta içimden. Bir f eylem, işlemkanuna göre suç değilse dinen yapıyormusun yine de? Elbette hayır. Ben Ahmet Beyin yazısından onu anlıyorum işte. Suç olup olmamasının da önemi yok olarak algılıyorum, meselede kul hakkını görmüyor musunuzu anlıorum.

        Mesele herkesi ilgilendiriyor, sizi de ilgilendiriyor bizi de, öyle basit değil, neden mi?

        Bakınız, şu ana kadar bir işte çalışmamış kurallara uymuş bir mülteci düşünün, ama dil kursundan gelip kitabın yüzünü açmıyorsa, kulağına kulaklığı alıp dilini geliştirmiyorsa, dolayısıyla gidipte B1 sınavını geçemiyorsa, devlete yük olup yendien bir daha kurs vb zaman kaybı masraflarının karşılanmasını yüklüyorsa, bu doğrumudur, kul hakkı değil midir? Cevap vermiyorum dikkat ediyorsanız, ama ciddi olarak soruyorum. Sana verilen zamanı dil öğrenmek için verilen zamanı, yatarak geciktirerek, emek vermemek suretiyle devlete yük oluyorsan bu doğru birşey midir? Emin olun, bu “illegal para transferi” olarak kötülediğiniz durumdan çok çok daha beter.

        Konu kanunlarla suç olan şeyler değil, yoksa, Kuzey Kore de cebinde dolar bulundurmak suç, perişan ediyorlar, squid game filmini satan kişiyi kurşuna dizmişler, diğerini öbür boyu hapis cezası, vatana ihanet vb nedenlerle,

        Türkiye de Bankaya para yatırmak, çocuğunu özel okula göndermek sohbete gitmek suç oldu.

        Bizim burada konuştuğumuz, bu dünya da suç olup olmaması değil, ahiret bağlamında nasıl bakılacağı hususu. Bu dünyada suç tartışmasına zaten gerek yok, kanunlar ortada.

        Yine örneklendirisem,
        Yunanistana yasal olmayan yollarla girmekte suç, Bir ülkeye yasal olmayan yollarla giriş çıkış yapmamak suçtur, sahte id yaptırıp uçağa binip gelmekte suç. Ama ne diyorlar, ceza hukukuna göre, kast unsuru sakatlanıyor, korkutma, can güvenliği vb sebeplerle suç olsa da bu, mültecinin fiilini suç saymıyor.

        Ama git aynı şeyi, Afrika ülkesinde yap orada suç, yani suç öyle bir kavram ki, günümüzde, ülkeden ülkeye, zamandan zamana değişen birşey. Ahmet beyin kastettiği, vicdan ibresi. Kanunlarla zaten suç bu, ama ahiret ibresiyle de suç bu diyor.

    • Sahte evrakla Jobcenter´i (Alman devletinin sosysal yardım bürosu) kandırıp 10-15 bin Euro´ya araba alan var mı gerçekten? Ve bunu ihtiyaç diye savunan?
      Sizin bu örneği kafanızdan uyduracağınıza ihtimal vermiyorum. Bizzat şahit olduğunuz bir örnek olmalı.
      Gerçekten çok üzücü, çok düşündürücü bir durum. Buna tuzun kokması mı diyorduk?
      Umarım bu anlatılanlar tek tük örneklerden ibarettir ve yaygın bir davranış değildir. Aksi halde biz AKP´ye veya yolsuzluk yapanlara niye kızıyoruz ki? Onların kolu daha uzun ve imkanı daha fazla, doayısı ile daha fazla götürüyorlar, diğerleri ise kendi çapında yolsuzluk peşinde. Herkes imkanı ölçüsünde, öyle mi?…
      Bu konu üzerinde daha fazla durulmali. Hizmet iddiasında olanlar ve hizmet camiası kendini bu tür davranışlar konusunda temiz tutamazsa artık dükkanı kapatmak lazım gelir.

      • Hocam malesef bu artık aidiyattan bir durum olmuş. Ben Köln de yaşıyorum ve malesef derneklerimizde yönetici olanlar bile aldıkları lüks araçları karşı tarafda kabul edersen 5 6 bin euro ya alınmış olarak gösteriyorlar. (Tabi Job Center yerse). Sonra bu arabaların borcunu ödemek için gizli çalışıyorlar.
        Malesef tuz kokmaya doğru gidiyor iş ve kimsenin de kılı kıpırdamıyor bu hususda . Bulunduğumuz yerde bu mevzuları gündeme getirmek bile mümkün değil. Ciddiye alınmıyor. Gerisini siz düşünün artık.

  4. Devlet brirmlerine Ihbar etmekmi?
    Yazar katdeşimizi birisi vakıaya, reel dünyaya geri getirsin fıkıh ahlak bütünlüğünü yakalıyacağım diye göz çıkarmaya amdetmiş. Hem fetva değil nefsime anlatıyorum diyor hem devlet güçlerine ihbara davet ediyor. Yazıya geçen sene başlayıp sonunu bu sene yazmış olabilir başta nefsime anlatıyorum dediğini sonlara doğru kaçırmış gibime geldi. Fıkıh bilene müftü demezler, müftü vakıayıda bilir ve teorideki bilgilerini hayatı okuyabilme yetisiyle mezc edip yazıda ifade ettiği gibi çözümüm bir parçası olabildikleri için müftü denir. Bir bakana ekmeğin fiyatını soruyorlarda bilemiyorya aynı bakan azagari ücreti belirliyor. Yazı Bu olayı hatırlatıyor biraz…

  5. Ahmet hocam söylediklerinize amenna, ama böyle insanlarin yüzüne vura vura yazdiginiz bir yaziyi bir de Cevdet Türk Yolu bey icin yazmanizi cok bekledim. Diyorsunuz ya cürümüslügün dip alasi, acaba tabab ile tavan arasinda bir birini besleyen bir durum mu var ve sizin gibi hizmetin önde gelen kisiler bazi konulari niye görmezden geliyor?

  6. Bazı davranışlarımız Türkiye’den miras kalma. Başkasında olup kendimizde olmayan ahlaki bozukluğu farketmek kolay oluyor ama kendimizde olan, şuuraltımıza işlemiş, kemikleşmiş olan bozuklukları farketmemiz de, farkedince bırakmamız da zor oluyor.

    Emekli imam olan babamın çocukluk yıllarımda alışveriş yaparken “faturasız kaça olur” diye sorduğunu hatırlarım. Üniversite yıllarına geldiğimde bunun bir nevi hırsızlık olduğunu farketmiş ve irkilmiştim. İmamlık yapan babam hırsız olabilir miydi? Uzun yıllar bunun şokunu atamadım.

    Benzer başka konular da var. Kaçak sitelerden film izlemek gibi. Babamı faturasız indirimli alışverişten “hırsızlık” ile suçladığım zamanlar kendim de yasal olmayan mp3 müzikler dinliyor, filmler izliyordum. Bu da bir tür hırsızlık idi. Bunun farkına vardığımda bunu çoktan alışkanlık edinmiştim. “Ama Batı da bizi sömürüyor, helalleşiriz bir şekilde” diye kendimi avutuyordum. Herhalde babam da “herkes yapıyor, helalleşiriz bir şekilde” diyordu kendine.

    Gün geldi yurtdışına çıktım. Orda da arkadaşlar birbirlerinden film arşivleri kopyalıyorlardı. Birkaç yıl daha geçtikten sonra düşündüm. Boşa vakit harcamanın hesabı ayrı, ama hiç değilse bunu hırsızlık ile yapmamalıydım. O yıllarda postayla DVD hizmeti veren Netflix’e aylık 10 dolar vermeyip çaya kahveye çok daha fazlasını harcamanın bir mazereti olamazdı.

    Şimdi çocuklarımız var. Çok şükür ne kaçak film izliyor, ne de zorda kalınca yalan söylüyorlar. Biz öğretmediğimiz halde, adını bilmedikleri gıybeti, şakadan bile olsa yalanı kerih görüyorlar.

    Geldiğimiz topraklara bırakacağımız en büyük miras üstün ahlaka sahip bir nesil olsa gerek. Ahlakta örnek insanlar yetiştiremeyeceksek namaz kılmalarının da bir önemi olmaz diye düşünüyorum.

  7. Yazarımıza tamamen katılıyorum. Birkaç sorum olacak. Hepsine cevap ta beklemiyor.
    1- Bu gerçekler(vergi , ekstra kazanç vs) TR de de çokça gündem oluyor muydu?
    2- Maaşınızı nasıl alıyordunuz?
    Maaşı belirleyen kurum, şirket, kişi her ne ile adlandırıyor ise, nasıl verileceğini bilmiyor muydu? İleride emekli olunca alinacak emekli maaşın düşük olacağını bilmiyorlar mıydı?
    3- Yaptığınız yanlıştır” diyecek bir yâr-ı sâdık hiç mi kalmamıştı?
    4- bunlardan kimler mesul?
    Sözü uzatıp devam edeyim mi yoksa “Arife işaret kafidir” deyip “Eee?” deyip geçeyim mi?
    Bence geçeyim …. Rabbim boğazımdan haram lokma geçirmesin.Amin

  8. Fasit şartı olan akdin en azından o şartına uymamak aklın vicdanın gereğidir. Hele o şart dayatılmış ve zulum içeren bir şartsa, ona uymak zalimin ekmeğine yağ çalmak olur. “Tamamda öyle bir akit bir kere yapılmış artık çok geç kardeşim uyacaksın” da diyemezsin çünkü zarar kadim olamaz. Yani bir zulmün ezelden beri var olması onun varlığını meşru kılmaz. Demem oki keşke şu ahlakidir bu değildiri tartıştıktan ve “Ey vicdan sahipleri” diye seslendikten sonra birde meselenin kendisi belki bir kaç perspektiften değerlendirilebilseydi. Yoksa bu taraftaki ahlaksızlığa ahlaksızlıktır deyip diğer taraftakinden bahsetmemek ahlaki tutarsızlığın ta kendisi değilmidir? AhlakFıkıh bütünlüğü yaklaşımına katılıyorum kardeşim. Hüküm bir değeri korumak için oluşturulan bir kalıptır. Kalıbı, korusun diye oluşturulduğu değerin aksine kullanmak o değerin Ve tüm değerlerin değer biçicisine saygısızlıktır.

    Ahmet Kurucan kardeşimizden YouTube da bir “yorumlara reaksiyon“ Videosu bekliyoruz

  9. Mülteci olmayi ögrenemedik. Iltica ettigimiz ülkelerde yalniz olmadigimiz halde ögrenemedik. Hizmet, iltica edenlere var olan haklarini almada belki katkida bulundu, danismanlik yapti ama almasi gereken haklarla ilgili bi adim atmadi. Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda, bunlar birer göc ülkesi, yillardir göc aliyorlar ve hala kanunlarini cikarirken mültecileri hesaba katmiyorlar. Öyle kör noktalar olusuyor ki, insanlar magdur olabiliyorlar.
    Magdurum diye baska yollara sapmak mi gerekiyor? Elbette gerekmiyor ama mültecilerin almanin yaninda istemesini de bilmesi gerekiyor. Bu konuda Hizmet adim atmaz, belki mültecilerin actigi derneklere girmek, faal olmak lazim.
    Bunun disinda hasbel kader buraya gelmis, isin icinden cikamayinca elini hakki olmayana uzatmis insanlari uyarmak gerekli mi? Gerekli tabii. Fakat kendi basina nefsine yenik düsen insanlardan önce örgütlü olarak calisan kurumlara denecek hic mi bir sey yok? Bi tarafta sasaa icinde harcamalar yapilirken, saray gibi okul, gazete binalari dikilirken, icinde tüketimin zirvesi yasanirken, diger tarafta insanlarin Hizmete olan bagliligini, safligini istismar ederek düsük maasa calistiran kurumlar ne olacak. Düsünün on tane adam bi araya geliyor ve 40 yasinda adama sirf evli olmadigi icin “bekar maasi” veriyor ve birlikte günah isliyor.

  10. Bu durumda olan genellikle hizmetin görev olarak alt grubunda olanlar var. Trden geliri olanları da eklesek mi yada ticaret yapmaya devam edenleri de eklesek mi o zaman iş büyür(mevzu küçük bir işi yapıp kazandığın450 Euro dan çıktığ bunları yazdım) . Bir de şu çıkıyor kişi öyle çalışıyor ama oradan gelen paranın bir kısmını Trye gönderiyor, e para elden gidiyor alsana bir konu daha. Herkes de bilir ki özellikle son dönemde fiyat artışlarının hesaba katarsak alınan paranın yetmediğini(bir çok arkadaş aynı şeyi söylediği için yazdım ki ben de aynı durumdayım) e bir de TR için nereden bulunacak para.
    Yapılan işin doğruluğu yanlışlığı konusuna binaen değil konu yazılacaksa daha da açılsa iyi olur sanki.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin