PROF. DR. HÜSEYİN DEMİR | YORUM
Bu yazıda eleştirinin dayanılmaz hafifliği psikolojik, sosyolojik, siyasal ve manevi boyutuyla ele alınacaktır. Bu düşünsel bir çabanın kelimelere dökülme denemesidir. Fazlası değil…
Son dönemde özellikle sosyal medyada sıklıkla karşılaştığımız bir durumu tek bir cümle ile özetlemek mümkün: Ne kadar az emek harcarsak, o kadar çok konuşuyoruz. Eleştirinin itibar kaybı tam da burada başlıyor. Eylemin, alın terinin, hizmetin olduğu yerde kelimelerin bir ağırlığı olmalıydı. Oysa bugün kelimeler, gayretin karşısına dikilen bir gösteri aracına dönüştü.
Hizmet Hareketi içerisinde sahada ömür tüketenleri, risk alanları, yalnızca “Niye böyle yaptınız!” diyerek yargılayan bir kesim türedi. Bu kesim, eylemi değil, eyleyenleri hedef alıyor! Adlarını bilirsiniz — önemli değil aslında, çünkü bu bir şahıs meselesi değil; bir ruh hâlinin izdüşümü.
Burada yapmaya çalıştığım birilerini savunmak değil; sahada hizmet edenleri eleştirmenin kendisini anlamak. Bu kolaylığın altında yatan psikolojik, sosyolojik ve siyasal nedenleri görmek gerekiyor. Çünkü bu eleştiriler, sadece fikir ayrılığını anlatmıyor. Aksine; çağın egosu yüksek, sathi düşünceli, vicdanı törpülenmiş insanını açığa vuran bir aynayı temsil ediyor.
Eylemsizlikten Doğan Bilgelik Pozu
Freud, insanın sevmediği özelliklerini başkasına yansıtma eğiliminden bahseder. Klasik yansıtma mekanizması: İnsan kendi tembelliğini, korkaklığını, pasifliğini başkasının üzerine atar. İş yapmayan, çile çekmeyen, sahada koşturmayan kişiler, gayret eden, ter döken, sorun çözen ile uğraşır.
Alfred Adler buna “aşağılık duygusunun telafisi” der. İnsan yapamadığı şeyi yargılayarak kendisini üstün hisseder. Bu nedenle eleştirinin tatlı bir tarafı vardır, çünkü eylemsiz vicdanı susturur.
Erich Fromm, modern insanın özgürlükten korktuğunu söyler. Çünkü özgürlük, beraberinde sorumluluğu getirir. Hizmet sahasında olmak; risk almak, yanlış yapma ihtimalini göze almaktır. İcraat mesuliyeti beraberinde getirirken, sadece eleştirmek kişiyi güvenli alanda tutar.
Kierkegaard, 19. yüzyılda bu insan tipini çok güzel tarif etmişti: “Seyirci insan.”
Sahneye çıkmadan, sahnedekini yorumlayarak var olan kişi. Bugün sosyal medyada, akademik kürsülerde, köşe yazılarında bu tip insanın türevlerini görmek mümkün. Üreten değil, yorumlayan; taşıyan değil, tartan; gamsız ve de insafsız bireyler. Unutmamak lazımdır ki, eleştirilerin çoğu zekadan değil konfor alanından beslenir.
Akışkan Birey ve Cemaatin Ağırlığı
Zygmunt Bauman, içinde yaşadığımız çağı “akışkan modernlik” diye tanımlar. “İnsan ilişkileri, inançları, aidiyetleri; her şey geçici, yüzeysel, değişkendir!” der. Böyle bir dünyada bir topluluğa, bir misyona, bir davaya uzun süre bağlı kalmak “modası geçmiş” bir davranış olarak algılanabilmekte ve dolayısyla acımasızca eleştirilebilmektedir.
Oysa Hizmet Hareketi tam da bu anlayışın zıddını temsil ediyor: Sadakat, süreklilik, sabır. Yani “ağırlık.”
Bu yüzden postmodern birey, Hizmet insanını anlamakta zorlanıyor. Çünkü o, aidiyeti bir tehdit gibi algılıyor ya da yaşıyor. Bourdieu’nün habitus kavramını hatırlayalım: Her bireyin kendi kültürel refleksleri vardır. Hizmet insanının habitusu tevazu, sabır, dayanışma üzerine kuruludur.
Sosyal medya dünyasının veya medyanın habitusu ise görünürlük, eleştirellik ve bireysel üstünlük arayışıdır. Bu iki habitus çatıştığında, hizmet edenin sadece eylemi değil, sessizliği bile eleştirilmeye başlanılmıştır. Aslında eleştirinin hedefi Hizmet değil; “ağır olabilen” insandır. Çünkü hafif bir çağda ağırlık rahatsız eder.
Eleştirinin İktidarı
Foucault, iktidarın sadece devlette değil, söylemde gizlendiğini söyler. Söylem kuran kişi, küçük bir iktidar kurar. Eleştiri, bu açıdan masum değildir. “Ben eleştiriyorum” diyerek kendini merkeze koyan zihin, aslında minik bir taht kurar.
Arendt’in “eylem” kavramı bu farkı netleştirir: Gerçek eylem, kamusal alanda risk almakla mümkündür. İnsaftan yoksun eleştiri ise genellikle riskin simülasyonudur. Sözle eylemi ikame eden bir tür sahte kahramanlıktır.
Hizmet edenleri hedef alan sözde “bağımsız” eleştiriler, aslında eylemi küçültmek suretiyle bir tür üstünlük alanı yaratır. Bu, entelektüel iktidarın halk üzerindeki en incelikli tahakküm biçimidir. Kısacası, eleştirinin ideolojik kılıfı çoğu zaman şudur: “Ben düşünürüm, siz sadece uygulayıcısınız.”
Oysa tarihte her değişim, düşünenlerle değil, düşünen ve yapan insanların çabasıyla mümkün olmuştur.
İhlasın İnceliği ve Nefsin Oyunu
Zübeyir Gündüzalp, Risale-i Nurdan aldığı dersle, “Kendisinin bir rey ve fikir sahibi olduğu gururuna kapılıp; asıl rey, tedbir ve vazife sahibi kimseleri kötüleyen, fakat kendisine toz kondurmayan bir kimse, “Herkes için bir kusur buluyorum; acaba kusursuz ben mi kaldım?” diye düşünmeli.” der.
Bu cümle, aslında bütün bir eleştiri kültürünün ahlaki sınırını çizer. Fethullah Gülen Hocaefendi de defalarca bizleri, “Nefsinin savcısı, başkalarının avukatı ol” diye uyarmadı mı? Ayrıca, “Yaptığını unut, yapmadığını anlatma.” da güzel bir düstur değil midir? İşte bu yüzden Hizmet ahlakı, görünmeden yapmaya dayanır. Ancak modern kültür, görünmeden yapılanı görmez; o yüzden görünür olmayanı küçümser.
Eleştiri çoğu zaman nefsi okşar. Çünkü eleştirirken kişi kendini merkeze koyar, başkasının emeğini yargılayarak üstten bir tatmin yaşar. Bu, nefsi büyütür. Gerçek vicdan insanı, nefsini eleştirir; başkasını değil. Bu bakış, eleştiriyi değil, tevazuyu merkeze alır. Hizmet’in manevî temeli de zaten budur: Kendini değil, hizmeti büyütmek.
Ağırlığın Onuru
Kundera, “hafifliğin” cazibesinden bahsederken aslında insanın kendi varlığının ağırlığından kaçışını anlatıyordu. Bugün de eylem, sabır, fedakârlık, sorumluluk gibi kavramlar ağır geldiği için, kelimenin hafifliğine sığınıyoruz. Eleştirinin bu kadar yaygınlaşmasının nedeni belki de budur. Zira eylem maliyetli, söz bedavadır. Ancak unutmamak gerekir ki: tarihi eleştirenler değil, yükü taşıyanlar yazar.
Hizmet edenleri eleştirmenin dayanılmaz hafifliği, çağın vicdanî tembelliğini açığa çıkarmaktadır. Saygı duyulan gerçek eleştiri, eylemle birlikte yürüyen, ahlakla beslenen, vicdani boyutu olan ve gerçeklere dayanan eleştiridir. Gerisi, sadece vicdanı susturmanın entelektüel biçimidir.
Kısa Kaynak Notları
Adler, A. (1927) The Practice and Theory of Individual Psychology. London: Routledge & Kegan Paul.
Arendt, H. (1958) The Human Condition. Chicago: University of Chicago Press.
Bauman, Z. (2000) Liquid Modernity. Cambridge: Polity Press.
Bourdieu, P. (1991) Language and Symbolic Power. Cambridge: Harvard University Press.
Foucault, M. (1975) Discipline and Punish: The Birth of the Prison. New York: Pantheon Books.
Freud, S. (1917) Introductory Lectures on Psychoanalysis. London: Hogarth Press.
Fromm, E. (1941) Escape from Freedom. New York: Farrar & Rinehart.
Gülen, F. (2000) Kalbin Zümrüt Tepeleri. İstanbul: Nil Yayınları.
Gülen, F. (2005) Kırık Testi. İstanbul: Nil Yayınları.
Gülen, F. (2007) Prizma. İstanbul: Nil Yayınları.
Kierkegaard, S. (1846) The Present Age. London: Collins.
Nursî, S. (n.d.) Lem’alar. İstanbul: Sözler Neşriyat.
Nursî, S. (n.d.) Uhuvvet Risalesi. İstanbul: Sözler Neşriyat.

Müsaadenizle ben bu yazıya bir eleştiri getirmek istiyorum.
Neden bu kadar beklediniz?!
Harika bir yazı olmuş, ellerinize sağlık. Ufuk açıcı, susturucu bir yazı. Eyleme kanat açtırıcı, eylemsizliğe ağır bir eleştiri olmuş. Tebrik ediyorum. Benzeri, fikir dünyamızın tıkanıklıklıklarını açıcı, ‘fikren tenevvür etmeye’ yardımcı daha pek çok yazılarınızı bekliyoruz.
Bizim ülkemizde eleştiri, “yıkma” olarak algılanır. Oysa insaflı ve yapıcı eleştiriler de mevcuttur.
Bizde yöneticiler eleştirilmeyi pek sevmezler. “Senin haddine mi?” derler. Oysa benim adıma bir makamda oturan, eylemleri benim üzerimde sonuçlar doğuran herkese bir çift söz etme hakkım olabilmeli.
Şahıslarla kurumlar da bizde pek ayırtedilmez. Bir şahsın yaptığı yanlışı eleştirince “kurumun itibarını zedelemiş” oluyorsun; halbuki kurumun itibarını yanlışı yapan şahıs çoktan zedelemiştir de bu fark edilememiştir.
Bir yönetici hiç mi yanlış yapmaz? Tabi ki yapar. Ama yanlış yaptıktan sonra özür dileniyor mu, sorumluluk alınıyor mu, yanlıştan ders çıkarılıyor mu, insanlar bunlara bakar. Eğer insanlar bu konuda tatmin olmuyorsa veya edilemiyorsa daha çok eleştirmeye başlarlar.
İşte bu eleştiriler sonunda yöneticilerin veya kurumların karakterleri ortaya çıkar. Ne kadar demokratik/özgürlükçü ya da ne kadar otokratik/baskıcı olduklarını görmeye başlarsınız.
Altına imzamı attım.
Heyet kulturunun numunelik olarak sadece Cemaatin tepesinde olmasi yeterli midir? Cemaat hiyerarsik yapidan kurtulup , bireysel kulturu gelistirmeyi, yerellesmeyi ne kadar gerceklestirmistir?
Yerellesme projesi su an sadece pilot bir bolgede mi uygulanmaktadir? Haftalik sohbetlere katilanlarin fikirlerini sormayan, sorunuz var mi diye bile sorma ihtiyaci duymayan bir sistem yerellesmis olabilir mi?
Eleştirinin psikolojisini çok net izah etmişsiniz. Eylemsiz eleştiri vicdanı susturma çabasıdır.
Kaleminize sağlık.
Çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyorum.
Ana fikre( Yani is yapmayan, çok eleştirir) katılmakla birlikte hizmet hareketi özelindeki örneklerin eksik kaldığını düşünüyorum.
Hizmet hareketini sadece yürümesi gereken olarak bir sistem olarak sunarsak, fakat içindeki fertlerin cüzi iradelerini yok sayıp, kişilerin çiçek açmasını önemsiz bir ayrıntı gibi görürsek, Vahidiyeti görüp, Ehadiyeti görmemezlikten gelmiş oluruz.
Boyle bir anlayıştan ancak sistemden faydalananlar memnun olur ve sistem de kendini tamir etme özelliğini kaybeder ve zamanla kokuşmaya baslar. Fakat bireyin çiçek açması gerçek anlamda önemli görülse, cüzi iradenin de bir hakkinin olduğu unutulmasa, hem sistem daha sağlıklı yürür ve daha adaletli olur hem de bireyler daha sağlıklı olur. Tabii ki bu dengeyi kurmak zor olduğu için, işin kolayına kaçıyoruz ve sistemi yüceltip, bireylerin haklarını daha önemsiz görüyoruz. Neticesinde de sistemde asil işi yapan en alttakiler sesini duyuramaz, üsttekiler de problemlerin bile farkına varamazlar. Bu durumda maalesef parası veya makamı olanların sesi duyulur sadece. 2016’ya kadar olanlar böyleydi.
Çevremde gördüğüm kadarıyla, iste bu yüzden şimdi herkes ya para kazanmaya odaklanıyor, ya da bir pozisyon kapma peşinde maalesef. İnsan yetiştirme ile dertlenen, “Nereye gidiyor bu gençlik?” sorusunu soran kaç dertli gönül kaldı acaba? Eğitim diye yola cikmis bir topluluk, para kazanmaya veya pozisyon kapmaya odaklanmışsa oturup derin derin düşünmek lazım.
Altına İmzamı attım.
Hüseyin hocam,
Gercekten elinize sağlık, çok yerinde ve derinlikli bir çalışma olmuş; kaleme aldıklarınız duygularımıza tercüman olmuş. Bu nitelikteki çalışmalarınızın devamını görmek isteriz.
‘Sistemden faydalananlar’ ve ‘pozisyon kapmaya çalışanlar’ ifadeleriyle tam olarak neyi kast ediyorsunuz? Anlayamadım, sorma ihtiyacı hissettim.
Kritik düşünme, Kur’ânî bir üslup ve erdemdir. Çünkü hakkı batıldan ayıran Furkan’ın en ulvi bir ilkesi olan tevhid, insanı her türlü sahtelikten uzaklaştıran, kesin gerçekliğin en yüce adı ve unvanıdır.
Nebilere (aleyhimüsselâm) zelleler karşısında yapılan ilahi ikazlar, onları karar ve aksiyonları üzerinde bir kritiğe davettir; güzelden daha güzele, iyiden daha iyiye bir semavi yönlendirmedir. Dolayısıyla zelleler, Nebilerin hayatlarında hem onlara hem de ümmetlerine ışık tutan, ilahi dokunuşlardır. Bu dokunuşların, ahsen murat edilirken, hasen noktasında konaklayan Nebilere, adeta “semavi kritikler” olarak da kavramsallaştırılması pekâlâ düşünülebilir.
İnen vahye -haşa- itiraz manasında değil ama onun hikmetini içselleştirmeye ve öğrenmeye bir vesile olmasına matuf, sahabenin Nebi’nin (aleyhisselâm) huzurundaki suallerinin bütünü, bir tür ayetleri anlama kritiği sayılamaz mı?
Vahyin dışında kalan konularda da onların alternatif olarak sunduğu fikirler, bu kapsamda değerlendirilemez mi? Kısaca bu noktalara, siyer felsefesi açısından, onların huzurunda ve rehberliğinde yapılan “eleştirel düşüncenin Nebevi örnekleri”olarak bakılamaz mı?
Değerli hocam,
Yazınız niyet olarak hizmeti savunmak isteyebilir, ama biçim olarak göndermelerle yüklü. Sosyal medyadaki eleştiriler dediniz, örtük bir itham da bulundunuz. Sosyal medya o kadar büyük ve çeşitli ki, tek bir indirgemeci yaklaşım bu çeşitliliği yansıtamaz. Şahsen bu yazının hangi eleştirilere karşı yazıldığını anlamadım. Bu nedenle kurbanının biz okuyucular olduğunu düşünüyorum. Adil bir entelektüel metin, eleştirdiği olguyu açıkça tanımlar ve muhatabını belirsiz bırakmaz. Muhatabınız örtülü ithamlar kadar biz okuyucularız da. Ve ben bir okuyucu olarak anlayamadım, neyi kast ettiğinizi.
Bir riski de hatırlatmak isterim. Siz bağlamı başta belirtmiş olsanız da, bir deneme deseniz de, metin bizi kısır bir döngüye sürükleyebilir. Düşünün, biri çıksa ve şöyle dese, Habermasa göre kamusal akıl, eleştirinin varlığıyla mümkündür. Topluluk içi sessizlik, iletişimin değil, iktidarın göstergesidir. Eğer eleştiri bir güç gösterisi ya da zaafların kapatılması olarak görülürse, düşünsel alan daralır ve kamusal diyalog yerini itaat kültürüne bırakır. Ne diycez o zaman hocam. Bahsettiğiniz düşünürlerin başka zamanlarda söyledikleri sözlerle sizi vururlarsa.
Fuko dan bahsettiniz ya mesela, deseler ki, iktidar sadece söylemle kurulmaz, aynı zamanda hangi söylemlerin meşru sayılacağına dair sınırlarla işler. Bu açıdan eleştiriyi hafif görmek, iktidarın söylemsel sınırlarını korumanın bir biçimi olarak da yorumlanabilir, derse, otorite üzerinden bir okuma yapsa ne diycez.
Jung dan dem vurup, belki bazen eleştiriyi susturma arzusu, kendi içimizde bastırdığımız tereddütlerin yansımasıdır, çünkü eleştiriden korkmak, aslında kendi iç diyaloglarımızdan korkmaktır, derse, bir iç okuma ile işi diyalaktiğe götürse, cerbezeye götürse. Güzelim hakikatler, amaçlar, aslında güzelce tadında anlatmak istediğiniz şeyler, bir tartışmanın içinde, bir boy ölçüşmesi içinde heba olsa, olayın özünü ıskalamış olmaz mıyız?
Sarte nin demesinin önemi yok zaten malum biliyoruz, sessizlik rahatlık eylemi gerçekten. Birileri, Kierkegardın, kaygının inancı büyütmesi fikrine odaklanıp, eleştiriyi ahlaki ve varoluşsal risk olarak görüp, bu riski alarak eleştiri de bulanları ahlaki bir yere koysa ne olucak.
Değerli hocam, biz okuyucular için tuhaf bir durum oluyor yoksa. Bu tarz yazı türlerine göndermelere rastlıyorum okuyucu olarak bu güzel sitemizde. Ancak, bunu okuyan biziz, biz okuyucu. Gerçekten neden bahsettiğimizi, eleştiri derken neyi kast edildiğini de bilmeli okuyucu ki, hak verebilsin size. Orman yok değerli hocam biliyorsunuz, Ağaç var. Ve orman da çeşit çeşit ağaçlar var, tek tip de yok.
. Maddeleştirin mesela eleştirileri. Eleştirenleri gruplamayın bence. Eleştirileri gruplamak ve her gruptan en keskin olanı seçip, cevap vermek güzel bir yol olabilir. İş yapmayan insanların, iş yapanları bırakın eleştirilmesini per perişan etmesini yoksa Türkiye de hizmet insanı yaşadı yoksa. Emin olun, biz o duyguyu sizin kadar bilioruz zaten. Fuko ya girmeye bile gerek yok. Ama alnımızın akı, bizi eleştirememeleri. Güzel olan buydu. Eleştirenlerin doğasını, gruplamasını değil, eleştirinin kendisine odaklanmalıyız bence. Sizinle emin olun aynı görüşteyim, maksadınızı vs anlıyorum. Ama yöntemi hatarlı buluyorum. Tek tek bir yazı yazın gerekirse. Entelektüel konforu hepimiz aşalım lütfen.
Çekinmeyin o fikirler, eleştiriler neler, cesurca antitezini yazın, biz de okuyucu olarak bilelim. Katkımızı sağlayalım hatta. Belki etkilenenlerden birisiyiz olamaz mı, bu yazınız, etkilenen birisinin fikrini nasıl değiştiriyor, bunu düşünmek gerek. İş yapanlar , yapmayanları eleştirir, bu psikojik bir doğadır demek yeterli mi güzel hocam. Bence, güzelce cevap verilebilir. Eleştirenlerin cevaplarına verilenleri ben nedense hep soyut, kavramsal görüyorum. Neden bir cesaretsizlik var ki. Bence cesur olunmalı.
Yine de bir yaklaşım sergilediniz, yazınız için teşekkür ederim. Sadece, okuyucu olarak, belirsiz adreslere gönderilen ve bizim okumak zorunda olduğumuz yazılardan yorulduğumu bilmek isterim. Medya, iletişim alanındasınız. Bunu en iyi bilenlerdensiniz hocam. Yoksa, gürültü olur.
Yapıcı olmak zor, yıkmak kolaydır elbette, eleştiriciler kervanına katılmanın dayanılmaz hafifliğine katılıyor muyum diye düşündüm, hatta vazgeçtim buna dikkat ederek yazdım bunu. Ama bir okuyucu olarak, yoran şey, örtülü itham ve muhatabınızın biz olduğumuzu unutmanızdı. bu nedenle mümkün olduğunca bir şeyi yıkıyor muyum bu yazı ile düşünerek yazdım.
Eleştirilmeye tahammulu olmayan yöneticiliğe talip olmamalı.