Evrimin açıklayamadığı gerçekler-2 (9. Yazı)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Geçen haftaki yazımızda evrim teorisinden yola çıkarak açıklanması mümkün olmayan veya evrim teorisinin cevap veremediği konuları ele almaya başlamış, hayatın kökeni (başlangıcı) ve indirgenemez komplekslik konuları üzerinde durmuştuk. Kaldığımız yerden devam ediyoruz:

3: GENETİK BİLGİNİN ÜRETİMİ

Evrim teorisi açısından en büyük açmazlardan biri de DNA’da depolanan muazzam bilginin kaynağıdır. Hücredeki bilginin nereden geldiği sorusu, evrimciler açısından hâlâ gizemini korumaktır. Tek bir hücre çekirdeğinin taşıdığı bilginin 30 ciltlik Britannice Ansiklopedisi büyüklüğünde olduğu ifade edilmiştir. Prof. Dr. Âdem Tatlı, bütün insan hücrelerinde şifrelenen bilginin muazzam boyutunu şöyle bir temsille anlatır: “İnsanın DNA’sındaki bilgilerin tamamını tespit mümkün olsa ve bu bilgileri bir ansiklopedide toplamak istesiniz, bu ansiklopedilerin miktarının, buradan aya kadar 100 metre karelik bir alanı dolduracağını ifade etmektedirler.” (Tatlı, Sorularla Evrim ve Yaratılış, s. 283)

İşin tuhaf yanı âdeta bir bilgi dağını andıran DNA molekülü, vücudumuzda sadece altı mikrometrelik bir yer kaplar. Fakat o, üç milyar nükleotid diziliminden oluşur. DNA’daki bütün bilgiyi kodlayan sadece dört harftir (adenin, guanin, sitozin ve timin). Bu harflerin farklı dizilimleriyle farklı aminoasitler ve proteinler oluşur. Tek bir proteini inşa etmek için bile 1200-2000 arası harfe gereksinim vardır. Hücredeki 23 kromozoma yerleştirilmiş 30 bin civarındaki genin her biri, 20 binin üzerinde farklı protein çeşidi ortaya çıkarmaktadır. Bill Gates, “DNA bir bilgisayar programı gibidir fakat o şimdiye kadar yapılmış yazılımlardan çok daha ileri düzeydedir.” demiştir.

Evrimcilerin birçoğu şuur, akıl, bilgi gibi tamamıyla soyut ve metafizik gerçekliklerin kaynağını da hücredeki biyolojik süreçlerde arar. Fakat bir şey kendinde olmayan bir şeyi bir başkasına veremez. Hücre, akıl ve ilimden yoksun atom ve moleküllerden meydana gelir. Cansız ve şuursuz parçaların bir araya gelerek DNA’da şifrelenmiş bu baş döndürücü bilgi hazinesini ortaya çıkarmalarının hiçbir şekilde makul bir izahı yapılamaz. Yani DNA’yı oluşturan kimyasal maddelerin tamamı elimizde mevcut olsa bile, bunların belirli konfigürasyonlarla düzenlenmesi için müthiş bir ilme ihtiyaç olacaktır.

Bu konuda Amerikalı matematikçi Norbert Wiener şöyle der: “Bilgi, bilgidir; enerji veya madde değildir. Bunu kabul etmeyen hiçbir materyalist fikrin bugün ayakta kalması mümkün değildir.” (Wiener, Cybernetics, s. 182)

Meşhur fizikçi Paul Davies de bilginin fizikî ve kimyasal madde ve süreçlerden farklı bir şey olduğunu şöyle ifade eder: “Açıktır ki canlılık kimyevî bir görüngüdür; ancak ondaki ayırt edici özellik kimyada yatmamaktadır. Hayatın sırrı, üzerindeki ilmin özelliklerinden gelir. Yaşayan bir organizma bilgi işleten kompleks bir sistemdir.” (Davies, The Fifth Miracle, s. 19)

İlk canlılığın ortaya çıkışı da, gelişimi de, çoğalması da en temelde bilgiyle ilişkilidir. Bilginin kaynağı problemi çözülemediği sürece, canlı organizmaların oluşum ve gelişimleri de çözülemez. En küçük bir bakteri hücresinde dahi milyonlarca sayfayı bulan genetik bilginin, ne maddi sebeplerle, ne tesadüfi süreçlerle ne de doğa yasalarıyla izahı mümkün değildir. Bilgi, ancak akıl ve şuur sahibi varlıklar tarafından üretilebilir. Hele dünyadaki milyonlarca canlı türündeki bilginin toplamını göz önünde bulunduracak olursak (ki bu bilgi dünyadaki bütün kitaplardan çok daha fazladır), bunun, rastlantıların, atomların veya yasaların üstesinden gelemeyeceği muazzam bir iş olduğunu çok daha kolay anlarız. Bu, tabiri caizse Yüce Yaratıcının her hücreye kendi mührünü vurması, kendi imzasını atması demektir. (Bkz. Stephen C. Meyer, Signature In The Cell-DNA Evidence For Intelligent Design)

Nasıl ki kitaplardaki veya bilgisayar programlarındaki bilgiler arka planda işleyen bir akıl ve şuura işaret ediyorsa, tek bir kitap veya bilgisayar programından çok daha kompleks ve mükemmel olan DNA bilgisinin bir Yaratıcı olmaksızın vücuda gelmesi düşünülemez. Bırakalım bir kitabı, sahilde kum üzerine yazılmış anlamlı bir cümle gördüğümüzde dahi, bunun, dalgaların tesadüfi vuruşlarıyla meydana gelmediğini; bilakis zekâ sahibi bir varlık tarafından yazıldığını biliriz. Buna rağmen şayet bütün hücresel süreçleri kontrol eden, vücudun ihtiyaç duyduğu bütün proteinlerin üretim kodlarını sağlayan muazzam bir bilgi kaynağını tesadüfi süreçlerle açıklamaya çalışırsak kendimizle çelişmiş ve tutarsız davranmış oluruz.

Bu yüzden DNA sarmalının keşfedilmesi, canlı organizmaların ortaya çıkışlarıyla ilgili her tür natüralistik izaha indirilmiş büyük bir darbe olmuştur. Çünkü bir kâğıda yazılmış iki satırlık basit bir bilgi dahi bilinçli bir etkinliği akla getirirken, bilgiyle dopdolu olan bir hücrenin evrimle, rastlantısal süreçlerle açıklanması büyük bir çelişkidir. Evrim, hücreye ilk bilgi girdisinin nasıl gerçekleştiğini açıklayamadığı sürece, hayatın kökenini de açıklayamayacaktır.

4: İNSAN BİLİNCİ

Günümüzde evrimcileri en çok zorlayan konulardan bir diğeri de insan bilincidir. Burada bilinçle kastettiğimiz şey; ruh, irade, kalb, şuur, akıl ve benlik gibi insanı insan yapan, onun başta kendini, sonra da çevresini fark etmesini sağlayan, ona düşünme, akletme, hissetme ve duyumsama gibi yetileri kazandıran hususiyetlerin tamamıdır.

Bugün insanla hayvan arasındaki farkları bilmeyen yoktur. Her şeyden önce insan, olağanüstü kabiliyetlerle donatılmış bir akla sahiptir. Bu aklı sayesindedir ki o, bütün varlık üzerinde tasarrufta bulunmuş, konuşma becerisine sahip olmuş, medeniyetler kurmuş, teknik ve teknolojide olağanüstü keşifler ortaya koymuş, baş döndürücü bilimsel gelişmelere imza atmış ve kültürel faaliyetlerde bulunmuştur. 1.5 kg. ağırlığındaki beyni ile o, dünyanın çehresini değiştirmiştir.

Kaldı ki insanı hayvanlardan ayıran tek özelliği sadece zihinsel faaliyetleri de değildir. Bilakis o, kalbî, ruhî ve vicdanî mekanizmaları sayesinde zengin bir his ve duygu dünyasına sahiptir. Sanat ve estetik zevkleri vardır. Güzele ve güzelliğe karşı hayranlık duyar. Ahlâk dışı davranışlar sergilemekten hayâ eder, utanır. Ailesine ve yakın çevresine karşı sevgi ve muhabbet besler. Haksızlığa karşı öfke duyar. Bazen umutlanır bazen de hayal kırıklıkları yaşar. Çevresinde olup bitenlere karşı merak duyar. Hepsinden öte dünyadaki varlık gayesini düşünür, hayatın anlamını arar, inanma ihtiyacı duyar ve ebediyeti arzular.

İnsan, sahip olduğu bütün bu mümeyyiz vasıflar ve yüce hasletlerle hayvanlardan apayrı bir varlık ortaya koyar. Bunların fiziksel ve maddi kavramlarla izahı mümkün değildir. Çünkü temel yapıtaşlarında bulunmayan özellikler bütünde de bulunamaz.

Bununla birlikte Darwinistlere göre insanın sahip olduğu bütün bu olağanüstü özellikler de mutasyon ve tabii seleksiyonun birer ürünüdür. Maymunla aynı atadan gelen insan, evrimleşme neticesinde bugünkü şeklini almıştır. Evrimciler, insanın sahip olduğu bu olağanüstü yetenek ve kabiliyetler ile beyin büyüklüğü arasında güçlü bir irtibat olduğunu ifade ederek, bütün kerameti burada ararlar. Zira evrimleşme sürecinde maymunla yolları ayrılan insanın beyni büyümeye başlamış, zekâ, şuur, dil, ahlak, din, kültür ve medeniyet gibi bütün değer ve birikimler de buna bağlı olarak ortaya çıkmıştır.

Marvin Minsky’nin ifadesiyle evrimciler insan beynini şuurlu düşünebilen etten yapılmış bir bilgisayar gibi görürler. Francis Crick de şöyle der: “Sevinçleriniz ve dertleriniz, anılarınız, hırslarınız, kişiliğiniz ve iradeniz gerçekte geniş bir sinir hücresi ağının ve onlarla bağlantılı moleküllerin davranışından başka bir şey değildir.” (Lennox, Aramızda Kalsın Tanrı Var, s. 76)

Şayet his ve duygular, bilinç ve şuur, insan beyninin işlem gücü neticesinde ortaya çıkan tabii bir sonuç ise niçin ileri teknoloji bilgisayarlar veya robotlar insan beyninden daha ileri bir işlem gücüne ulaştıkları hâlde şuur sahibi olamıyorlar. Yoksa ileride şuur ve bilinç sahibi makineler üretebilecek miyiz? Uzmanlar bunun mümkün olamayacağını söylüyor. Çünkü bilgisayarların yapay zekâları olsa da gerçek bir zekâları yoktur.

Beynin nasıl olup da büyüme sürecine girdiğinin, büyüyen beyinde bütün bunların nasıl ortaya çıktığının makul ve bilimsel bir izahı yoktur. Birçok evrimci iddia gibi bu da salt bir spekülasyondan ibarettir. Çünkü bunun doğruluğunu gözlemleyip test edebilecek hiçbir imkâna sahip değiliz. Daha da önemlisi şuurun, beynin bir işlemi olmadığını gösteren önemli çalışmalar yapılmıştır. Zira beyin ölümü kesin olarak gerçekleşen ve tıbben ölü kabul edilen fakat daha sonra tekrar hayata dönen hastalar üzerinde yapılan çalışmalarda, bu süre zarfında şuurun devam ettiği tespit edilmiştir.

Benlik ve şuur bir yana, insanın akletme, düşünme, tefekkür ve tezekkürde bulunma gibi zihnî ve fikrî faaliyetlerinin dahi beyinle olan irtibatı yeterince ortaya konulmuş değildir. Zihin ve aklın, kafatasımızın içinde yer alan fiziksel beynimize ait bir meleke olup olmadığı, bunlar arasında nasıl bir irtibatın bulunduğu oldukça kompleks ve belirsiz bir meseledir. Beyindeki nöronların, nöronlar arasındaki bağlantı ve etkileşimin ne tür zihinsel sonuçlar doğurduğunu nedensellik ilişkisiyle açıklamak, bilim adamları açısından hiç de kolay değildir.

Fransız filozof Paul Ricoeur, “Beynim düşünmüyor (düşünen, beynim değil) ama ne zaman düşünsem, beynimde bir şeyler oluyor!” (J. P. Cihangeux, P. Ricoeur, Neden Nasıl Düşünürüz, s. 45); “Beynin yapısıyla ruhsal olaylar arasında bir ilişki olduğunu öğreniyoruz ama bütün bunlar bana bu ilişkinin ne olduğunu söylemiyor.” (s. 54) sözleriyle akletme ve beyin arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmenin ne kadar zor olduğuna, hatta düşünmenin bütünüyle beyne verilemeyeceğine işaret eder. Kur’an-ı Kerim’in de, “Kalbleri vardır ama bu kalblerle idrak etmezler.” (A’râf sûresi, 7/179) âyetiyle akletme, düşünme ve anlama gibi zihnî faaliyetleri kalbî bir ameliye olarak ortaya koyduğunu hatırlatmakta fayda var.

Filozof Robert Augros ve fizikçi George Stanciu, ruh/beden ayrımı hakkında şu önemli tespiti yaparlar: “Fizik, nörobilim ve psikolojinin gelmeye başladıkları ortak nokta şu: Akıl maddeye indirgenemez. Maddenin bir gün akledeceğini düşünmek simyacının başka şeyleri altın yapmaya çalışması kadar boştur.” (Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü, s. 367)

Netice itibarıyla hipotez ve teorileri değil de gözlem, tecrübe ve bilimsel verileri esas alacak olursak, insanın sahip olduğu benlik ve şuurun, materyalist temellere oturan evrimsel süreçlerle izah edilemeyeceğini anlarız. Zira bunların beynin fiziki birer işlemi olmadığını gösteren önemli deneyler yapılmış, bilimsel bulgular elde edilmiştir. (Bkz. Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü, s. 348-350) Dolayısıyla fiziki olan şeylerin metafiziğe ait sıçramalar yapabilmesini maddenin imkânları dâhilinde izah edemeyiz. Şuur, ancak şuur sahibi bir varlıktan gelebilir.

5: KAMBRİYEN PATLAMASI

Evrim teorisinin önündeki en büyük engellerden biri de 530 milyon yıl önce gerçekleşen ve ismine kambriyan patlaması (cambrian explosion) denilen zaman diliminde otuzun üzerinde filumun bir anda ortaya çıkmasıdır. Bulunan birçok fosil bunu net olarak kanıtlamıştır. Kambriyen dönemine ait faunanın bir anda ortaya çıkmasının anlamı ise ara geçiş formlarının olmaması demektir. (Stephen C. Meyer, “The Cambrian Information Explosion”, Debating Design, s. 373)

Kambriyen döneminde ortaya çıkan salyangozların, trilobitlerin, süngerlerin, solucanların, denizanalarının, deniz yıldızlarının, yüzücü kabukluların ve deniz zambaklarının her biri oldukça kompleks yapıya sahip canlılardır. Tek hücreli canlılar ile bunlar arasında geçiş formları bulunamamıştır. Yani Kambriyen dönemi canlılarının ortak ataları yoktur. Bu kompleks canlıların nasıl olup da bir anda evrimleştiğine dair elde hiçbir kanıt mevcut değildir.

Evrimin en meşhur savunucularından biri olan Richard Dawkins bile bu konuda şunu söyler: “Kambriyen kayaç katmanları, ana omurgasız gruplarının çoğunu bulduğumuz, en eski kayaçlardır. Bu fosillerin çoğunu ilk ortaya çıkışlarında ileri bir evrim düzeyinde buluyoruz; sanki hiç evrimsel tarihleri yokmuş ve oraya bırakılmışlar gibi… Söylemeye hacet yok, bu ani ortaya çıkış yaratılışçıları çok mutlu ediyor.” (Dawkins, Kör Saatçi, s. 263)

Darwin de bu problemin farkındadır. O, Kambriyen öncesi dönemlere ait çökeltilerin niçin fosil kayıtları açısından zengin olmadığı sorusuna doyurucu bir cevap veremediğini itiraf etmiştir. (Darwin, Türlerin Kökeni, s. 403) Fakat Darwin Kambriyen döneminin 60 milyon yıl önce yaşandığını tahmin eder. Şayet onun 530 milyon yıl öncesine ait bir olay olduğunu bilseydi belki teorisinden bile vazgeçerdi.

Darwin’in takipçileri Kambriyen dönemini çok uzun göstermeye çalışarak (30-40 milyon sene), o döneme ait fosil delillerini hafife alarak veya yeterince Kambriyen patlaması üzerinde durmayarak bu durumu maskelemeye çalışırlar. Ne var ki Afrika ve Avustralya’da üç milyar yıldan daha yaşlı tek hücreli organizmalar bulunmuştur. Çok az sayıdaki çok hücreli canlı fosilinin tarihi ise 600 milyonlu yıllara aittir. Fakat bunlarla Kambriyen canlıları arasında çok büyük farklar vardır. Yani evrimleşme yoluyla prekambriyenden Kambriyene nasıl geçildiğini göstermek mümkün değildir. Kambriyende muhteşem canlı organizmaların bir anda belirivermesi evrimciler açısından âdeta bir mucize gibidir.

İşin tuhaf tarafı Kambriyen patlaması bir anda ortaya çıktığı gibi bir anda da sona ermiştir. Kambriyen sonrası yaklaşık 500 milyon yıllık zaman dilimi boyunca ortaya çıkan canlı türü oldukça sınırlıdır.

Sonraki dönemlerde de canlıların ortaya çıkışında bir tedricilik görülmez. Mesela birçok memeli türü Paleosen döneminde (60-65 milyon yıl önce) dünyanın yaşına oranla çok kısa bir zaman aralığında ortaya çıkar. Yırtıcılar, yarasalar ve tek tırnaklılar gibi memeli sınıflarının bir anda ortaya çıkışı da evrimciler açısından en az Kambriyen patlaması kadar açıklanamaz bir vakıadır.

Paleontoloji uzmanı George Gaylord Simpson’un şu ifadeleri bu ani ortaya çıkışları çok güzel resmeder: “Yeryüzündeki canlı tarihinin en şaşırtıcı yönü, sürüngenlerin hâkim olduğu Mezozoik dönemden âni bir şekilde memeliler dönemine geçilmesidir. Sanki bütün oyuncularının çok sayıda ve türdeki sürüngenler olduğu bir tiyatro sahnesinin perdesi âniden inmiş ve perde tekrar açıldığında bu defa başrollerde memelilerin yer aldığı ve sürüngenlerin azınlıkta kalarak kenara itildiği yepyeni bir devir başlamıştır. Sahnede görülen memeliler ise bir önceki dönemden hiçbir iz taşımıyorlar gibidir.” (Simpson, Life Before Man, s. 42)

Böyle bir tablo ise Darwin’in çizdiği hayat ağacından oldukça farklıdır. Zira “biyolojik big-bang” de denilen Kambriyen olayı, canlıların adım adım evrimleşmediklerini gösteren en büyük kanıtlardan biridir.

(Devam edecek.)

1 YORUM

  1. Çok emek verilmiş bir yazı serisi. Yüksel bey, benim anlamadığım? niçin Evrim kanunlarını adeta dine karşı gibi yani bu evrim e dayalı o kadar ilim dalını inancın karşısında göstermek çok yanlış! Evrim kanunları Allahı tasdik ediyor.
    İlimde sonsuz soru zinciri olur, bir soruyu cevablar ötekine geçer.
    Allah herşeyi sebeb netice zincirinde yaratıyor. Hayat, Said Nursinin de dediği gibi tekamüldür, yani Evrim dir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin