ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN
Erdoğan ile Avrasyacı derin yapının bugünün Türkiye rejiminde iktidarı paylaştıkları artık netlik kazandı. Bu tezi 15 Temmuz 2016 sonrasında ilk kez Twitter hesabımdan ve sonrasında ise bu köşeden defalarca öne sürdüm ve konunun detaylı boyutlarını ele aldım. Kimi zaman Erdoğan açısından, kimi zaman ise Avrasyacı derin yapı açısından konuya yaklaştım. Kimi yazılarda ise Rusya perspektifinden konuyu analiz ettim. Şimdilerde büyük bir memnuniyetle görmekteyim ki Türkiye’de Avrasyacı derin yapının fiili rejimin bir iktidar ortağı olduğu gerçeği birçok akademisyen ve gazeteci tarafından dile getirilmekte.
Ahmet Nesin, Artı Gerçek’te bir köşe yazısında benim de tespitlerime atıfta bulunarak meseleye benim baktığım şekilde yaklaştı. Erhan Başyurt TR724’teki General Michael Flynn ile ilgili yazısında Avrasyacılara değindi ve bu yapının Flynn ile Gülen’in illegal bir operasyonla Türkiye’ye kaçırılması planının oyun kurucusu olduğu tespitini yaptı. İlhan Tanır, yine sıklıkla konuya değinmeye bağladı. Örnekler çoğaltılabilir.
Elbette Türkiye’de havuz medyası ve ondan geri kalmayan sözde merkez medya, Avrasyacı derin yapı ile Erdoğan arasındaki koalisyonu es geçmeye devam ediyor. Ancak örneğin Doğu Perinçek’in katıldığı programlarda gerek SETA’cı kurgulu-akademik taife, gerek Nagehan Alçı gibi sahibinin sesi tipler, gerekse de bilumum üçüncü sınıf “akademisyen”, “gazeteci” ve kenarda kalmış siyaset gayretkeşi, Perinçek karşısında neredeyse el pençe divan duruyor. Herkes Perinçek’in karşısında son derece alttan alan bir tutumda, saygıda kusur etmeksizin, onun fikirlerine büyük önem veriyorlar!
Yine çok enteresan bir gelişme, merkezi iktidar çevrelerinde aniden tezahür eden Atatürk sevgisi. Adeta Avrasyacı ulusalcı kanadın fikirlerinin iktidarda olduğunun sembolik bir ifadesi bu yeniden keşfedilen Atatürk ve Atatürkçülük. Bütün ideolojisi ve dünya görüşü Atatürk karşıtlığı üzerine kurulu bu çevrelerin bir anda CHP’yi bile beğenmeyecek şekilde Atatürkçü kesilmeleri her ne kadar oy depolarını yadırgatmıyor da görünse, sanırım bizim bayram değil, seyran değil, eniştem beni neden öptü diye sormamız garip kaçmaz!
GÜÇ ARTIRIMI STRATEJİSİ
Avrasyacı derin yapı, çok başarılı şekilde satranca devam ediyor ve kesintisiz bir güç artırımı stratejisi ile hedefe doğru emin adımlarla ilerliyor. Kamu diplomasisini çok iyi yürütüyorlar. Hedeflerindeki tüm grupları halk tarafından hala önemli oranda karizmatik bir lider olarak algılanan Erdoğan’a yediriyorlar. Erdoğan ve yakın ekibi de bu rolü benimsemiş görünüyor. Zarrab davası nedeniyle başkaca da şansları yok zaten. Elbette Avrasyacıların bu güç ilişkisini kurmaları kolay olmadı. Gelin bir bakalım, hangi aşamalardan geçilmiş Avrasyacılarla Erdoğan arasındaki hâlihazırdaki koalisyon konsolide olana dek.

2008 yılında başlayan Ergenekon süreci ve bu çerçevede değerlendirilmesi gereken diğer darbe davaları ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile sivil bir grup gözaltına alındı ve tutuklandı. 28 Şubattan beri Ordu içinde etkin olan, Soğuk Savaş sonrası NATO’nun işlevinin sona erdiğine ve ABD’nin Türkiye’nin hasmı haline geldiğine inanan Avrasyacı bir hizipten söz ediyoruz. Bu yapı devlet içerisinde çok güçlüydü. TSK ve devlet bürokrasisi içerisinde NATO/ABD ortaklığı ile Türkiye’nin Avrupa Birliği yönelimini destekleyen Batıcı (Avrasyacıların Atlantikçi olarak adlandırdığı) bir grubu pasifize ve tasfiye etmek istemekteydiler. AKP’nin ABD ve AB desteğini alarak vesayet rejimini ortadan kaldırmasına yönelik politikalarını Avrasyacılar çok ciddi bir tehdit olarak algılıyorlardı. Bu bağlamda TSK içerisindeki bu gruplarca birbiri ile ilintisi netlik kazanmamış birçok askeri müdahale planı yapıldığı ortaya çıktı.
TSK’DAN TASFİYE EDİLMİŞLERDİ
2008-2014 yılları arasında Erdoğan’ın da siyaseten destek olarak, hatta kendisini davaların savcısı ilan edecek kadar ileri giderek destek olduğu bir süreçte, Ergenekoncular olarak adlandırılan Avrasyacılar TSK’dan tasfiye edildi. Bu süreçte Gülen Cemaati’ne yakın isimler de hukuki süreçte çeşitli adli makamlarda bu dava süreci içerisinde yer aldı. Yine bu dönemde AKP’ye ve siyasi programına destek veren Cemaat, Erdoğan tarafından Ergenekon davalarında bir nevi maşa olarak kullanıldı. Liberaller gibi Cemaat de AB süreci ve demokratikleşme çerçevesinde Ordu-Siyaset ilişkilerinin diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi sivil kontrol altında olması gerektiğini düşünmekteydi. Ergenekon ve benzeri davalarda hak ihlalleri ve kurunun yanında yaşların da yanmasına tepki göstermekte çok geç kalınması, hem benim de dâhil olduğum liberallerin, hem de Cemaat’in belki de tek kusuruydu bu süreçte.
17/25 Aralık yolsuzluk skandalı patladıktan sonra, zaten Erdoğan ve AKP’de belirginleşen Cemaat’i bitirme hedefi, Paralel Devlet ile “darbe girişimi” iddialarıyla beraber bir kin ve nefret söylemine dönüştü. Bu süreçte Cemaat günah keçisi ilan edildi. Böylelikle 17 Aralık soruşturmalarının inandırıcılığı ortadan kaldırılmak istendi. Eldeki kanıtların, özellikle de tapelerin düzmece olduğu söylemi halka pompalandı. Hukuk sürecinde defalarca yargıçlar ve savcılar ile polisler görevden alındı, açıkça seri anayasa suçları işlendi. Plan tutmuştu. Medya kontrolü ve yargıya yapılan esaslı sindirme politikasında bu işlerin piri olan derin yapı yardımlarına koştu.
SEÇİMDEN ÖNCE YENİ KOALİSYON KURULDU
Bu sürecin tam ortasında, 24 Aralık 2013 tarihinde Erdoğan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın Cemaatin milli orduya kumpas kurduğunu söylemesi bir rastlantıdan mı ibaretti? Milli ordu derken Akdoğan darbeye teşebbüs eden Ergenekoncu Avrasyacıları kast ediyor, darbe davalarının Cemaat inisiyatifi ile yapıldığını ileri sürerek, ucu Erdoğan ve bakanlarına kadar uzanan yolsuzluk pisliğinin üzerini örtbas etmeye çabalayan politikanın sözcülüğünü üstleniyordu. Böylelikle, “darbe davaları da düzmeceydi, tıpkı bizim hakkımızda olan yolsuzluk soruşturması gibi”, demeye getiriyordu. Bu hukuksuzluk zemini, Ergenekoncularla Erdoğan’ı bir araya getiren en önemli çıkar birlikteliğiydi. Böylece Akdoğan’ın milli orduya kumpas kuruldu sözlerinden sonraki iki buçuk ay içerisinde, 10 Mart 2014 tarihinde Ergenekon ve darbe sanıkları tahliye edildiler. İşte koalisyon artık resmen kurulmuştu!
Bu süreç Erdoğan için çok önemliydi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı. Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yapmayacağız” söylemi ve giderek artan popülizmi, Avrasyacıların Erdoğan’ı neden tercih ettiğini izah ediyor. Dahası, İhsanoğlu’nun CHP ve MHP tarafından cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi, çok büyük bir sürpriz olmuş, Erdoğan’ın şansını inanılmaz oranda arttırmıştı. İhsanoğlu’nun adaylığı sürecinde kimler etkin oldu? Kulaklara bir şeyler fısıldandı mı? Bunların yanıtları ileride ortaya çıkar ve tarihçiler bu soruların cevaplarını ararlar, bundan eminim. Sonuçta avuçlarının içine aldıkları Erdoğan, iktidarını kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazırdı. İktidarı kaybetme şansı yoktu çünkü!
DAVUTOĞLU’NA NEDEN TAHAMMÜL EDİLEMEDİ?
Erdoğan “reis” olmuştu ve Davutoğlu’nu yerine başbakan olarak atamıştı. Ancak Davutoğlu Erdoğan’ın istediği biat derecesinde uzaktan kumandalı bir pasif Binali profilinde değildi. Erdoğan’ın fiili rejim kurma hedefinden de Ergenekoncularla işbirliğine gitmesinden de rahatsızdı. 7 Haziran seçimlerinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili adaylığı Davutoğlu’nun Erdoğan karşısında güç kazanma hamlesiydi. Fidan da milletvekili zırhının kendisi için Erdoğan (ve Avrasyacı yapı) karşısında bir güvenlik sigortası olduğunu düşünmüş müydü? Başaramadılar. Yine de Erdoğan için kontrol edilmesi çok zor olan bir siyasi profil çiziyordu Davutoğlu. AB ile ilişkilere önem veriyor, ABD’deki çevrelerle ve NATO ile sürdürülebilir ilişkileri destekliyor, Suriye’de Obama yönetimiyle işbirliği içerisinde hareket ediyordu.
Rus savaş uçağının düşürülmesi olayında işin ana sorumluluğu Davutoğlu’na kesildi. Suriye politikası ve göçmen krizinin faturası da öyle. Son olarak Barış Akademisyenleri meselesinde fikir özgürlüğünün cezalandırılmaması gerektiği yaklaşımı, Erdoğan’ın Davutoğlu konusundaki kararını perçinledi. Ancak tüm bunlardan daha önemlisi Dolmabahçe Mutabakatı’ydı. Davutoğlu ve Akdoğan’ın bu mutabakatın ortaya çıkmasındaki rolleri ve Davutoğlu’nun mutabakatın içeriğini sızdırması Erdoğan’ı – ve muhtemelen Avrasyacı derin müttefiklerini – öfkelendirdi. Erdoğan mutabakattan haberi olmadığını söyleyerek siyasi sorumluluğu Davutoğlu’na attı. Bülent Arınç bu süreçte Davutoğlu’na destek vererek kendi ipini çekmiş oldu. Böylece Avrasyacı derin yapı, AKP içinde ilk ciddi yarığı açmayı başardı. Erdoğan’ı “seni tek adam yapalım” diyerek yalnızlaştırdılar. Böylelikle Pelikan darbesini yaptırdılar. 1 Mayıs 2016 itibarıyla, her şeye rağmen hukuktan, AB’den ve NATO’dan yana olan AKP’li güçlü kanadı tasfiye etmişler, büyük bir zafer kazanmışlardı. AKP’nin bölünerek yeni bir siyasi oluşuma evrilmesi, demokratik AKP’lilerin bayrak yarışını devam ettirme şansı riski böylelikle ortadan kaldırıldı. Şimdi sırada Kürtlerin, Liberallerin ve Gülencilerin tümüyle kazınarak silip atılması kalmıştı. Bunun için 15 Temmuz’u beklemeleri gerekecekti.
15 TEMMUZ VE AVRASYACILAR
15 Temmuz sürecinde Avrasyacıların rolüne değinmiyorum, çünkü çok spekülatif bir alan. Elimizde yeterli kanıt yok. Ancak bu “darbe girişiminin” Erdoğan için olduğu kadar Avrasyacılar için de “Allah’ın bir lütfu” olduğu gerçeği, yadsınamaz. 15 Temmuz sonrasında Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi mahkûmiyetlerden sıyrılmayı başaran Avrasyacılar, TSK içerisindeki Batıcı rakiplerini bu süreçte tasfiye ettiler. Tüm amiral ve general kadrolarının yüzde ellisine varan bir oranda NATO’cu rakiplerini darbecilikten demir parmaklıklar arasına taşıdılar. Binlerce kurmay subay ve subay meslektaşlarını da aynı şekilde harcadılar. Kürtleri Cumhuriyet tarihinin en ağır hak ihlalleriyle yüz yüze bıraktılar. Kürt siyasetinde militarist politikaları yeniden gündeme taşıdılar, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere onlarca Kürt milletvekilini tutuklattılar.
Antrparantez belirtmeliyim: Kürt politikasındaki değişim ve askeri politikalara geri dönüş, Bahçeli ve MHP’nin de bu rejime yamanmalarının temelini oluşturmaktadır. CHP’nin de bu rejimi fiilen kabullenmesinin temelinde bu vardır. Yine onlarca belediyeye kayyım atattılar. Kürtler görülmedik baskılarla dolu bir süreç yaşamaktadır bugünkü faşizan rejim altında. Liberalleri de tasfiye ettiler, Ahmet ve Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne ve daha onlarca özgürlükçü kalemi bir buçuk yıldır Silivri’de tutuyorlar. 150 bin insan kamudan tasfiye edildi. 8 bin üniversite hocası – biri de benim – hukuksuzca okullarından atıldı. 70 bin insan hapiste. 700’e yakın bebek anneciği ile demir parmaklıklar ardında.
BÜYÜK İHANET…
Tüm bunları Erdoğan’a yaptırırken, Avrasyacıların sözcüsü konumundaki Perinçek yapılanları İstiklal Mahkemelerinin “icraatlarıyla” bir tutuyor. İşte bu ortamda Rasim Ozan Kütahyalı Atatürk güzellemesi yapıyor, Turgay Güler canlı yayında İzmir Marşı okuyor. Bu iktidar yalakaları, sahibinin sesi olduklarından yazıyorum. Erdoğan ve ekibinin iplerinin kimin elinde olduğunu ortaya koymaları bakımından ilgi çekici detaylardır bunlar. 10 Kasım 2017, Avrasyacı nasyonalist düşünce biçiminin yeni rejimin ideolojik çerçevesi olmaya başladığının göstergesidir. Yeni rejim bir koalisyondur. Ama bu koalisyonun ana ağırlık noktası, askeri gücü elinde bulundurduğu anlaşılan Avrasyacı derin yapıdır.
Türkiye’nin yaşadığı büyük bir ihanettir. Hukuksuzluğa batmış patolojik iki yapı ittifak halinde anayasaya tecavüz etmişler, anayasal düzeni fiilen ortandan kaldırmış, ihlal üstüne ihlalle hukuku katletmişlerdir. Anayasanın öngördüğü güçler ayrılığını, hukukun üstünlüğünü, masumiyet karinesini, basın özgürlüğünü, düşünceyi ifade hürriyetini, hatta mülkiyet hakkı gibi en basit devlet yapılarının bile temeli olan bir hukuk ilkesini ayaklar altına almışlardır. Türkiye’nin âli dış politika menfaatlerini ve savunma politikalarının temelini tersyüz ederek, kendi beklentileri ve bekaları için ülkeyi Rusya’nın yayılmacı emellerine teslim etmişlerdir. Bunlardan kurtulmak, asıl ikinci kurtuluş savaşıdır!

Hocam,
İkinci kurtuluş savaşı mücadelesinin nasıl yapılabileceğine dair yazılarınızı da bekliyoruz.
selamlar
taner
Sevgili hocam,yazınızın devamında 2. Kurtuluş Savaşımızı,liberallerden demokratlara kadar bu ülkede yaşayan her bir bireyin üzerine düşen görevleri avam halkın da anlayacağı şekilde belirtir misiniz? Akedemik terimleri kullanmadığınız için ayrıca teşekkür ederim, saygılar.
Yazinizda degindiginiz hususlarin.hemen tamamina katiliyorum. Ancak MHP ile ilgili yazdığınız tek cümleye katilmiyorum. MHP nin bagimsiz bir siyasal ideolojisi ve duruşu yoktur, derin yapilarin gönüllü kurşun askeridir. Saygilar.
1.
Tele1 kanalında da zaman zaman Perinçek eleştirisi yapıp iktidara yükleniyorlar, ittifak iması yapıyorlar
2.
Davutoğlu imzasıyla devlet dairelerine bir yazı gönderilmiş, kurum içi internet ağlarında resmi olarak duyurulmuştu (henüz ben memurken) o da şu: Osmanlı Ocakları’nın AKP ile ilgisi olmayan provokatif ve tehlikeli bir yapı olduğu, vs… Pelikanda yer almasa da bu husus zıtlaşmada etken olmuştur bence
3.
Can Dündar’ın “Erdoğanın en uzun günü” belgeselinde Konyada Ekmeleddin beyle yaptığı bi görüşmeden bahsediyordu, tam da sıfırlama esnasında!! Aday olarak rakip olunca işkillenmiştim.. Danışıklı olabilir
4.
Son tespit süper
5.
Bişey daha yazacaktım unuttum 🙂