Enes, Bahadır… Talasofobi

YORUM | HAKAN YEŞİLOVA 

Gece karanlığında hiç derin bir denize girdiniz mi? Çok iyi bir yüzücü bile olsanız, çok iyi bildiğiniz bir deniz bile olsa gece denize girdiğinizde bir boşlukta duruyormuş gibi hissedersiniz. İstanbul’da doğup büyümüş biri olarak Marmara denizini az çok bilirim. Bilhassa yazları, hava yeni karardığında bütün gün güneşin altında kalmış deniz suyu henüz ılıktır. Hamam gibi değildir, ama soğuk olduğunda “çivi gibi” dediğimiz ve adeta vücudunuza sivri sivri batacak kadar hiç soğuk değildir – su var mı, yok mu tereddüde düşersiniz. Eylül ayına da az daha varsa ve Marmara denizinin kuzey kıyılarını döven şiddetli bir lodosa da denk gelmediyseniz akşam vakitleri deniz adeta çarşaf gibi olur. Çepeçevre suyun içindesinizdir ama sanki her an yere düşecekmiş gibi bir ürperti pır pır yüreğinizde atar. Kıyıdan ya da iskeleden az açılsanız etrafınızdaki hareketsiz çarşaf kapkaranlık bir sahraya döner. Ayağınız ezkaza bir yosuna filan çarpsa altınızdaki boşlukta neler var acaba diye iyice evhamlanır, büyük bir çoğunluğu gündüz hiç gözükmeyen, rızkını aramaya geceleri çıkan yüzgeçliler aklınıza gelir, “yeter bu kadar macera” deyip hemen kıyıya çıkmak istersiniz.

Denizle ilgili bu iç ürperti bazı insanlarda kronikleşip fobiye dönüşebiliyor ve bunun bir adı var: Talasofobi. Rumca “deniz” anlamındaki “thalassa” kelimesinden türetilmiş. Bu fobi sadece havanın karanlık olmasıyla ilgili değil – göl, deniz ya da okyanusun büyüklüğü ve yüzeyinin altını görememe bazı zihinlerde kaldırılamayacak bir korkuya yol açabiliyor.

Son günlerde art arda gelen ve yüreklerimizi dağlayan intihar haberlerini düşünürken talasofobi karşıma çıktı. Rahmetli Enes’in, Bahadır’ın denizle ilgili böyle bir fobisi var mıydı bilmiyorum. Ama sebepler dairesinde gençlerimizin birçoğunda canlarını kıyma noktasına getiren bir mecazi talasofobi var. Hayata tutunmaya başlayacakları bir yaşta adeta iskelenin ucunda karanlık bir denizin içine düşecekler gibi hissediyor ve geleceklerine dair projeksiyonlarını böyle bir fobinin baskısı altında çiziyorlar ya da çizmeye çalışıyorlar.

Bu mecazi fobinin bütün dünyayı ilgilendiren bir boyutta olduğunu düşünüyorum. Koronavirüs gibi bütün bir dünyayı kasıp kavuran pandemiler, küresel ısınma, nükleer ve biyolojik savaş senaryoları, tekrar kutuplaşmaya başlayan ülkeler, IŞİD ve diğer barbar örgütler ve bunların propagandaları, otoriter liderler ve ağızlarından düşmeyen faşist ve ırkçı hamaset, birçok ülkedeki ekonomik darboğaz ve daha nice problem gençlerin geleceğe dair toz pembe hayaller kurmasına engel olan zulmet denizlerinin su altından baş vermiş talasofobik birer canavar.

Bu canavarlar günümüzde, bilhassa büyük bir sosyal ve ekonomik buhranın yaşandığı Türkiye gibi ülkelerde çok daha büyük bir krize dönüşme potansiyeli gösteriyor. Gençler, geleceğe dair ümitlerini kaybettikçe hazin bir sona sürükleniyorlar. Kariyer, aile kurmak, geçim ve daha nice dertler bir okyanus gibi önlerinde beliriyor. Ekmek kuyruklarında bekleyen insanları görüyorlar. Memuriyet kapısında mülakat duvarını, hastanede darp edilen, kadrosuzluktan günlerce ağır şartlarda çalışan sağlık emekçilerini görüyorlar. Fikirlerinden dolayı hapislerde çürütülen gazetecileri, bilim insanlarını, hukukçuları görüyorlar. KHK ile keyfi olarak işinden atılmış, sosyal soykırıma uğrayan binlerce masumu hatırlıyorlar. Ege’de, Meriç’te can veren öğretmenleri, hayırseverleri, görüyorlar. Ege’deki, Meriç’teki talasofobiyi atlatabilenlerin gurbette geride bıraktıklarına duydukları hasreti, hiç gelmeyecek gibi duran vuslatı okuyorlar, hissediyorlar. Zindanlara atılmış anne-babaları, ağabeyleri, ablaları gözlerinin önlerine geliyor. Ve o zulmet denizi dimağlarında büyüdükçe büyüyor, büyüdükçe büyüyor…

Zulmet denizi…

Ukbe bin Nafi’yi, Arapların “zulmet denizi” dediği Atlas Okyanusu durdurmuştu, ki Bahr-i Muhit’i aşmak ancak yüzyıllar sonra vaki olacaktı (Bazı iddialara göre Güney Amerika’daki arkeolojik kazılarda bulunan kalıntılar, Ukbe bin Nafi’nin izinden gidenlerin çok erken bir dönemde o denizi de aştıklarını gösteriyor). Günümüzde herkes Ukbe bin Nafi değil, olamıyor. Ve zulmet zulmet üstüne; ümitlerini yitiren gençliği Atlantik’te, Pasifik’te değil, bir kaşık suya akseden karanlıklarda gömüyoruz.

Zulmet denizi…

Gecenin karanlığında, denizin içinde, balığın karnında, karanlık karanlık üstüne … Hz. Yunus’un (as) teslimiyetinden, iç sorgulamasından ve tabii ki hem selamette hem imtihanda ağzından düşürmediği duadan mahrum kalan nesiller…

Hayır, hayır… bunun müsebbibi din değil. İlla dinle ilgili bir perspektif getireceksek, belki dinin doğru anlaşılmaması, inancın vicdanlardan ve içtimai hayattan söküp atılması ve nefret ettirilmesi, dinin ahlaksızların ağzında sakıza çevrilmesi gibi faktörleri sıralamak daha hakkaniyetli olurdu. Gerçek enginliğiyle yaşanılan bir inanç, gençleri Pasifik’teki Mariana çukurunda bile olsalar çıkartır.

Yaşanılan sıkıntıları küçümsemiyorum. Zulmün çoğu zaman en inançlı insanların bile kaldıramayacağı noktalara ulaştığı, “Allah’ın yardımı ne zaman” dedirttiğini görmemek için insafsız olmak lazım. Ancak, medeni dünyaya entegrasyonu ağızlarından düşürmeyen, ama bu entegrasyonu kılık-kıyafetten ibaret gibi algılayan, din, vicdan ve ifade hürriyeti gibi muasır medeniyetin temel taşlarını hiç idrak edememiş ya da Türkiye Cumhuriyeti halkına yakıştıramayan malum çevreler böyle trajedileri kendi ideolojik kampına göre ve din düşmanlığı hesabına suiistimal edenler gençlerimizdeki bu talasofobinin oluşmasında en az Marmara’yı müsilaja teslim edenler kadar sorumlu olduklarını hatırlatmak ve dine yaptıkları haksızlık karşısında susmamak için söylüyorum bunları.

İflah olmaz fırsatçılara laf anlatabilmek çok kolay değil. Ancak, gençlerimizin intiharlarındaki “talasofobi” görünemezse bu ateş ideolojik kamp ayırt etmeksizin daha nice ailelerin ocağını sarabilir. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın. Dindarıyla, seküleriyle toplumun bütün kesimleri bu fobiyi aşmak için beraber gayret göstermeli, müspet bilimlerin, tıbbın ve psikolojiyle birlikte dinin bütün dinamiklerini dayanışma içinde değerlendirmeye çalışmalıdır.

Yunus (as) gibi olmak zor; onun gibi yüksek idealleri herkesin benimsemesi de belki mümkün değil. Ama gençlerimize en azından hayatın anlamlı olduğunu, her şartta yaşamaya değer olduğunu ve bu değerli ömrün hakkını vermemiz gerektiğini anlatabiliriz.

Gelin, iskelenin kenarında duran gençlerimize suyun ılık olduğunu, altında canavarlar olmadığını, hayat denilen bu macerada birlikte kulaç atacağımızı, gerekirse can yeleğimizin de olduğunu anlatalım. Evet, bu macera çok da kolay değil ve engellerle dolu belki, ama her birimizin bunları aşacak donanıma sahip olduğumuzu, dalgaları ve rüzgarı lehimize kullanabileceğimizi, aslında aleyhimize gibi görülen her şeyin bizi sahil-i selamete taşıyan birer vasıta olduğunu gösterelim.

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

2 YORUMLAR

  1. Son cümlenizden hareketle size katılıyorum. Üzüntüler insana ait bir duygudur. Bu duygu birçok şeyin anahtarını açabilir. İnsanın en derinliklerine insanı götürebilir. Derin sularda derinlere dalmayı öğretebilir. Hiç kimsenin ulaşamayacağı yerlere ulaşabilir. Yani üzüntü bir gemi gibidir. Birileri insan nedir sorusunu tek cümle ile bile anlatamazken onlar sayfalara sığdıramazlar insanı anlatırken. Üzüntü insana acı verir ama o acı yeni bakış açıları, düşünceler geliştirir. Yada gözünün önünde olup da hiç farkedemediği şeyleri daha detaylı görebilir. Aslında ne olup bittiğini insana daha düzgün gösterir. Kişinin kendisinde olup biteni de daha iyi gösterir. Üzüntü bir insanın muhakemesini de güçlendirir. Onu düşünmeye sevk eder ve olayları daha net görür. Tabiki inancı gereği olan yol haritası ona rehberlik yapacaktır. Bazı yerler duvar örümüş gibi olacak, bazı yerlerde yollar sonuna kadar açılacak. Düşüncelerin adeta at gibi koşturabileceği uçsuz bucaksız araziler karşısına çıkacak. Üzüntünün iyi yanı çoktur ama bir nokta varki tuzaktır. Üzüntüyü ayrı bir birey olarak kişi yanında taşıyabilir ama eğer bir insan o üzüntünün devamlı olacağını düşünürse o zaman iş tehlikeye biner. Üzüntünün kendi kontrolü dışına çıkması ve sürekli var olacağı düşünülmesi demek bir kişinin hayatı boyunca o yükü taşıyacağını düşünmesi demektir. Süreç uzadıkça bu yanılgı riski artar. Kişi bu yükü taşımayı kabullenemeyebilir. Fakat son intihar olayı bence böyle gelişmedi. Bir önceki intihar vakasında herkes genç hakkında konuştu. Aslında kimse genci konuşmadı koskoca ülkede. Herkes başka şey konuştu aslında. Ama son olaydaki genç bunu yanlış anlamış olmalı ve dertlerimi daha doğrusu kendimi böyle daha iyi duyururum diye düşünmüş olabilir. Böyle söyleyerek onun hakkına giriyormuyum bilmiyorum ama önceki intiharın onu tetiklediğini düşünüyorum. Bu yol açılmış bulunmakta. Demek ki bunu televizyonlarda konuşmak doğru değilmiş. Bence bu gençler için pozitif yayınlar yapılsa iyi olur.

  2. Hakan bey, yureginize saglik. Genclerdeki hayata dair boslugu cok iyi ifade etmisiniz. Bugun elinden tutulmayip hayata dair umit verilmeyen gencler yarinin Turkiye’si icin korkunc birer kayip.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin