Emine anneye son veda: “Öldüğünü duyunca başımı Norveç’in karlarına gömdüm”

Necati Balakançeki, annesi ve kızkardeşiyle birlikte, 2005, Şanlıurfa.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – HABER YORUM

Sürgün olmanın her yanı zor ama ailenizden birini kaybettiğinizde yaşadığınız acının ağırlığı tarifsiz. Hiçbir yere sığamıyorsunuz. Bir teselli bulamıyorsunuz. Her yanınız kırık dökük. Bir yere gidemiyorsunuz.

Bir hafta önce, 16 Şubat 2025’te Şanlıurfa’da yaşayan annesini kaybeden KHK’lı kimya öğretmeni Necati Balakançeki’nin yaşadığı acı da böyle.

Bursa Uludağ Üniversitesi Kimya bölümünden 2002’de mezun olan Necati Balakançeki, 8 yıl Bursa’da, 4 yıl Kocaeli’nde, 2 yıl da Trabzon’da KHK ile kapatılan kolejlerde ve dershanelerde görev yaptı ve sırf bu yüzden hakkında soruşturma başlatıldı. Dört ay Van’da kaçak yaşadıktan sonra 30 Mart 2017’de Türkiye’den ayrılıp Norveç’in başkenti Oslo’ya sığındı.

Geride ise canından çok sevdiği annesi kaldı.

Balakançeki, “Annemin öldüğünü duyunca gerçekten yandım. Arabada gidiyordum. Norveç’te kar var. Arabayı durdurdum ve bir süre yolun kenarındaki kara başımı gömdüm. Sonra kalkıp eve geldim. Eşim ve çocuklarımla birbirimize sarılıp ağladık…” diyor.

Emine Balakançeki son 25 gününü Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde geçirdi. Hayatı boyunca büyük acılar taşımış bir anneydi. 1986’da 23 yaşındaki oğlunu trafik kazasında, 1990’da 26 yaşındaki bir başka oğlunu intiharla kaybetmişti. Bu kayıplar sağlığını da yıpratmıştı; sinir, tansiyon, kalp ve şeker hastasıydı. Üç damarı tıkalıydı, kalp kapakçığı işlevini yitirmişti.

Necati oğluyla ise aralarında tarif edilmesi zor bir bağ vardı. On kardeş içinde onu hep ayrı tutmuştu. Vize başvuruları sonuçsuz kalmış, on yıl boyunca yüz yüze bir kez olsun görüşememişlerdi. Babaları zaten 2004’te vefat etmişti.

Köyleri dört bin nüfuslu küçük bir yerdi. “Çevremizdeki herkes bizim ahlakımızdan, yaşayışımızdan memnundu,” diyor Necati Balakançeki. Böyle bir ailede büyümüş olmanın huzurunu taşıyor ama aynı zamanda şunu söylüyor: “Yakınların ölüyor gidemiyorsun, seni teselli edecek bir şey de bulamıyorsun.”

Teselliyi kalemine sarılmakta bulan Balakançeki annesinin vefatının ikinci gününde acısını yazıp TR724’e gönderdi. Balakançeki, “Her şey buraya kadarmış…” diye başladığı mesajında on yıldır biriktirdiği hasreti, yarım kalan kavuşma hayallerini, sürgün yollarında yaşadığı acıları annesine anlatır gibi işte döktü satırlara.

Necati Balakançeki’nin bize gönderdiği yazıyı okuyunca o kadar etkilendim ki, hemen kendisine ulaştım, hem acısını paylaşmak hem de annesinin hatırasını yaşatmak istediğimizi söyledim.

Zor biliyorum ama umarım küçük de olsa karlara gömdüğü başına, kor gibi yanan kalbine ve tarifsiz acılarına bir teselli olur.

“HER ŞEY BURAYA KADARMIŞ…”

“Yeşertmeye çalıştığım kavuşma hayalleri, oturup saatlerce yaptığımız konuşmalar, uzayıp giden muhabbetimiz… Herkesi tek tek anlatırdın bana. Seni konuşturmak için evin dışındakileri anlatmanı isterdim.

En son yüz yüze görüşmemiz 2017 yılının mayıs ayının ortalarıydı. Van’da saklandığımız eve gelmiştin. Benim hâlimi görünce birlikte ağlamıştık. Aradan dokuz yıl geçmiş. Yedi yaşındaki oğlum on altı yaşına gelmiş.

En zor zamanlarımızda hep yanımızda oldun. Yunanistan’da sıkışıp kaldığımızda dualarına sığındık. En umutsuz anlarımızda senin şefkatini hissettim. Şimdi ise daha da yalnız kaldım. Ne senin şefkatin ne de benim arzum bizi birbirimize kavuşturabildi. Kavuştuğumuzda ayaklarını öpmeye niyet etmiştim. Boynuna sarılıp ağlayacaktım.

Ve anlatmayı niyet etmiştim bu on yıllık süreçte yaşadıklarımızın özetini;

Van’dan İstanbul’a geçişimizi, çocuklarımın bu zamanda yaşadıklarını ve buradan Yunanistan’a geçeceğimiz zaman planlamış olduğumuz senaryoyu…

Gecenin karanlığında Yunanistan’a kaçışımızı, korku dolu halimizi, polise yakalanışımızı, çocuklarla beraber hayvanların bile barınamayacağı hapishane ortamını, yunan halkının şefkatini, Atina’da yaşadığımız yokluk günlerini; evsiz kaldığımız o zamanlarda iki ailenin iki ay boyunca tek odalı bir evde kalışını; kaldığımız o eski küçücük zemin kat evin duvarlarından fışkıran nemi ve küfü; küfe karşı alerjim olduğu için hep hasta olduğumu; ısıtma sistemi olmadığından soğuktan tir tir titrediğimizi; yer olmadığı için gündüzleri zamanın çoğunu dışarıda geçirdiğimizi, evin önündeki parkta kalıp akşamladığımızı… Tek kişilik yatakta iki kişinin yattığını, hayatımızın bu iki ayda adeta seyyar hâle geldiğini… Bir akşam diğer aile yokken bayram ettiğimizi, Mymarket’ten bisküvi alıp çaya bandırdığımızı… Evin bütün bu olanaksızlıklarına rağmen diğer ablayı hiç görmediğimi, mutluluğun ne olduğunu unuttuğumu…

Sonraki zamanlarda insanların bize yardım ettiğini ve bir çaydanlığa sahip olduğumuzu… Çaydanlık küçücük bir şeydi ama imkân olmayınca değeri ölçülmez oluyordu.

On aydan fazla Atina’da süren hayatımıza devam edemeyeceğimizi bildiğimiz için Yunanistan’dan çıkmak amacıyla kılıktan kılığa girdiğimizi ve son seferimde Rodos’tayken seni aradım. Akşamüstüydü ve güneş guruba kayıyordu. Seni aradım, çıkamadığımızı söyledim sana. Beraber ağladık. O gün tükenmiştim. O akşam saat dokuzda uçağımız vardı. Sanki tüm kapılar ardına kadar açılmıştı bize.

Ve Oslo kamp hayatımız… Hiçbir şeyimiz yoktu. Derler ya, bir kuruş dahi paramız yoktu. İlk sahip olduğumuz şey, çöplerden aldığım iki ya da üç eski kahve fincanından ibaret olduğunu…

Norveç’in soğuğunu; yaşadığım onca şeyden sonra geçirdiğim altı ameliyatı; umutsuzluklarımızı ve her şeye rağmen yola devam edişimizi, çaresizliğimi belli etmemek için verdiğim mücadeleyi bir bir anlatacaktım. Ama olmadı… Her şey yarım kaldı.

Kimse benimle senin arandaki anne-evlat sevgisini anlayamadı. Daha üniversite yıllarımda, tatilimin bitip Bursa’ya dönme vaktim yaklaştığında ayrılığa dayanamazdın. Evdeki herkese çatar, içindeki hasreti saklayamazdın. Dokuz yıl boyunca ayrılık acısını yüreğinde taşıdın; bunu her konuşmamızda bana söylerdin. Kiminle konuştuysam hepsi aynı şeyi anlattı: ‘O, senin hasretinle gitti,’ diyorlar. Sen ise her defasında görüntümü öperdin…

Biliyor musun, yüreğim kor ateş gibi yanıyor. Tarifsiz acılar içinde kıvranıyorum. Şunu da anladım: Çokluğun hiçbir şey ifade etmediği zamanlar var ve bundan dolayı kimsenin bizi anlayamamasına, seni bana kavuşturamamalarına çok kırgınım. Beni yarım bırakıp gittin. Oysa kavuşma planları yapmıştım. Belki Irak’ta, belki Bosna’da, belki de Arnavutluk’ta… Seni iyi görünce umutlanmış, kavuşma hayalleri kurmuştum.

Bedenin her gün biraz daha geriye gittiğini biliyordum ama ne olursa olsun seni bana getirirler umudumu hep korudum. Şimdi ise umut adına inancım kalmadı.

Daha dün sabah (16.02.2026) bizim saatle 10.11’de seninle görüntülü konuşmuştuk. Sana ‘Nasılsın?’ diye sordum. Sen bana, ‘Nasıl olayım? İyi olsam burada ne işim var?’ dedin. İlk fırsatta, nerede olursa olsun sana gelecektim. Ama konuşmamızdan sonra ruhunu Rahman’a teslim etmişsin.

Yüreğim yanıyor. Dünden beri çaresizce duvarlara ağlıyorum. Beni teselli edecek hiçbir şey bulamıyorum.

Seni kaybetmek hep en büyük korkumdu. Seni hiçbir zaman yaşlı göremedim; gözümde hep büyüttüğümüz bir bebek gibiydin. Dün gece yirmi bir yıl önceki fotoğraflarına baktım. Bu sabah ise son hâline. Yüzün, yirmi bir yıl önceki hâlin gibiydi.

Necati Balakançeki ve kızı Rana.

Seni hiç göremeyen kızım Rana, kimseye açmadığı odasını sana açmıştı, daha buraya gelmeden. Benim sana olan muhabbetimi sezmiş olacak ki buraya geleceğini umut ediyorduk. O günlerde seninle her gün konuştuğumuz için her şeye seni katıyordu. Dün bana sarıldı ve ‘Ağlama baba, babaannem geri gelecek’ diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Seni onunla tanıştırmayı, onu görmeni o kadar çok istemiştim ki…

Ama olmadı. Ölümünün ikinci gününde karaladıklarım…”

5 YORUMLAR

  1. Evvela başsağlığı diliyorum kardeşim. Cenab-ı Hak, muhtereme validenize gani gani rahmet eylesin. Mekanını Cennet-i Firdevs eylesin. Size ve geri kalanlarınıza da hayırlı bereketli uzun ömür ihsan buyursun.
    Bu süreçte bunu yaşayanlardan biri de siz oldunuz. Yaşayan bilir derler ya, ben de bu acıyı yaşadım. Allah Kerim, diyor insan,kavuşmak ahirete kaldı. Bundan sonrası Allah emaneti alacağı güne kadar iyi bir insan olarak vazife ve sorumluluklarımızı olabildiğince yerine getirmek diyor, Allah inayet ettikten sonra, O’na dayandıktan sonra güçlükler, zorluklar aşılıyor…

  2. Böyle bir sevgi, böyle bir bağ, böyle bir anne, böyle bir evlat.

    Cennetin ne güzel daimi misafirleri!
    Rabbim ikisini cennetinde kavuştursun, bu imtihan dünyasındaki sıkıntıları da unuttursun inşallah.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin