Eichmann Davası ve Erdoğan’ın memurları

YORUM | MEHMET ALİ ÖZCAN 

“Gözlerimi kaldırıp ufka bakıyorum, ateşi ve alevleri görüyorum. Canavarlar tarafından harap edilmiş tarlalarla talan edilmiş şehirleri görüyorum. Dehşet verici bir gürültü var; nasıl bir kargaşa bu! Ne çok haykırış var! Yaklaşıyorum; bir katliam sahnesiyle karşılaşıyorum: Katledilmiş on binler, üst üste yığılmış cesetler; atların nalları altında can çekişenler ölümün imgesini ve ızdırabını çağrıştırıyor. İşte barışçıl olduğunu iddia ettiğiniz kurumlarınızın meyveleri! Yüreğimin derinliklerinden hem merhamet hem de hiddet birlikte yükseliyor.”

Jean-Jacques Rousseau’nun yukarıdaki satırlarını okurken Türkiye’nin son birkaç yılı gözlerimin önünden geçti. Ne kadar da birbirine yakın durumlar… Harap olmuş bir ekonomi, talan edilmiş eğitim yuvaları, dehşet verici bir bağnazlık, mağduriyetler, hakkını arayamama… Ne çok haykırış var; Ege’den, Meriç’ten, hapishanelerden, mahkeme salonlarından… OHAL diyerek, KHK diyerek hayatı cehenneme çevrilenlerin sayısı milyonlara ulaşmış durumda…

Bütün bunları tek kişinin yapması mümkün değil elbette; bir ekip işi bu… Yalakalar, menfaatçiler, hırsızlar, gözü doymayanlar, kurnazlar hep bir lider bozuntusunun arkasına sığınarak bütün bunlara sebep olmaktadırlar. Aslında çok daha ağır ifadeleri hak eden bu tipleri o şekilde tarif etmek mümkün; lakin içimdeki bekçi “nezaketi elden bırakma” diyor.

Biliyorsunuz, geçenlerde kendisini dünya lideri sanan Erdoğan, “Kimsenin üstlendiği sorumluluğu şahsıma havale etme hakkı yoktur.” dedi. Bu sözleriyle her zaman ve her konuda yaptığı gibi kendisini temize çıkarmaya ve masum olduğunu ifade etmeye çalıştı. Şu an Türkiye’de yaşananların faturasını da başta hâkim, savcı ve emniyet mensupları olmak üzere kamu görevlilerine havale etti. Münafıklık böyle bir şeydir işte; dün tehdit ettiği devlet memurlarına yarın “Karar verirken bana mı sordunuz? O kararlarda sizin imzanız var…” diyeceğinden emin olabilirsiniz. Zira başta Mavi Marmara olmak üzere birçok olayda bunu gördük, yaşadık…

Nasıl ki İkinci Savaşından sonra Almanya’da Yahudilere yönelik soykırımda görev alan herkes bir şekilde cezalandırıldıysa Türkiye’de şu anda yaşanan hukuksuzluklara sebep olanlar da zamanı gelince sanık sandalyelerine oturacak ve hesap verecekler. Erdoğan şimdi yaptığı gibi o zaman da “Ben emir vermedim” diyecek ama yargılanmaktan kurtulamayacak; tıpkı ahirette şeytanın kendisini savunacağı gibi…

İsrail, 1960’da Arjantin’de yaşamakta olan Nazi Almanyası’nın Yahudiler konusundaki politikasının belirlenmesinde önemli katkıları olan ve bu konudaki uygulamalarda etkin bir subay olan Adolf Eichmann’ı kaçırarak Kudüs’te yargılamış ve ölüme mahkûm etmiştir.

Mahkeme sırasında Eichmann’ın avukatı suçlamaları reddetmiş ve yapılanların Nazi hukuk sistemine göre yanlış bir şey olmadığını ve müvekkilinin itaat etmekle yükümlü olunan emirleri gerçekleştirdiğini söylemiştir.

Eichmann ise cinayet suçlamalarının asılsız olduğunu ve Yahudilerin öldürülmesiyle hiçbir ilgisinin olmadığı söylemiştir. Ona göre, kendisi hayatı boyunca kimseyi öldürmemiş, bir Yahudinin ya da Yahudi olmayan birinin öldürülme emrini vermemiştir. Kendisinin ancak, insanlık tarihinin en büyük suçlarından biri olarak gördüğü Yahudi katliamında yardım ve yataklıkla suçlanabileceğini söylemiştir.

Yalnızca yasaların gereğini yerine getirdiğini, kendisi yapmasa, başkalarının yapacağını söyleyerek kendisini savunmuştur. İddia edilen suçları kendisinin değil, içinde yer aldığı düzen ve koşulların gerçekleştirdiğini vurgulamıştır. Yani suça ortak olurken eylemlerinin üzerinde düşünüp karar vermemiş, kamu görevlisi olduğundan dolayı da yüce makamların verdiği emirlerin yasal ve hukuka uygun olduğunu peşinen kabul etmiştir. Zira bu emirler sorgulanamaz ve yargılanamaz cinstendir, çünkü ortada kutsal bir ideal ve ülke menfaatleri söz konusudur.

Eichmann bu düşüncesinde yalnız değildir. Savaştan sonra kurulan mahkemelerde yargılananların hemen hepsi işlenen suçlardan dolayı sorumluluk kabul etmemiş yaptıkları şeyi görev ve itaat kavramı ile izah etmeye çalışmışlardır. Ne var ki, itaat aynı zamanda destek anlamına gelir. Çünkü onlar itaat etmemiş olsalardı, emir aldıkları lider hiçbir iş yapamayacak ve kurduğu sistem varlığını devam ettiremeyecekti. Dolayısıyla emir veren kadar emiri uygulayan da suçludur. Emri uygulamamak, suç işleyen hiyerarşik yapıda çatlaklıklar meydana getirebilir ve kötülüklerin ortadan kalkmasını sağlayabilir.

Hitler, Yahudilerin fiziksel olarak imha edilmesini emrettiğinde Eichmann’ın vicdanını yatıştırmasında en çok işe yarayan nedenler, buna karşı çıkan tek bir sesin bile olmayışı ve fiilleriyle hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmasıdır. Hâlbuki insan, emirlere itaat etmekten ve kanunlara uymaktan daha fazlasını yapabilir. Kendi hür iradesini, aklını ve vicdanını devreye sokarak hukukun ortaya koyduğu gerçekle bağdaştırabilir. Bunun yerine başkalarının iradesi ile hareket etmek bir nevi kölelik veya gassalın elindeki meyyit gibi olmaktır.

Duruşmaları takip eden ve bu konuda bir kitap yazan Hannah Arendth, Eichmann’ın Yahudilerden hastalık derecesinde nefret etmediğini, fanatik bir antisemit olmadığını, birilerinin bu konuda onun beynini yıkamadığını belirtmektedir. Sanığın Yahudilerden nefret etmemesinin özel nedenlerinden birisi de kendi ailesindeki Yahudilerdir. Eichmann ve Yahudiler elbirliğiyle çalışmakta, ne zaman bir sorun çıksa Yahudi yetkililer yardım istemek için Eichmann’a koşmaktadırlar. Çünkü Naziler Yahudilerle ilgili işlemler için yine onların içinden birilerine görev vermiştir.

Dava ile ilgilenen birçok kişinin ortak kanaati, Eichmann’ın bir canavar değil sadece ne yaptığını hiç fark etmemiş birisi olmasıydı. Ne var ki, bu durum onun masum olduğunu göstermez. Gerçeklikten uzak olmak, kavrayış noksanlığı ve fikirsiz olmak gibi şeyler insanın sebep olabileceği kötülüklerden dolayı suçlanması için yeterli sebeplerdir.

Bununla birlikte körü körüne herhangi bir inanç veya düşünceye bağlılık, gerçeği görme ve adaleti uygulamaya engel olabilir. Adalet, insan onurunu korumak için vardır; bu da uygulayıcıların özgür, eğitimli, vicdanlı ve hesap vereceğinin şuurunda olmaları ile ilgilidir.

Erdoğan’ın konuşmasından hareketle kaleme alınan bu yazı, takdir edersiniz ki sadece o ve ona itaat eden kişilerle sınırlı değildir. Toplumsal hayatın parçaları olan aile, okul, dernek, cemaat, parti, ülke gibi hiyerarşik yapının olduğu her ortamda “görev ve itaat” önemli kavramlardır. Tarihte ve günümüzde çokça örneğine şahit olduğumuz gibi üzerinde düşünülmeden hayata geçirilen emir ve görevler büyük felaketlere sebep olmuştur/olmaktadır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin