Efendimiz (sas) ve Hz. Hatice örneği: Aşk nedir?

İLHAN YILDIRIM | YORUM

Dünya uyuyor… Ben-i Haşim’den, kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğlu, orada bir mağaraya sığınmış. Tefekküre ve iç dünyasına dalmış; zifiri karanlıkta hakikat ışığının bir şulesini bekliyor. Yalnızlığında Allah’a yakın olmanın tesellisini ve birliğin huzurunu özlüyor. Her şey huşu içinde. Sessiz, görkemli ve dingin.

Hiçbir ses, hiçbir fısıltı, hiçbir hareket, onu gökyüzünü düşünmekten alıkoyamıyor. Sadece Kabe’yi görüyor ve göksel olan her şeyle bağlantı halinde. Bir kuyruklu yıldız gibi yalnızlaşan bu insana hiç kimse aldırış etmiyor. Bir kişi dışında…

Öyle ki, bazı siyer yazarları Hz. Muhammed’in (sas) hayatını Hz. Hatice ile tanıştığı günden, onun Medine’ye hicretini ise Hatice’nin Mekke’den ayrıldığı günden başlatır. Balzac’a göre ise Hz. Muhammed’in (sas) Kur’an-ı Hakim’den sonra en büyük mucizesi Hatice-i Kübra’dır.

Hz. Muhammed’den (sas) sonra Allah’a ilk secde eden ve teklif dahi edilmeden iman eden tek kişidir.

Hz. Muhammed (sas) el-Emin, (güvenilir), Hz. Hatice ise et Tahire (temiz) olarak bilinirdi. Hz. Hatice, kendisi ile çalışan Muhammed’in dürüstlüğünden etkilenmiş ve müstakbel eşinin erdemlerini öğrendikten sonra onunla evlenmeyi arzu etmişti.

Olgun, dul ve varlıklı bir kadının genç bir fakir tüccarı hayat arkadaşı olarak seçmesinde alışılmadık bir durum vardı. Bu dikkatli seçim; “Bir kadın, kocasına yalnız dünyevi hayata mahsus bir hayat arkadaşı değil, belli ki ebedi hayatta dahi bir refika-i hayat” olmasındandı.

Yaş ve maddi durumlarındaki belirgin farklılığa rağmen, ikisi Mekke’de eşi benzeri olmayan uyumlu bir çift oldular. Evlilikleri sıradan bir ilişkinin ötesine geçti. Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) ile Hz. Hatice (Allah ondan razı olsun) arasındaki ilişki, kalplerin ve ruhların gerçek bir buluşmasıydı.

Hz. Muhammed (sas), yoksulların ve muhtaçların durumunu yakından bildiği için onlara karşı duyduğu şefkatle tanınıyordu. Hz. Hatice ise sadece şefkatli değil, aynı zamanda varlıklıydı. Ticareti, ihtiyatlı yönetimi ve Hz. Peygamber’in (sas) tüm girişimlerinde ona eşlik eden bereketi sayesinde gelişti.

Saadetli haneleri, Hz. Hatice’nin önceki evliliklerinden olan çocukları ve kendi çocuklarını da kapsayacak şekilde yavaş yavaş büyüse de, çevrelerinde ihtiyaç sahibi olanları asla unutmadılar. Dulları ve yetimleri gizlice doyurup giydirdiler; yoksullar ve muhtaçlar her zaman kapılarında teselli buldular. Kısa süre sonra Hz. Hatice’nin evi sadece Hz. Muhammed’in (sas) ikametgahı değil, aynı zamanda ihtiyaç sahibi hiç kimsenin kaderine terk edilmediği bir yuvaydı.

Hz. Hatice, Peygamberimiz Muhammed’e (sas) altı çocuk doğurdu. En büyüğü Kasım, en küçüğü ise Abdullah’tı. Ayrıca Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma adında kızları vardı.

Ancak dünya gaye edilesi bir yer değildi. Dört kızları Hz. Hatice ve Hz. Muhammed (sas) için her zaman bir sevinç kaynağı olsa da, hayatın en yıkıcı üzüntülerinden birini yaşadılar. Oğulları Kasım’ı iki yaşında, Abdullah’ı ise üç aylıkken kaybettiler. Hz. Hatice onların çocukluk yaramazlıklarına hiç şahit olmadı. Onları doğurdu ve emzirdi. Sonra da toprağa gömdü.

Bediüzzaman’a göre insan gömülesi bir varlık değil, ekilesi bir varlıktı. Tıpkı bir erzağın ambara konulması, bir tohumun ekilmesi gibi. Evin renkli ve küçük iki çiçeği Abdullah ve Kasım Cennetü’l Mualla’ya ekildiler.

Hazreti Hatice ilk kelimelerini hiç duymadı. Sadece çok çabuk hafızalardan silinen kahkahalarının sesini duydu. Babalarının özelliklerini minik yüzlerinde gören Hz. Hatice, onları asla büyümüş, sevgili kocası kadar güçlü, yakışıklı ve güvenilir erkekler olarak göremeyeceği için kim bilir ne kadar hüzünlendi? Çocuklarını çok seven genç bir baba olan Hz. Muhammed (sas) için, her birinin ölümü telafisi mümkün olmayan bir kayıptı.

Yine de her geçen yıl ve zorlukla birlikte Hz. Hatice’nin güzelliği (hem sureten hem de sireten) daha da çiçek açtı. Bir annenin yaşayabileceği en büyük kayıplara katlanma biçimindeki metanet ve vakarı gören Hz. Muhammed’in (sas), ona olan sevgisi daha da derinleşti. Yaşadığı keder, onda Allah’a (cc) derin bir güveni, olağanüstü bir iman saflığını ve en zorlu imtihanlar karşısında sarsılmaz bir dayanıklılığı ortaya çıkardı.

Karı koca, anne baba, tek Allah’a (cc) inanan gerçek müminler olan Hz. Muhammed (sas) ve Hz. Hatice, birbirlerini teselli ettiler. Ve elbette ikisi de gerçek ferahlığın Allah’tan geldiğini biliyorlardı.

Bu bağlamda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin Hazreti Hatice ile olan ilişkisinin insanlara bir aşk ideali sunduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman aşkı sadece romantizm veya duygusal bir bağ olarak anlama eğilimindeyiz. Ancak Hz. Muhammed (sas) ve Hz. Hatice’nin hikayesi, aşkın basit bir duygudan daha fazlası olduğunu gösterir. Aşk, iki insanın birbirine bakmasıyla ilgisi olmadığını, birbirlerinin varlığını, gayelerini veya yönlerini paylaşmakla ilgili olduğunu hatırlatır. Zira “aşk birbirinin gözlerine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakabilmektir.” 

Hz. Peygamber’in (sas) Hatice validemiz ile uyumlu evliliği 24 yıl 6 ay sürdü. Bu süre boyunca Hz. Peygamber (sas) ilk eşine sadık kaldı. Bu, o dönemde kontrolsüz çok eşliliğin normal olduğu Arap toplumunda istisnai bir durumdu. Hz. Hatice hicretten üç yıl ve Ebu Talib’in ölümünden üç gün önce vefat etti.

Hz. Peygamber (sas) Hatice’nin vefatından sonra yeniden evlendi. Hicretin sekizinci yılında, Hz. Peygamber (sas) Mekke’ye girdi. Gece çöktüğünde, sahabelerinden hiçbirinin evinde kalmadı. Bunun yerine, kalbinin ilk fethini kuran sevgili eşinin kabrinin yanına çadırını kurdu ve orada sabahladı. Sanki “Ya Hatice! Asla kendini yalnız hissetme. Benim kalbim de seninkiyle birlikte atıyor!” der gibiydi.

Yıllar sonra, yeni eşlerinden güzel Aişe, Peygamberimize sordu: “Şimdi kim daha iyidir? Ben mi yoksa Hatice mi? O duldu, yaşlıydı ve tüm güzelliğini kaybetmişti. Beni ondan daha mı çok seviyorsun?”

Buna karşılık Hz. Peygamber (sas) hemen şöyle cevap verdi: “Hayır! Allah’a yemin ederim ki hayır! Başka kimse inanmak istemezken o bana inandı. Bu dünyadaki tek dostum oydu!”

Bu bir aşktan öte, birlikte aynı yöne bakabilmekle örülmüş bir hayat arkadaşlığın hikayesi. Ölümün birlikteliği bitiremediği daha derin bir gerçeklikle ilgili. Ölümsüzlüğün, inancın ve ruhun kalıcı yaşamının sessiz bir tanıklığı. Ve  aşkın geride bıraktığı görünmez iplikle alakalı. Yani vefayla.

Ne diyordu Fethullah Gülen Hocaefendi: “Vefa, bizim yamaçların gülü, çiçeğidir.”

 

4 YORUMLAR

  1. Aşkın aslını bilmeliki insan sahtesini anlayabilsin. Tanımlama yanlış yapılınca sonuçta yanlış oluyor. Aşk zannedilip yola çıkılan şey nefret meyvesini veriyor.

  2. “aşki birlikte aynı yöne bakabilmekle” olacagini dusumekten öte, bedensel ve maddi uyumda aradık.

    çok güzel bir yazı, çok istifade ettim.

  3. Kaleminize sağlık.

    Aşkın mayası belki de dostlukta yatıyor. Ne kutlu bir kalb ki dostuna dünyada kavuşmuş ve ebedi hayat arkadaşı ile daha dünyada kavuşmuş olabilene.

    Selam ile ve yazılarınızın devamı temennisi ile…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin