Düyun-u Umumiye’den Varlık Fonu’na [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye bir süre önce bazı kamu şirketlerinin “Varlık Fonu”na devrilmesini yaşadı. Bu gelişme Türk ekonomisinde çok ciddi sıkıntılar yaşandığının açık bir göstergesi olarak yorumlandı. Milli Piyango ve şans oyunları ile başlayan uygulama; THY, Ziraat Bankası, Borsa İstanbul ve Botaş’la devam etti. Hatta Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun 3 milyar lirası üç ay süreliğine Varlık Fonu’nun yönetimine verildi.

Başta Mahfi Eğilmez olmak üzere konunun uzmanları Varlık Fonu ile ilgili endişelerini dile getirdiler. Eleştirilerin odağında bu uygulamanın Hazine’ye paralel bir yapı oluşturduğu vardı. Hatta Osmanlı’dan Cumhuriyete yaklaşık elli yıla damgasını vuran, “devlet içinde devlet” olarak görülen Düyun-u Umumiye’ye benzediği ve benzer problemler üreteceği ileri sürüldü.

BORÇLARIN GETİRDİĞİ FELÂKET

Osmanlı Devleti’nde alacaklı şirketlerin alacaklarını tahsil etmek amacıyla kurulan “Düyun-u Umumiye İdaresi”, dış borçların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Osmanlı Devleti bütçe açıkları ve dış ticaret bilançosunun devamlı açık vermesi, iç borçların savaş masraflarına gitmesi, israfın artması gibi nedenlerle dış borç almak zorunda kaldı. Hazine, 1850-1851 mali yılında maaşları bile ödeyemeyecek duruma düştü. Daha önce “Gâvurdan borç alınmaz” anlayışı ile sıcak bakılmasa da Kırım Savaşı’nın etkisiyle 1854’de “Mısır’ın 60.000 kese altın cizye vergisi” karşılık gösterilerek ilk defa dış borç alındı.

Osmanlı Devleti bundan sonra dış borçlanmayı bir alışkanlığa dönüştürdü ve 1914’e kadar 41 defa borç aldı. Borçlanmalar piyasa şartlarının üzerinde faiz oranıyla gerçekleştiği gibi her borçlanmada devletin bir gelir kalemi karşılık olarak gösterildi. Alınan paranın yüzde 45’i eski borçlara gitti. Ancak yüzde 20’si gerçek ihtiyaçlarda kullanılabildi.

LÜKS SARAYLARIN PARA KAYNAĞI

Alınan borçlarla daha çok saray, konak ve köşk inşası gibi lüks harcamalar yapıldı. Örneğin “itibardan tasarruf olmadığı” yaklaşımıyla 1842-1856 yıllarında inşa edilen Dolmabahçe Sarayı’na 2 milyon 800 bin İngiliz Lirası harcanarak “Hasta Adam’ın dimdik ayakta olduğu” mesajı verilmeye çalışıldı. Bu dönemde saray masrafları ve lüks tüketim, borçların daha da artmasına neden oldu. Aynı yıllarda şehzadelerden biri için ısmarlanan altın kakmalı sofra takımı ve saltanat arabası Fransa İmparatoru III. Napolyon’un bile dikkatini çekmişti.

1875 yılına gelindiğinde Osmanlı maliyesi iyice zor duruma düşerek iflas aşamasına geldi. Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemeyecek hale gelmesi üzerine Rus yanlısı olduğundan kendisine “Nedimof” denilen Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, 1875 yılında Ramazan Kararnamesi’ni çıkardı. Buna göre borçların faiz ve anaparasının beş yıl süreyle sadece yarısının ödeneceği, diğer kısmın silineceği ilan edildi. Bu durum Osmanlı mali yönetimine güven ve itimadı tamamen yok etti.

Osmanlı Devleti’nin mali iflası, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere alacaklı devletlerin büyük tepkisiyle karşılandı. Avrupa gazetelerinde “Türkler bizi dolandırdı, altınlarımızı safahatta harcadılar” tarzında haberler yer aldı. 1876 Nisan’ında ise “moratoryum” kararı alınarak devletin mali iflası kesinleşti. Karar yurt içinde de Galata bankerleri ve Osmanlı Bankası’nın tepkisine yol açtı.

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı Osmanlı Devleti’ni ekonomik yönden daha büyük sıkıntılara düşürdü. Mağlubiyet üzerine Rusya’ya tazminat ödeme yükümlülüğü getirildi. Bu dönemde alacaklıların ortak bir komisyon vasıtasıyla tahsilâtın yapılmasını teklif etmeleri üzerine Osmanlı Devleti bir komisyon kurulmasını kabul etti. Kurulan Rüsum-u Sitte idaresine pul vergisi, alkollü içkiler vergisi, tütün geliri, bazı yerlerin ipek kozası öşürleri, İstanbul ve çevresinin balık avı gelirleri ve tuz tekeli vergisi Galata Bankerlerine olan iç borçların ödenmesi için tahsis edildi. Ancak İngiltere, Fransa ve diğer alacaklıların buna itirazı üzerine Osmanlı Devleti dış borçların ödenebilmesi için görüşmeyi teklif etti. Bu sırada dış borçlar anapara ve faiz dâhil olmak üzere 252 milyon Osmanlı altın lirası gibi uzun vadede bile ödenmesi mümkün olmayan bir meblağa ulaşmıştı.

Osmanlı Devleti ile alacaklılar arasında yapılan görüşmeler, 20 Aralık 1881 tarihinde Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Hükümet bu kararları 1882 yılı başında “Muharrem Kararnamesi” ile uygulamaya koydu. Borçlarda yüzde 54 oranında indirim yapılarak ödenecek miktar 141 milyon olarak kabul edildi. Merkezi İstanbul olan, beşi alacaklı yabancı temsilcilerden, bir kişi Galata bankerlerinden ve bir kişi de Osmanlı temsilcisi olmak üzere yedi kişilik bir idare meclisi oluşturuldu.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Düyun-u Umumiye, kendi teşkilatı ile vergileri toplayıp kendi masrafları ve devlet payından sonra kalan miktarı, borçların anaparası ve faiz taksitlerine ayıracaktı. Çalışanları devlet memuru olarak kabul edilecekti. Asıl amaç maliyesini yönetemeyen ve borçlarını ödeyemeyen Osmanlı Devleti’nin gelirlerini toplayıp borçların düzenli olarak ödenmesini sağlamaktı. Bu yönüyle Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını zedeleyecek şekilde uluslararası mali denetim ortaya çıkıyordu. Merkez olarak kendisi için yaptırılan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasını kullanmaktaydı.

Düyun-u Umumiye’ye yukarıda söz ettiğimiz altı gelir dışında yeni kalemler de gelir olarak bırakıldı. Düyun-u Umumiye’nin ilk yıldaki geliri, devletin toplam gelirlerinin yüzde 17’sini teşkil ederken 1911-1912’de yüzde 27’sine ulaştı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin ülke ekonomisinin dörtte birinin kontrolünü kaybettiğini göstermektedir.

Düyun-u Umumiye borç ödemelerinin düzene konması yönüyle Osmanlı Devleti’nin itibarına olumlu bir katkı sağladı. Gelirler daha iyi bir şekilde yönetildi ve yapılan demiryolları vasıtasıyla tarım ürünlerinin pazarlara ulaşımı sağlandı. Kalifiye memur yetiştirme yönüyle de örnek oldu.

Diğer taraftan“devlet içinde devlet” olarak ülkeyi “yarı pazar” haline getirdi ve devletin bütçeyi bağımsız bir şekilde kullanmasını engelledi. Birimleriyle Avrupalı devletlerin her türlü bilgiye ulaşmalarına imkân sağlayarak istihbarat zaafına yol açtı ve Batılı devletlerin “ileri karakolu” gibi hareket etti. Kurum, “ikinci bir Maliye Bakanlığı” haline geldi. Memur sayısı sürekli artarak Osmanlı maliyesinden fazla bir sayıya ulaştı.

Düyun-u Umumiye, II. Abdülhamit’in parlamentoyu feshetmesi nedeniyle Meclis tarafından denetlenemediğinden idari ve mali yönden özerk bir kurum olarak varlığını sürdürdü. Dış borç alma ise bundan sonra da sürdü. 1914’e kadar on sekiz defa borç alındı. Ne yazık ki borç sarmalı aynen devam etti. Alınan para bazen sadece önceki borçların karşılığı olarak ödendi.

Lozan Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden kalan borçlar Osmanlı’dan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye, 1928 Antlaşması’na göre kendine düşen miktarın 1912 öncesinin yüzde 62’sini, sonraki kısmın da yüzde 76’sını doksan dokuz yıllık bir sürede ödemeyi taahhüt etti. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ile ödemelerde sıkıntılar çıkınca yeni bir ödeme planı yapıldı. Türkiye 2. Dünya Savaşı ile krizler yaşansa da borçların tamamını 1954 yılına kadar ödemeyi başardı. Böylece 1854’de başlayan yüz yıllık dış borçlanma süreci sona erdi.

Bugün Türkiye’nin Düyun-u Umumiye’den alacağı en önemli ders, dış borçlanmanın dikkatli bir şekilde yapılması ve alınan borçların yerli yerinde kullanılmasıdır. Yine borcu borçla kapatma uygulamasına girilmemeli, Hazine garantisi ödemeli otoyol ve köprülerle giderler şişirilmemeli ve “devlet içinde gerçek bir paralel devlet” olan “Varlık Fonu” gibi Sayıştay denetimi dışında kalan kurumlar oluşturulmamalıdır. Özellikle Düyun-u Umumiye örneğinde gördüğümüz türden bütçenin bir kısmını kontrol ettiği halde sorumluluğu bulunmayan kurumların keyfi uygulamalarla faydadan çok zarar getireceği aşikârdır. Hele bu tür kurumların başında ehliyetsiz kişiler olduğunda faturası çok daha ağır olacaktır.

 

Kaynaklar: B. Özdemir, Osmanlı Devleti Dış Borçları, Ankara, 2009; C. Küçük, T. Ertüzün, “Düyun-u Umumiye”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 10;  M. Çandır, Osmanlı Devleti’nin Dış Borçları, Trakya Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi (2010).

1 YORUM

  1. Osmanli nin bahsedilen donemlerine o donemde bu bakis acisiyla bakip cozum uretmek veya Osmanli nin gelecegini gorebilmek belki kolay degildi. Ancak Osmanli nin yasadiklarini simdi butunuyle gorup Turkiye nin gelecegini tahmin etmek hic de zor olmasa gerek.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin