Dupduru bir hayatın siyâhî şahidi 

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Genel kabule göre Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) mü’min olarak görmüş, sohbetinde bulunup insibağ yaşamış ortalama 100 bin “sahâbe” var. Hatta bu rakamı, 120 bine kadar çıkaranlar da söz konusu. 

Ne yazık ki bunlardan sadece on bini hakkında bilgimiz var. Üstelik çoğu hakkındaki bilgi çok kısıtlı; bir iki cümleden ibaret!

Özetle bu, var olanın maksimum yüzde 10’u demek. Diğer bir ifadeyle, sahâbenin yüzde 90’ı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz! Allah’ın davasını omuzlarında taşımış, insanlar tarafından görünme yerine Hakk’ın murakabesine odaklanmış ve ücretlerini de öbür âleme bırakıp birer meçhul olarak gitmişler!

Şüphesiz bunlar arasında siyâhî olanlar da var. Üstelik o günkü toplumun siyâhîye bakışı da problemli. 

Teni beyaz olanın yüzde doksanı meçhul olarak kalırken sayısı sınırlı olmasına ve çoğu insanın da onları görmezden gelmesine rağmen Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) etrafında, sahâbe olarak bir hayli siyâhînin oluşu oldukça dikkat çekici. 

Bereke Bint-i Sa’lebe de onlardan birisi. 

Kimdir Bereke?

O günün telakkilerine göre, Habeşistan menşeli bir köle.

Çile ve mihnet günlerinde kader, onu Mekke’ye getirmiş ve Abdulmuttalib ile tanıştırmış. Abdulmuttalib de onu, Âmine ile evlendiği gün, düğün hediyesi olarak oğlu Abdullah’ın hizmetine tahsis etmiş. 

Ne var ki Hazreti Abdullah’ın ömrü uzun sürmedi ve ticaret için çıktığı yolculuk, Yesrib’de son buldu. 

Bundan böyle Bereke, hanımefendisi Âmine’nin emrinde bir hizmetçi idi. 

Bu sırada Hazreti Âmine’nin yükü ağırlaşmış, Bereke’nin işi de zorlaşmıştı. 

Gün geldi kader, insanlığın beklediği Kutlu Doğum’a tanıklık yaptırdı, Bereke’ye. Sühûletle gerçekleşen bir doğumdu yaşanan ve başından beri beklenip muştusu verilen “Muhammed”, doğum sonrası siyâhî Bereke’nin kucağındaydı. 

Canı gibi seviyordu O’nu; öpüp kokluyor, gülen gözlerinde, âdeta güleceği günleri okuyordu!

Bu sevinç çok sürmedi; zira, çoğu çocuk gibi süt anneye verilmişti Muhammed ve bu ayrılık, hemen hemen beş yıl sürdü. 

Biricik oğlunun yokluğunda Âmine’ye yârenlik yapıyordu Bereke. 

Nihayet bu ayrılığın da bir sonu vardı ve beş yıllığına Benî Sa’d yurdunu bereketlendiren Muhammed, baba ocağına, ana kucağına dönmüştü. 

Bir yıl sonra oğlu Muhammed ile Bereke’yi de yanına alan Âmine, Yesrib’e gitti; hem akrabalarını hem de altı yıl önce yitirdiği eşinin kabrini ziyaret edecekti. 

Ettiler de. 

Ancak dönüş yolunda onları, başka bir sürpriz bekliyordu. Ebvâ’da bir alem olarak kaldı anne Âmine ve babasının mezarını ziyaretten dönen Muhammed’in dünyası, bir de anne yokluğuyla tanıştı o gün.

Yanında sadece Habeşli köle Bereke vardı. 

Yetim ve öksüz kalan Emanet’i aldı ve Mekke’ye, Abdulmuttalib’in yanına döndüler. 

Bütün dayanaklarını alıyordu Allah (celle celâlühû); babasının ardından anne mahrumiyeti yaşayan Muhammedü’l-Emîn, şimdi de dedesi Abdulmuttalib’in vefatıyla iki büklümdü.  

Teselli yine, gözyaşlarına eşlik eden Bereke’ye kalmıştı. 

Bundan sonraki 17 yıl, baba emanetine gözü gibi bakan Ebû Tâlib’in yanında geçecekti. 

Tabii olarak, dadılık yaptığı Muhammed neredeyse, Bereke de oradaydı. 

Gün geldi Muhammedü’l-Emîn onu hürriyetine kavuşturdu ve Ubeyd İbn-i Zeyd ile evlendirdi. Bu evliliğin semeresi, “Eymen” idi ve o günden sonra Bereke, “Ümmü Eymen” olarak anılacaktı. 

Onun kaderi de benziyordu; kocası Ubeyd vefat edince, oğlu Eymen ile birlikte yeniden Muhammedü’l-Emîn’in huzur dolu hânesine döndü. 

Hira’daki vuslatın ardından İslâm’a koşan ilkler arasında Ümmü Eymen ile oğlu Eymen de vardı. Hatta, Mekkelilerin anlamsız baskı ve işkencelerinden onlar da nasibini almış, ancak şartlar ne olursa olsun Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) yalnız bırakmamışlardı.    

Risâletin dördüncü yılıydı. Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Cennet ehlinden birisiyle evlenmek isteyen, Ümmü Eymen ile evlensin!” buyurdu; belli ki yeri geldiğinde “Anacığım” zaman zaman da “Annemden sonra annem” dediği siyah tenli Ümmü Eymen’i yeniden evlendirmek istiyordu.   

Dünya hayatını yaşarken Cennet müjdesi alan bu kadınla o gün Zeyd İbn-i Hârise (radıyallahu anh) evlendi. 

Bir yıl sonra bu evlilik de semere verdi; Üsâme dünyaya gelmişti.

O da hor ve hakir görülenlerden birisiydi; annesiyle birlikte ziyarete gittikleri dayı köyünde baskın yemiş ve köle pazarına götürülerek hayatı karartılmıştı. Ancak onun yoluna da kader su serpmiş, Bereke gibi onu da Mekke’ye getirerek bu sıcak ocağın ferdi haline getirmişti. 

Seviyor ve seviliyordu!

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ailesiyle birlikte Mekke’de kalan Ümmü Eymen, birkaç ay sonra onlarla birlikte Medîne’ye hicret etti. Bu hicrette yanında, oğulları Eymen ile Üsâme de vardı. 

Farklı bir mekânda ikamet etseler de Hâne-i Saâdet’ten hiç ayrılmayan bir hayatları vardı. Ümmü Gülsüm’ün (radıyallahu anhâ) evlilik hazırlığını Ümmü Eymen gerçekleştirmiş, Hazreti Fâtıma’nın çeyizini de kendi elleriyle o hazırlamıştı. Ruhunun ufkuna yürüdüğünde Hazreti Zeyneb’i yıkayıp kefenleyen de yine o idi. 

İbrâhîm’in doğumunda Hazreti Mâriye’nin yanında olmuş, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), sürûr yaşatan yeni bir müjde uçurmuştu. 

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Saâdet Hânesi’nin her türlü hizmetine koşturan bu çilekeş kadına zaman zaman latife yapar, kendisini işaret ederek, “Bana bu, ailemden arta kalandır!” derdi.   

Ümmü Süleym’in hediye ettiği hurma ağaçlarını Ümmü Eymen’e tahsis etmişti, Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem). 

Hasta haldeyken getirilen bir kız çocuğu vefat edince Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem) üzülmüş ve ağlamıştı. Bunu gören Ümmü Eymen de ağlamaya başladı. “Ey Ümmü Eymen! Allah Resûlü’nün yanında niçin ağlıyorsun?” diye sebebini sordu Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem); “Allah Resûlü ağlarken ben niye ağlamayayım?” mukabelesinde bulundu. Bunun üzerine Sultan-ı Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ben ağlamıyorum; gördüğün, merhamettir! Mü’min, daima hayır üzeredir; vücudundan ruhu çıkarılırken bile Allah’a hamd eder!” buyurdu. 

Gıfâr kabilesinden bir grup, müslüman olma niyetiyle hey’et halinde Medîne’ye gelmişti. Akşam namazından sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Herkes, yanında oturanın elinden tutsun ve yemeğe götürsün!” buyurdular. 

Öyle de oldu; her bir sahâbî, bir Gıfarlının elinden tuttu ve evine götürdü. Geriye, Cehcâh adında birisi kalmıştı. Onu da Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) misafir etti. 

Misafirine ikram adına mübarek elleriyle bir keçi sağdı ve adama ikram etti. Ancak Cehcâh, doymamıştı. Sonra ikinci bir keçi, ardından üçüncü, derken altı keçinin sütünü içmişti Cehcâh. Hatta bu arada bir tencere yemek getirilmiş ve Cehcâh onu da yemişti. Elinde-avucunda ne varsa ikram eden Allah Resûlü’ne ne içecek ne de yiyecek kalmıştı! Duruma şahit olan Ümmü Eymen fazla dayanamadı ve “Resûlullah’ı aç bırakanı Allah da aç bıraksın!” deyiverdi. Rahmet Peygamberi, “Öyle deme ey Ümmü Eymen!” buyurdu. “Sus. O, rızkını yedi; bizim rızkımız ise Allah’a aittir!”   

İkinci gün Cehcâh, yine Hâne-i Saâdet’teydi. Bir farkla ki o gün Müslüman olmuştu. Ümmü Eymen, önüne geleni silip süpüren bu adamı yakın takibine almış, olacakları merakla bekliyordu. 

O da şaşırmıştı; dün bir türlü doymak bilmeyen Cehcâh, bir keçinin sütüyle doymuş ve sofradan kalkmıştı. Şaşkınlığını gizleyemedi ve Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bu, dünkü misafirimiz değil mi?” diye sordu. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bugün o mü’mindir; tek mide ile yedi. Dün ise yedi mide ile yemişti. Zira kafir, yedi mideye, mü’min ise bir mideye çalışır!” buyurdu. 

Uhud ve Hayber gibi dönüm noktalarında da bulunan Ümmü Eymen, belli başlı hanım sahâbîlerle cephelerde de bulunmuş, yaraların tedavisi ile su ve gıda gibi ihtiyaçların karşılanmasında önemli roller almıştır. Hatta, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü şayiasının yayıldığı demlerde ne yapacağını bilemeyerek Medîne’nin yolunu tutanları görünce üzerlerine toprak atmış ve “Allah Resûlü’nden mi kaçıyorsunuz? Verin o kılıçları! Ben, kadınlarla gidip O’nu korumak için çarpışırım! Siz, alın şişleri ve gidip örgü örün!” diye haykırmış, insanların yeniden toparlanmasında büyük katkıları olmuştur. 

Zeyd İbn-i Hârise’nin Mûte’den kanatlanması üzerine Habîb-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yanına aldığı bir gurup ashâbıyla Ümmü Eymen’i ziyarete gelmiş ve bu ziyarette onu göstererek, “Ehl-i Beyt’imden geriye bir bu kaldı!” buyurmuştur. 

Oğullarıyla birlikte katıldığı Huneyn’deki çözülmede dik duran ve çözülmenin önüne geçmek için canını dişine takan seksen kişiden birisi de Ümmü Eymen idi. Kocasını Mûte’ye emanet eden Ümmü Eymen, o gün oğlu Eymen’i de Huneyn’de bırakıp dönmüştü!

Dupduru insanın doğumuna şahit olan Ümmü Eymen (radıyallahu anhâ), Allah Resûlü’nün vuslatının da şâhidiydi; “Aman namaz, aman namaza dikkat edin! Ve elinizin altındaki köleler konusunda aman dikkatli olun!” tavsiyelerini duymuş ve “yüce dostluğa” gidişin de şahidi olmuştu. 

Dünyası kararmıştı; gözyaşları içinde mersiyeler okuyor ve etrafındakilerin hissiyatına da tercüman oluyordu.   

Kader onu, dupduru bir hayatın siyâhî bir şahidi yapmıştı. Eskiyi bilen birisi olarak yeninin kıymetini biliyor, dün ile günü kıyas ederek gelinen noktanın herkes tarafından bilinmesini istiyordu. 

“Gel, Allah Resûlü’nün yaptığı gibi biz de Ümmü Eymen’i ziyaret edelim!” diyen Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), Hazreti Ömer’i de (radıyallahu anh) yanına alarak ziyaretine gelmişti. Bir anda karşısında, Resûlullah’ın iki vezirini gören Ümmü Eymen ağlamaya başladı. “Kendini helak edercesine böyle niçin ağlıyorsun?” diye sordular ve “Şüphesiz ki Resûlullah’ın, Allah katında bulacakları O’nun için daha hayırlıdır!” dediler. Bunun üzerine birden ağlamayı bıraktı ve iki dev insanı da ağlatan şu tarihi sözü söyledi:

“Ben de biliyorum ki Allah katında olanlar, Resûlullah için elbette daha hayırlıdır! Ben, O’nun vefatına ağlamıyorum; beni ağlatan, semadan gelen vahyin kesilmiş olmasıdır!”

Hazreti Ömer’e kurulan sûikasti duyunca, “İşte bugün İslâm zayıfladı!” tepkisini veren Ümmü Eymen, Halife’nin vefatından 20 gün sonra ve Hazreti Osmân’ın hilafetinin ilk günlerinde ruhunun ufkuna yürüdü. 

Şimdi, insanların ten rengine takılanlar için bir kez daha tekrarlayalım:

Bir dönüşümün tanıklığında en kilit rollerden birisini Allah (celle celâlühû), daha niceleri yanında Habeşistan menşeli siyâhî bir kadına lütfetmiştir!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin