Zaman beni yaşıyor. Gölgeden daha sessiz, yüksekten arzulayan kalabalığın içinden geçiyorum. Onlar vazgeçilmez, yarının layık görülenleridir. Benim adım herhangi biri. Yavaş yürüyorum, o kadar uzaktan gelmiş gibi ki, varmayı beklemiyor. Borges
İLHAN YILDIRIM | YORUM
Aralık ayı geldi ve yıl sona ermek üzere. Daha ne olduğunu anlamadan bir yıl daha geçti. Çocukluğumuzun uzun ve keyifli yazları nereye gitti? Orta yaştan yaşlılığa geçerken, özellikle de 50’li yaşlarda ve sonrasında zamanın ne kadar çabuk geçtiğini sık sık duyardık. Sonuçta biyolojik olarak insanlar ergenlikten yaşlılığa geçişte zamanın hızla akıp geçtiğini hissederlerdi.
Ancak bugün yakından bakarsanız, aynı şeyi söyleyenler sadece 40’lı ve 30’lu yaşlardaki insanlar değil; 20’li yaşlardaki gençlerin ve 10 yaşındaki çocukların da bu fenomeni deneyimlediğini ve zamanın hızlı geçtiğinden yakındığını görebilirsiniz. Bu düşünülmesi ve dikkate alınması gereken bir şey.
İnsanlar genellikle zamanın uçup gittiğinden yakınsalar da, gerçekte zaman herkese adildir. Öyleyse neden “zaman uçuyor” hissine kapılırız? Kendimizi neden zaman baskısı altında hissederiz? Zamanımızda günlerin kısaldığını ve yılların hızlı geçtiğini düşünenler için Saint Exupéry’nin Küçük Prens’ini tekrar okumak değerli bir fırsat. Zamana karşı tutumumuzu değiştirebileceğini umuyorum.
Küçük Prens yolculuğu sırasında haftada 53 dakika su içmeyi bırakarak susuzluğu gideren haplar satan bir satıcıyla karşılaşır. Ve ortaya koyduğu sorular bugün de güncelliğini korumaya devam eder.
Susuzluk giderici haplar satan bir adama “Neden bu hapı satıyorsun?” diye sordu Küçük Prens. “Zamanın boş yere harcanmasını önlemek için. Uzmanların hesabına göre bu haplar alınınca haftada elli üç dakika kazanılıyor.”
“Peki, bu elli üç dakikada ne yapacağız?”
Zaman kazandıran yeni teknolojiler, günlük hayatımızı dolduran ve birçok insanın varoluşunu niteliksel olarak değiştiren zamansal kısa yollar hakkındaki söylemleri düşündüğümüzde, oldukça güncel bir konu. Sosyal medyadaki zaman tuzağı yani bitmek bilmeyen kaydırma ve sürekli bildirimler bizi içine çekiyor ve dakikaları saatlere dönüştürüyor. Bu sürekli meşguliyet, zaman algısının kaybına yol açabilirken, aşırı kullanım uyku eksikliğine ve algımızın daha da bozulmasına neden olabiliyor.

“Kâmus bir milletin hafızası yani kendisi.” deyimiyle büyüyen bizler yavaşça ve dikkatlice sözlükte bir kelimeyi nasıl arayacağımızı unuttuk mu, unutmadık mı? Artık hafızanın sabırlı çabasını gösterebiliyor muyuz? Her tarih, her randevu, her telefon numarası cep telefonuyla ezberleniyor. Dahası bir şehirde kaybolmuyor ve sabırla bir adresi sormak için yoldan geçen birini aramıyoruz. Çünkü GPS bizim için bunları gerçekleştiriyor. Her şey ‘anda’ dağılıyor ve geçmiş, hafıza bilgisini kaybetmemize neden olan makineler tarafından korunuyor. Ve tüm bunlar, asla kullanmayacağımız zamanı kazanmak için.
Yaşadığımız çağ teknolojinin anında iletişim kurmamızı sağladığı bir çağ. Ancak paradoksal olarak kendimizi giderek daha uzak hissediyoruz. Bu dünya hiper bağlantılı ama uzak bir dünya. Anlıklığa, kısa mesajlara, geçici etkileşimlere alışıyoruz ve bağlantının gerçek anlamının biriyle konuşma niceliğinde değil, ona ayırdığımız zamanın niteliğinde yattığını unutuyoruz.
Küçük Prens’te tilkinin iz sürmeden kademeli yaklaşarak giden adımlarını anlatan talimatları nefesimizi tutarak okuruz. Uzakta oturmak, göz ucuyla birbirinize bakmak, susmak ve hiçbir şey söylememek. Kelimelerin yanlış anlama kaynağı olduğunu hissetmek. Eşi benzeri görülmemiş bir incelik!
“Çok sabırlı olmalısın dedi tilki. Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamanın kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…”
Her şeyi aynı anda göstermeye veya sahip olmaya çalışmak yerine, yavaşlığın estetiğine, birbirimize hazırlanmak için zaman tanımaya ihtiyacımız var. Bir süre sonra yüz yüze oturabiliriz artık.

“Küçük Prens’in nereden geldiğini anlamam uzun zaman aldı.”
Benzer ifadeler başka yerlerde de görülür ve “azar azar“, “gün be gün” ve “yavaş yavaş” gibi ifadelerle anlamak için gereken zamanın uzunluğunu vurgular. Aceleci soruların ve ilişkilerin başarısız olmasının nedeni budur. Küçük Prens soruları cevaplamayı reddetmekle kalmaz, aynı zamanda hiçbir açıklama da sunmaz. Anlamak, anlamaya çalışan kişinin yalnızca zaman değil, aynı zamanda çaba da göstermesini gerektirir.
“General olmak istemeyen bir aşçı iyi bir terzi değildir!” sözü en güzel yalan haline geldi ve bizi her gün kendimizi doğrulamak için sayısız yöne koşmaya teşvik ediyor. Küçük Prens’te demiryolu makasçının hikâyesinde olduğu gibi.. Bu bölüm hayattaki amaçlarını unutmuş modern insanlara yönelik bir eleştiri bağlamında anlaşılabilir. Yanımızdan geçen hızlı trenin gürleyen gürültüsü, modern medeniyetin bir yansımasıdır. Neyin peşinden koştuklarını bile bilmeyen ve “bulundukları yerden memnun olmayan” yolcular, manevi değerlerden yoksun, sığ bir insan portresi çizerler.
Bilginin bir ‘tık’ uzağımızda olduğu, ancak derin anlayışın giderek kaybolduğu bir dünyada, Küçük Prens bize bilgiyi iç gözlemle dengelemenin önemini hatırlatır. Teknoloji ve ilerleme değerli araçlardır, ancak bunlara insani değerler eşlik etmezse özümüzü kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırız.
Küçük Prens’i tekrar okumak, en önemli şeyin her zaman gözle görülebilir olmadığını hatırlatan gerekli bir antrenmandır. Bizi ilişkilerimize değer vermeye, sevdiklerimize zaman ayırmaya ve modern dünyanın gürültüsünün ötesinde, bizi tanımlayan şeyin insanlığımız olduğunu hatırlamaya davet eder. Bu bağlamda Küçük Prens daha fazla insanlık ve duyarlılık çağrısıdır.
“Keyfimce harcayacak 53 dakikam olsaydı ağır ağır bir çeşmeye doğru yürürdüm.” dedi Küçük Prens…

Ruh, zamana kaydı olmaması vechesiyle (ruhun evveli, ahiri, yaşı olmaması lazim gelir zira Yaratıcı’dan üfleniyorsa hep O’nunlaydı, Allahu alem) dakikalara tahammül edemeyenlerden kim bilir nasıl sıkılıyordur.
cok guzel bir gozlem, gercekci tesbitler kaleminize saglik, Yildirim bey.
Antoine de Saint‑Exupery nin dili insanı alıp götüren cinsten. Sadece küçük prens değil, hatta onu aşacak güzellikte kitapları var. 15 Temmuz sonrası bir köşeye çekilmişken, fark ettim bu yazarı. Türkçe çevirisi böyle ise orjinal tadı kimbilirdir. Ben wind, sandn and stars… terre des hommes i okumuştum. Bence Küçük prensten de güzel bir kitaptı bu. Bu yazarı herkese tavsiye ediyorum. Bir insanı alıp götüren, onu bir yere çeken, daldıran, kendini unutturan kitaplar türünden Exupery nin kitapları. Tavsiye ederim bende.
A great article has been written about the problem’s definition and the solution process. Kudos to the author!
“Biz de herkes gibi yaşadık.Biraz sevdik, biraz kaybettik.Sadece daha erken bitti.” Bu hikayeler binlerce yıldır yaşandı, yaşanıyor ve bitiyor. Sanırım yapacağımız hiçbir şey bizi farklı kılmayacak. O yüzden sadece yavaşlamanın getirdiği estetiği tatmak en güzel çözüm.
Su içer gibi okudum. Son cümleyle vuruldum. Çok teşekkür ederim.
Yapay zeka ile birlikte “an”ımızı tamamen kaybetmekten korkuyor insan.. her gün bir saat hızında geçmeye başladı