Din istismarının istismarı [Dini kim istismar ediyor? (5)]

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Daha önceki yazımızda da üzerinde durulduğu üzere Diyanet’in bütün bu iddia ve iftiralarıyla hizmet hareketini tadlil ve tekfir ettiğinde şüphe yoktur. Hatta Hizmet’e atfedilen suçlamalar, tadlil ve tekfirin çok daha ötesine geçmiştir. Zira yöneltilen suçlamalar, sadece sapkın dinî görüşlere sahip olmakla veya nifak ve küfürle sınırlı değildir. Bilakis bu suçlamalar, vatana ihanet etmekten terörist olmaya, devlete isyandan ajanlığa, ahlâksızlıktan fitneci olmaya kadar uzanmaktadır. Diyanetin söz konusu çalışmalarını okuyan bir insan zanneder ki, insanlık tarihinde Hizmet hareketi ölçüsünde bütün fenalık ve kötülükleri kendisinde toplayan ikinci bir topluluk gelmemiştir.

Peki, nasıl oluyor da bugüne kadar Hizmet’in birçok programına iştirak eden ve her mecliste onlardan övgü ile söz eden insanlar bir anda bir uçtan diğer uca savrulabiliyor? Nasıl oluyor da sürekli tadlil ve tekfirin dinî ve toplumsal zararlarından bahseden bir kurum, yüzbinlerce müntesibi bulunan bir hareketi sistematik olarak tadlil ve tekfir edebiliyor? Nasıl oluyor da yetişmiş en önemli elemanlarını siyaset ve bürokrasiye yönlendirmek yerine yurtdışına gönderen, en büyük kaynaklarını ülke içinde kullanmak yerine yurtdışı hizmetlerine aktaran bir Hareket’in yegane amacı Türkiye devletini ele geçirmek oluyor? Nasıl oluyor da bugüne kadar dürüstlükleri, güvenilirlikleri ve ahlâkî mazbutiyetleriyle öne çıkan Hizmet mensupları bir anda ikiyüzlü, yalancı ve ahlâksız olarak vasıflanıyorlar? Nasıl oluyor da vaazlarıyla, sohbetleriyle, kitaplarıyla Türkiye’de dinî şuurun uyanmasına ve kitlelerin yeniden İslâm’a yönelmesine sebep olan bir mütefekkir ve din âlimi yaptıklarının tam tersiyle suçlanabiliyor?

25 Mart 2013 tarihinde Hocaefendi için imzaladığı kitabında, “Ehl-i Hadisin naçiz bir talebesi olarak bir grup genç alimle birlikte, Rasul-i Ekrem’in nübüvvet mişkatından iktibas ile cem, tebvib ve tasnif ederek şerhettiğimiz ‘Hadislerle İslam – Hadislerin Hadislerle Yorumu’ eserini şahsım da dahil çağımız İslam nesillerinde büyük emekleri olan zat-ı alilerinin yüksek ıttılaına ve tenkidatına arz etmekten şerefyab olduğumu ifade eder, sıhhat, afiyet, uzun ömürler niyazıyla selam, hürmet ve muhabbetlerimi takdim ederim.” ifadelerine yer veren eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in, “Dini araçsallaştıran hiçbir grup, hizip, örgüt ya da oluşum “dinî cemaat” olarak adlandırılamaz. İslam’ı, hem sevk ve idare ettiği hareketin din dışı amaçlarını gizleyen bir sütre, hem de mensuplarını mutlak sadakatle bağlılığa sevk eden bir araç olarak kullanan hiçbir lider de “din âlimi” olamaz.” (Diyanet Aylık Dergisi, Eylül 2016, s. 5) şeklindeki ifadelerini nasıl izah edeceğiz?

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yayınlanmış ve toplamda milyonlarca baskı yapmış yetmişin üzerindeki yazılı eseri veya bandrollü olarak piyasada bulunan yüzlerce vaaz kaseti karşısında daha önce tek bir kelime dahi etmeyen ve hatta zaman zaman desteğini esirgemeyen Diyanet’in, bir anda dört koldan saldırıya geçmesini nasıl anlamalıyız? Veya yarım asrı aşkın bir süredir Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde açmış oldukları binlerce müessese ile eğitim ve diyalog faaliyetleri yürüten bir hareket hakkında şimdiye kadar hiçbir olumsuz tavır almayan, eleştiri yapmayan Diyanet camiası, niçin bir anda tam zıt kutba geçerek amansızca ve insafsızca saldırılara başladı? 

Diyaneti bu güne kadar takip ettiği çizgiyle, inandığı dinle ve temsil ettiğini iddia ettiği değerlerle tenakuza düşmesine sebep olan en temel faktör, dinin siyasete alet edilmesi ve din istismarıdır. Din istismarı sadece dindar görünmekle yapılmaz. Farklı grupların, mezheplerin veya cemaatlerin temsil ettikleri din anlayışının sapkın ilân edilmesi ve gayrimeşru addedilmesi de büyük bir din istismarıdır. Diyanet tarafından böyle bir din istismarının, Türkiye’deki en büyük dinî cemaatin “din istismarcısı” ilân edilerek yapılması ise ibretlik bir hadisedir. 

Diyanet, ister siyasi iradenin talep ve beklentilerini yerine getirmek, isterse kendisini dini yorumlama ve temsil etmede tek otorite haline getirmek için bunu yapmış olsun sonuç değişmez. Diyanetin, dini, ayet ve hadisleri, ulemayı kullanarak Müslüman bir cemaati tadlil ve tekfir etmesi, din istismarının en bariz örneklerinden biri olarak tarihteki yerini alacaktır. Hizmet hareketinin kamusal vicdandaki etki ve tesirini kırma adına sürekli onu din istismarıyla suçlamak ise, din istismarının istismarıdır. 

Diyanet, Hizmet gönüllülerini “din istismarcısı” gösterebilme adına onların yapmış oldukları bütün faaliyetlerin amacının güç devşirmek, şahıs ve grup çıkarlarını gerçekleştirmek olduğunu belirtiyor. Bu durumda Diyanet’e göre bugüne kadar açılan eğitim müesseselerinin, diyalog ve kültür merkezlerinin, yapılan dinî, sosyal ve kültürel faaliyetlerin hiçbirinin maksadı, insana, eğitime, barışa ve dine hizmet etme değildir. Hizmet insanları, yarım asra yakındır büyük fedakarlıklarla, çile ve gözyaşlarıyla ortaya koydukları hizmetlerle sadece kendi ideolojik ve politik amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Türkiye’nin en başarılı üniversitelerinden mezun olduktan sonra dünyanın en zor ülkelerine hicret eden adanmış gönüllerin motivasyon kaynakları da din ve Allah rızası değil; bilakis şahıs ve grup çıkarlarıdır.

Bütün bunlar öyle kasıtlı, garazlı ve suiniyete dayalı çıkarımlardır ki, bu mantıkla değil Türkiye’de dünyada mahkum edilemeyecek ve hatta irtidatla suçlanamayacak tek bir cemaat ve hareket yoktur. Diyanetin, bizzat kendi verdiği rakamlara göre mensupları bir milyonu bulan bir Hareketin bütün mensuplarını, menfur emellerini gerçekleştirme adına dini istismar etmekle suçlaması, ahirette altından kalkılması mümkün olmayan ağır bir günah ve büyük bir vebaldir. Sırf siyasilerin gönlünü hoş tutabilme, devletten daha büyük bütçeler koparabilme, hegemonya alanını genişletebilme veya haset ve kıskançlık gibi saiklerle yüzbinlerce insanın “din bezirganı” olarak isimlendirilmesinin aynı zamanda çok büyük bir kul hakkı olduğunda da şüphe yoktur.

Görmez-Erbaş dönemlerinde tamamıyla devletin resmi ideolojinin temsilcisi haline gelen Diyanetin, Hizmet hareketinin en masum faaliyetlerini dahi ihanete, teröre ve din istismarına bağlamada hiç zorluk çekmezken, AKP’nin cürm-ü meşhutları karşısında âdeta lal kesilmesi, samimiyetsizliğini ve tutarsızlığını gösterir. Zira maksadı İslâmî değerleri korumak olan bir dinî kurumun, öncelikle siyasetteki yozlaşmaya, siyasilerin sistematik hale getirdikleri yalanlarına, ayyuka çıkan rüşvet ve yolsuzluklara müdahale etmesi gerekmez mi? 

Adalet ve hukuku ayaklar altına alan bir iktidarı fetva ve görüşleriyle halk nazarında meşru göstermeye ve aklamaya çalışan kişilerin, siyasilerin günahlarına ortak olacaklarında şüphe yoktur. Dahası sırf dünyevî bir kısım beklentilerden veya korkulardan ötürü iktidarın dine aykırı bir kısım uygulamalarına ses çıkarmayan, bilakis yöneticilerin gönlünü hoş tutacak açıklamalar yapan, onları kızdırmama adına dikkatli adımlar atan veya onların sözlerinde hikmetler arayan din adamlarının, ahirette “az bir değer karşılığında Allah’ın ayetlerini satmış olmakla” hesaba çekilmelerinden korkulur.

Diyanet’in “din istismarı” suçlamasıyla Hizmet aleyhine yürüttüğü propagandanın zararı, sadece Hizmet hareketiyle sınırlı kalmayacak; bilakis uzun vadede bütün cemaat ve tarikat yapıları bundan zarar görecektir. Nitekim Diyanet’in “Dinî-Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dinî-Kültürel Oluşumlar ve Yeni Dinî Yönelişler” başlığıyla hazırladığı raporda Türkiye’deki pek çok şahsa ve gruba yönelttiği eleştiri ve suçlamalar da asıl niyetin çok daha farklı olduğunu göstermektedir. Daha da önemlisi Diyanet’in bugünkü tavrını ve duruşunu devam ettirmesi bizzat İslâm’a zarar verecektir. Zira bu tavrın çok önemli ahlakî, itikadî, ilmî, dinî ve içtimaî kırılmalara sebebiyet vereceğinde şüphe yoktur. 

Diyanetin bugünkü pozisyonu bir açıdan resmî İslam’ın sivil İslâm’la mücadelesidir. Diyanet, İslamcı romantik takıntılarına geri dönen AKP’nin, 2010’lardan sonra yavaş yavaş inşa ettiği yeni bir dindarlık modelinin sözcülüğüne soyunmuştur. Bu, hamasi, lümpen, dışlayıcı, ötekileştirici, ütopik, folklorik, milliyetçi ve siyasal İslâmcı bir dindarlıktır. Bu yeni dindarlık biçimi, bir taraftan hamasi söylemlerle halkın milliyetçilik duygularını kabartmış, diğer yandan da Osmanlı ve hilafet romantizmi üzerinden onları reel dünyanın gerçekliklerinden koparmıştır. Sürekli sunî düşmanlar üreterek veya var olan düşmanlıkları köpürterek Müslümanlara kin ve nefret hisleri pompalamıştır. 

Rüşvet ve yolsuzlukların devletin bütün kurumlarını sarması ve bunların din adamlarınca görmezden gelinmesi veya meşrulaştırılması, Müslümanlardaki helal-haram hassasiyetini aşındırmış ve onları ahlakî değerlere karşı duyarsızlaştırmıştır. Bu sebeple de gevşek bir dindarlık modeli gelişmeye başlamıştır. Cemaatlerin, hibe ve bağışlarla devlete bağımlı hale getirilmesi, sivil âlimlerin devlet memuru yapılması, sivil İslâm’ın alanını olabildiğince daraltmış ve Müslüman muhayyileye bir kere daha “kutsal devlet” imajını perçinlemiştir. 

İslamî grupların, Müslümanlardan haksızca gasp edilen mülklere mal bulmuş mağribi gibi saldırmaları, özellikle devlet imkânlarıyla mamur olan zengin kesim arasında israf, lüks ve şatafatın başını alıp gitmesi, gençler arasında agnostisizm, ateizm ve deizm gibi akımların giderek daha çok yayılması, namaz kılan veya oruç tutanların oranının gün be gün düşmesi, ahlaksızlıkların, madde bağımlılığının ve zararlı alışkanlıkların giderek gençleri esir alması, medyadan hiç eksik olmayan taciz ve tecavüz haberleri gibi olgular, AKP’nin yeni dindarlık anlayışının toplumsal tezahürleri ve yansımalarıdır.

İslâm tarihinde devletle bağımsız sivil ulema arasındaki gerilim ve çatışma hiçbir zaman eksik olmamıştır. Pek çok İslâm âlimi, bağımsız duruşlarından veya siyasi erke yönelttikleri eleştirilerden ötürü ağır bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Fakat öyle tahmin ediyoruz ki günümüzde AKP-Diyanet işbirliğiyle devam ettirilen Hizmet hareketini bitirme planı, mahiyeti ve derinliği açısından bunlarla kıyas edilemez. Çünkü devlet erkânının her zaman riayet ettikleri bir kısım dinî ve ahlakî prensipler olmuştur. Günümüzde ise bütün siyasî, ahlakî, dinî ve insanî sınırların kalktığını görüyoruz. AKP iktidarı, devletin devasa güç ve imkânlarını kullanarak ve aynı zamanda dinin gücünü de arkasına alarak tamamıyla yerli ve dinî olan bir harekete karşı soykırım uygulamaktadır.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılan o ki, AKP iktidarı ve Diyanet camiası, Hizmet hareketine yönelttikleri suçları bizzat kendileri işliyorlar. Daha açık bir ifadeyle onlar, dini siyasete alet etme, şahsi emelleri uğruna din istismarı yapma veya din ve toplum mühendisliği yoluyla arzu edilen sosyo-politik ortamı inşa etme suçunu Hizmet hareketine yamamaya ve yıkmaya çalışıyorlar. 

Gırtlağına kadar ahlaksızlığa, suça ve günaha batmış AKP iktidarının bundan sonra ıslah-ı hâl etmesi uzak bir ihtimal görünüyor. Fakat Diyanet, bir an önce toparlanıp girdiği bu çıkmaz sokaktan geriye dönmez, mihrap ve minberini siyasi bir partinin propaganda merkezi yapmaktan vazgeçmezse, telafisi çok zor olacak daha büyük toplumsal, ahlakî ve dinî krizlere sebep olacağında şüphe yoktur. 

1 YORUM

  1. Çok guzel bir yazı olmuş kaleminize sağlık.Sahsi fikrim ben de artık cennet ülkemin tabir-i caizse hacisina hocasına artık güvenmiyor ve allah bir peygamber bir lafindan başkasına itimat etmiyorum , kendi menfaatlerine kendileri çalıp kendileri oynuyorlar .Aklıma peygamber efendimizin ahir zaman da 70 bin sarıklının deccala tabi olacağı hadisi geliyor.Yuzlerinden adeta şer akıyor. Yazık

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin