TARIK TOROS | YORUM
Bir önceki yazımın son kısmında şöyle demiştim: “Özgür Özel’in Van mitinginde “Terörsüz Türkiye’ye evet” demesi, ilk bakışta masum bir temenni gibi algılanabilir. Oysa bu bir rejim kalıbı. Söylemin tarihî bagajı çok ağır. Bu söylemle, iktidarın “meşru olan biziz, gerisi potansiyel suçlu” propagandasına ortak oluyorsunuz. Daha vahimi, bu dili kullanarak muhalefetin sınırlarını “iktidarın çizdiği çerçevenin” içine sıkıştırıyorsunuz.”
***
Öncelikle şu üç konunun altını çizelim:
- “Terörsüz Türkiye” söylemi, şu ana kadar hiçbir hukuki ve anayasal güvenceyle desteklenmedi.
• Yarın bu dilin değişmesiyle -geriye dönük cezai riskler- yaşanmayacağının garantisi yok.
• Ekrem İmamoğlu’nun sosyal medya hesapları topluca kapatılırken, Abdullah Öcalan PKK kongresine nasıl katıldı, hangi imtiyazla?
***
Siyasetin dili rastgele seçilmez. “Terörsüz Türkiye” ifadesi, bir barış arzusu değil; iktidarın tanımladığı “makbul vatandaş” çerçevesine razı olunduğunu ima eder. Bu dil, geçmişte defalarca muhalif aktörlerin kriminalize edilmesinde araç olarak kullanıldı.
Hatırlatalım: ‘Kürt Açılımı’ (2009’da başladı) ve Çözüm Süreci döneminde (2012-2015) aynı iktidar, Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeleri hem gizli hem açık biçimde yürüttü. Kandil’e gidip gelen heyetler, devletin bilgisi dahilinde televizyonlarda boy gösterdi. O dönem “vatan hainliği” sayılmayan bu temaslar, bugün aynı iktidarın kontrolündeki yargı eliyle “örgüt üyeliği” delili olarak önümüze konabiliyor.
İşte bu yüzden, “terör” kelimesi etrafında kurulmuş her siyasal söylem muğlaktır; içi iktidarın ihtiyaçlarına göre doldurulmaya açıktır. Muhalefetin işi, iktidarın söz dağarcığını ödünç almak değil; alternatif bir çerçeve sunmaktır.
***
Tüm gazetecilik hayatım boyunca bu konu daima ilk üçteydi: PKK ve “terör” meselesi.
Bundan sonra da öyle olacak.
Yıllar içinde önce Kürtleri, sonra canlarını sıkan herkesi bu torbaya attılar. Özel infaz rejimleri kuruldu; mahkumların temel hakları budandı.
“Terör” suçlamasıyla ceza alırsanız, özel cezaevlerinde, özel rejimlerle tutulursunuz. Ne şartlı tahliyeden -kolayca- yararlanabilirsiniz ne de kısmi-genel af kapsamına girersiniz.
***
Eğer bir gün Kürtlerle samimi bir barış süreci yürütülecekse, kaçınılmaz olarak “terör suçlarından hükümlü” binlerce insanla ilgili hukuk zemin oluşturmak gerekecek.
Tam da burada başka bir denklem devreye giriyor: “Ya cemaat mensupları bu kapsama girerse?”
Kimi Kürtler, tıkanıklığı böyle okuyor. Oysa mesele bu değil.
İçeride yalnızca Kürt siyasal tutsakları olsaydı bile, bu rejim bir af ya da kapsamlı çözüm iradesi gösterir miydi?
Sanmıyorum. Kaldı ki, iyi niyetli bir idare olsa, bırakın yeni düzenlemeyi, mevcut kanunları uygulayarak bile binlerce insana nefes aldırırdı.
Gaziantep’te hamile kadını tutukladılar. Oysa mevzuat açık: Hamile kadın tutuklanamaz! İçeride 30 yılını doldurmuş Kürt mahkumlar var, 4 kez infaz erteleme alarak ancak 32’nci yıllarında tahliye olabiliyorlar. Ağır hastalığı olan tutuklulara insanca muamele yapılmıyor.
***
Dönelim PKK Kongresine…
Bu süreçte bana göre en kritik tarih, 27 Şubat 2025!
Abdullah Öcalan’ın İmralı’da kaleme aldığı ve kameralara okunmasına rağmen yayınlanmayan; kamuoyuna DEM Parti sözcüleri aracılığıyla aktarılan metin. Bu metin, PKK ve Kürt siyasal hareketi açısından bir dönüm noktasıydı.
Öcalan orada, açıkça 70’lerin sosyalist paradigmasının çöktüğünü ilan etti. Ulus-devlet, federasyon, özerklik gibi eski şablonların artık çözüm üretemediğini vurguladı. “Demokrasi dışı çıkış yok!” dedi. PKK dahil -tüm silahlı yapılara- silah bırakma çağrısı yaptı ve siyasal zemini tek geçerli yol olarak işaret etti.
Açıklamayla, sürecin seyrini ve muhataplarını yeniden tanımladı.
***
PKK’nın 5-7 Mayıs 2025 tarihli kongresinde alınan fesih kararı, Öcalan’ın çizdiği çerçevenin örgüt üzerindeki etkisini gösteriyor.
Ama ne oldu?
PKK bildirgesindeki, “Partimiz PKK, Lozan ve 1924 Anayasasıyla şekillenen Kürt inkâr siyasetine karşı halkımızın özgürlük hareketi olarak doğdu!” cümlesi öne çıkarıldı.
Kim tarafından?
İktidar cephesi, yandaş medya, devletin resmi söylemini benimseyen CHP çevresi, ulusalcılar, liberaller, Atatürkçüler…
Kürt mahallesi bir kez daha yalnız bırakıldı. Ve bu yalnızlaştırma, ileride masayı devirmek için “harika” bir gerekçe olarak öne çıktı.
Kimsenin maksadı üzüm yemek değil.
Lozan ya da 70’lerin sosyalizmine değil… Eldeki verilere, sahadaki duruma ve tarafların tutumuna bakmak daha gerçekçi.
***
PKK’nın açıklamasını, sanki taraflar arasında imzalanmış uluslararası bir anlaşma gibi yorumlayanlar var. Ne demesini bekliyorlardı?
“Biz yanlış yaptık, affedin!” mi? Bu kadar yıllık bir silahlı mücadeleyi sona erdiren bir karar, illa “Varlığımızı inkâr ediyoruz!” diyerek mi duyurulmalıydı?
Meşru siyasetin en temel koşulları bile sağlanmamışken, o açıklamayı “Lozan fetişizmiyle” çarpıtanların aslında çözümle de barışla da bir ilgisi yok.
***
Bu ülkede barışı konuşmak, önce dilin mayınlarını temizlemekle başlar. Hakikaten barışmak isteyen, önce kendi ezberini susturmalı.
