Devlet kimin?

ANALİZ | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren uzunca süre tek parti CHP’nin ve Kemalistlerin kontrolünde oldu. Devletin ve partinin adında cumhuriyet vardı ama cumhurun/halkın hiçbir hükmü, itibarı yoktu. Kemalizmi temsilen genellikle asker, bazen de yargı kendisini “devletin sahibi” görürdü. Sözde “köylü milletin efendisi”ydi ama en çok itilip kakılan onlardı. Memurlar dışındaki halk devletten korkar ve kendisini ondan korumak zorunda hissederdi. Memur olmak devlete sırtını dayamak, devletin adamı olmak, devlet gücünü kendinde hissetmekti.

Her ne kadar milliyetçi-muhafazakar kesimler “Osmanlı” diye yatıp kalkıyorsa da Türkler milliyetçilik akımının yükselişine kadar devletin önemli noktalarından uzak tutuldular. Osmanlı döneminde her milletten sadrazam (Başbakan), vezir/nazır  bulursunuz ama Türklerden zorla bulursunuz. Çünkü Türk aşiretler, aileler itilip kakılır ve tehdit görülürdü. Zira Türk sülaleler hanedanı değiştirme, saltanata ortak olma potansiyelindeydi. O nedenle gayr-ı müslim orijinli kişiler devlet görevlerinde hep öne çıkarıldı. Dağılma döneminde ise başta Türkler olmak üzere Anadolu’da yaşayan Müslüman unsurlara hep cephelerde ölmek, vatanı kurtarmak için yedi düvelle şavaşmak düştü. Ülkenin asli unsurları nimetlerde değilse de külfetlerde hep hatırlandı.

Devlete sahip olma hissi, kendini “devlet” olarak görme birazda güç vehmiyle ilgili. Gücü ele geçiren, devletin bazı araçlarını kullananlar kendisini “devletin sahibi” zannediyor. TSK, askeri öğrencileri, subayları hep “devletin asıl sahibi biziz” zihniyetiyle yetiştirdi. Yıllarca “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi”ni bahane ederek hukuka, siyasete  sivil hayata müdahale etti. Bugünlerde en perişan, itibarsız dönemini yaşıyor. Türkiye’de subay, asker, komutan olmak hiç bu kadar aşağılanmamıştı. Sanırım asker de devletin kendisine ait olmadığını anladı. Keza üst yargı organları ve yüksek yargıçlar da bazı dönemlerde kendini “devlet“ olarak görüyor, devleti kilitliyor, TBMM’yi dikkate almıyor, milleti ve iradesini takmıyordu. Şu sıralar yargı TSK’dan da beter. Artık yargı ve yargıçlar adaletin, hukukun değil, hatta devletin, Parti’nin bile değil, bir kişinin talimatıyla çalışan zavallı hale düşürülmüş durumda.

Zaman zaman iktidar partileri ve yöneticileri kendini “devletin sahibi” gördü. DP’nin son döneminde, ANAP iktidarının ikinci döneminde ve şimdilerde AKP için “kendini devletin sahibi görme” durumundan bahsedilebilir. Böylesi dönemlerde iktidar partisinin rozetini yakasına takan şahsını “devlet” gibi kudretli hissetmiş, tafrasından yanına yaklaşılmamıştır. Ama bir süre sonra bu partilerin etkisi tükenmiş, bazılarının tabelası dahi kalmamıştır. ANAP, DYP gibi bir zamanların efsane partileri artık bir binaya dahi sahip değiller. Hepsi silindi gitti. Kendini devletle ifade eden, güçle var olan kişiler/kesimler ise devletin “yeni sahibi” görünenlerin arkasında hizaya geçtiler.

Son dönemde AKP’liler, İslamcılar kendini devletin sahibi görüyor. Herşeyi yapmaya muktedir olduklarını, devleti yeniden kurduklarını, kurumları yapılandırdıklarını, dünyaya meydan okuduklarını vs. vs düşünüyorlar. Oyun oynarken sırayla kral rolü üstlenip kendini kral gibi hissedip sevinen, tatmin olan olan çocuklar gibi her dönem farklı bir kesim kendini devlet sanıyor. Devlet olduğunu zannedenler diğer kesimleri itip kakarak, asıp keserek egosunu tatmin ediyor. Güç vehminin hazzını doyarak yaşamak istiyor; hızını alamayıp düşmanlarını, bireysel hasımlarını bu güçle ezmeye kalkışıyor. Bugünlerde müsamerede “devlet” rolünü oynama sırası AKP’lilerde. Rolün gerektirdiği kostümü onlar giyiyor. Raconu onlar kesiyor, parsayı onlar topluyor. Bu kesim uzunca süre devletten dışlandığı, dayak yediği için rolü ciddiye alıyor, sahici zannediyor. Güç sonsuza kadar kendilerinde kalacak ve artık kimse onlara hesap soramayacak diye düşünüyorlar. O nedenle de bütün makamları/imkanları kendilerine devşirmeye çalışıyorlar. Kendilerini devlet gibi görüyorlar ama habire devletin altını oyuyor, hazineyi soyuyorlar. Daha önce kendini devlet gören hiçbir kesim böylesi adaletsiz bir yapı ve soygun düzeni kurmaya cür’et edememişti. Kemalistlerin, darbecilerin dahi ilkeleri, sınırları vardı. Güya İslamcı AKP kendini “devlet” görenlerin hepsinden daha aç, daha acımasız ve daha ilkesiz çıktı. Sadece devletin var olan kurallarını, hukuku yok saymakla yetinmiyor; İslamın en temel esaslarını tahrip edip, mukaddesata da ihanet ediyorlar. AKP ve etrafında kümelenmiş her türüyle İslamcılar/cemaatler kıtlıktan çıkmış gibi devlete sardılar. “Devletin sahibiyiz” diyorlar ama her an ellerinden alınacak gibi de yığınak yapıyorlar. “Akarken doldur” mantığıyla koltukları, kaynakları, ihaleleri bir daha sıra gelmeyecek gibi hırsla talan ediyorlar.

Devlet telakkisi artık ulus devlet döneminin anlayışından kurtulmalıydı. Devlete bakış, devlete atfedilen kutsiyet, sorgulanmazlık, sınırsız ve sorumsuz güç kullanma değişmeliydi. Liberaller, demokratlar, Kürtler, dindarlar vd. Kemalistlerin kendilerine indirgediği devlet anlayışının başlarda özgürlükçü, demokrat olduğu sanılan AKP ile değişeceğini ummuştu. AKP, pek çok kesimce bu nedenle desteklendi. Ama onlar şu sıralar Kemalizmin yerine 1930’ların zihniyetiyle Erdoğanizm inşa etmekle meşguller. Devlete son şeklini verdiklerini düşünüyorlar, fakat aldanıyorlar. Devlet onlara da kalmayacak! Başka birileri gelecek ve bu defa onları bulundukları yerlerden kovacak, belki hapislere tıkacak, ihanetle itham edecek. Sonra o yeni gelen –her kim olacaksa- kendini devlet sanmaya başlayacak. Bir süre de onlar güçle sınanacak, oynadığı rolü gerçek sanacak, yandaşlarını devlet olduğuna inandıracak.

Eğer devletin ele geçirilecek, kontrol edilip güç-imkan devşirilecek bir şey değil, topluma hizmet edilecek, imkanların hakça paylaşılacağı, kurumların ülkenin huzuru için çalışacağı bir yapı olduğunu anlayamazsak bu tiyatro böyle sürüp gidecek.  Sahneye her çıkan kendini “yeni devlet” sanacak. Oysa dünyada devlet telakkisi çok değişti, değişiyor. Devlet artık bir zümrenin, mesleğin, siyasi partinin mülkü olamaz. Kutsal ve sorgulanmaz, sınırszı güç saihibi de olamaz, olmamalı.

Artık Devlet o coğrafyada yaşayan bütün etnik köken, dil, din ve inançlara eşit yaklaşan, hepsinin benimsediği ve hepsini sahiplenen, objektif kurallarla yönetilen, hukuku, adaleti önceleyen, kollektif ihtiyaçları gören bir organizayon olmak zorunda. Elbette ülkenin bir adı, resmi dili, marşı vs. olacak. Ama bunlar dışlayıcı değil, birleştirici unsurlar olmak zorunda. Devlet kimsenin değil! Türklerin olduğu kadar Kürtlerin; Sünnilerin olduğu kadar Alevilerin, dindarların olduğu kadar sekülerlelerin, askerlerin olduğu kadar sivillerin olmak zorunda.

Devleti ele geçirmekten vazgeçip onu hepimiz için çalışan bir aygıta, güvenlik, adalet, huzur, refah üreten bir mekanizmaya çevirmemiz lazım. Devlet için insanları feda etmeyi terkedip, devleti insanların hizmetine sunmamız lazım. İnsan devlet için değil, devlet insan içindir. Ertuğrul Gazi’nin dediği gibi insanı yaşatırsan devlet yaşar. Aksi halde her iktidar sahnesine çıkan, her güç devşiren devleti kendi çöplüğü, kendisini de oranın tek horozu görüp diğer bütün kesimleri yok etme, ezme hakkını bulacak kendinde. Zaman döner, devran değişir; ama devlete bakış değişmezse, her güçlü kendini devlet görmeye devam edecek ve itiş kakıştan, birbirimizi yemekten telef olup gideceğiz. Bu topraklarda huzuru hukuku adaleti tesis edemeyeceğiz!

1 YORUM

  1. Devletin tüm etnik gruplara ait olması gerektiği çok doğru. Türk kökenli olarak kimilerimizin diğer etnik gruplara bakışı, ya kendilerini türk hissetsinler ya da çıkıp gitsinler, şeklinde maalesef. Biz böyle dersek ülke bölünmeye gitmez mi? Particilik ve takım tutar gibi oy vermek zaten olayın ayrı boyutu, ki derbi öncesi taraftarlarımız bile bölünüyor, particiler oturup iki kelam dahi edemez durumda. Durum böyle olunca maalesef,maalesef, ülke kafa olarak bölündü gitti bile. İnşallah fizikisine gitmeyiz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin