ALİ TOPDAĞ | YORUM
Geçtiğimiz günlerde Crab Publishing tarafından “Hizmet Hareketi’nin Yaşadıklarına Dair 149 Hikmet” isimli bir kitap yayımlandı. Kitap, yaşananları anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda okuyucuyu onları anlamaya ve anlamlandırmaya davet ediyor.
Her bir başlık, olup bitenin arka planına dair bir pencere açıyor. Okundukça insanın zihnindeki “Yaşananlar sadece gördüklerimden mi ibaretti?”, “Olan biteni gerçekten biliyor muydum yoksa bildiğimi mi sanıyordum?”, “Tüm bu yaşananların arkasında ne var?”, “Başımıza gelenler sadece bir imtihan mı yoksa Allah’ın başka bir planı mı var?” gibi sorular cevap buluyor.
Kitaptaki 98. maddeyi konuşmak istiyorum sizlerle… Orada çok temel bir şey söyleniyor… Hizmet Hareketi’nin mayasında hem aşk var hem akıl. Aslında sadece Hizmet’te değil, imanın da, hayatın da özü böyle. İnsan çoğu şeye aklıyla değil, gönlüyle bağlanıyor. İbadetlerin içinde bile akılla izahı zor olan ama aşkla taşınan bir taraf var. Aşk zayıfladığında akıl tek başına kalıyor; o zaman da insan yanlışları doğru, doğruları gereksiz görebiliyor. Bu maddede söylenen şey aslında çok sade: Aşk olmazsa akıl yolunu şaşırır.
Hz. Mevlânâ’nın, “Aklın varsa bir başka akılla dost ol da işlerini danışarak yap; ama aşkın varsa yalnız kal, çünkü aşk seni yeterince yakar.” sözü bize bir dengeyi hatırlatıyor.
Akıl, istişare ister; aşk ise insanın iç dünyasında bir ateş yakar. Ama ikisi birbirinden kopunca ortaya ya soğuk bir hesap-kitap işi ya da ölçüsüz bir coşku çıkıyor.
Bu durum sadece bir hareket/topluluk için değil, her birimiz için de geçerli. İnsanın içinde aşk olacak ki yürüsün; ama akıl da olacak ki nereye yürüdüğünü bilsin. Aşk insanı kaldırır, akıl ise tutar. Aşk yola çıkarır, akıl ise yolda tutar. Bir ideali olan insan için biri olmadan diğeri eksik kalır.
Bir anne/baba düşünün; çocuğunu çok seviyor. Bu sevgi, yani aşk, onu fedakârlığa sevk eder. Gece uykusuz kalır, çalışır, didinir. Burada akıl devreye girmezse, çocuğuna her istediğini verir, sınır koyamaz. Böyle bir sevgi çocuğun gelişimine zarar verir. Öte yandan sadece akılla hareket eden bir anne/baba düşünün; kurallar var, disiplin var ama sevgi yok. Bu sefer de çocuk büyür ama duygusuz kalır. Doğru olan, sevginin akılla, aklın da sevgiyle dengelenmesidir.
Toplumlar da böyledir aslında. Bir toplulukta aşk varsa insanlar fedakârlık yapar, sıkıntılara dayanır, doğru bildiğinden vazgeçmez. Ama orada akıl yoksa bu sefer neyin doğru, neyin yanlış olduğu birbirine karışır. Bir dönem çok iyi niyetle başlanan ve yapılan bazı işlerin, sonradan büyük sıkıntılara yol açtığını hepimiz görmüşüzdür. Başlangıçta iyi niyet, aşku şevk ve samimiyet vardı ama ölçü olmadığından yapılanlar saman alevi gibi bir süre sonra biter.
Sadece aklın hâkim olduğu durumlarda da bir süre sonra işin ruhu uçup gider. Her şey doğru ve planlı olabilir ama yapılacak şeyler içten gelmez ve insanlar sadece ‘görev’ yapar. Ve ille de yaptığının karşılığını ister.
Birçok kişiye atfedilen ve farklı versiyonları olan meşhur bir söz var: “Akıl, iyi bir hizmetkâr ama kötü bir efendidir.”
Bugün teknoloji üretiminde zirveye çıkan Batı medeniyetinin aynı zamanda huzur problemi yaşamasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Akıl var ama aşk yok… Hesap var ama merhamet eksik… Sistem var ama ruh zayıf…
Aşkla, motivasyonla hareket eden bir insan ya da topluluk düşünün. İlk başta çok etkileyicidir. Coşku var, bağlılık var, fedakârlık var… Ama ölçü yoksa zamanla hepsi pörsümeye başlar, her yapılan doğru kabul edilir, sorgulama zayıflar. İnsanlar iyi niyetle yanlış işler yapabilir. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Büyük heyecanlarla başlayan ama akıl süzgecinden geçmediği için dağılmış birçok hareket biliyoruz.
Benim gördüğüm, aşk da akıl da tek başına yetmiyor. Aşk körleştirebiliyor, akıl da sertleştirebiliyor. Ama ikisi bir araya geldiğinde başka bir şey ortaya çıkıyor: Daha dengeli, daha derin, daha sahici bir duruş… Buna irfan diyebiliriz. Yani neyi ne zaman, nasıl yapacağını bilmek. Sadece doğruyu bilmek değil, doğruyu doğru şekilde yapabilmek.
Bir arkadaşınız size yaptığınız bir hatayı söylediğinde konuya sadece akılla bakarsanız, “Beni eleştiriyor!” deyip savunmaya geçersiniz. Eğer sadece aşkla bakarsanız, kırılırsınız ve neden bunu söylediğini anlayamazsınız. Ama ikisini birlikte devreye sokarsanız, hem niyeti görürsünüz hem de söylenenin doğruluğunu tartarsınız. İşte o zaman yaşanan bu olay sizin gelişiminize katkı sağlar.
Topluluklar içinde aklı temsil eden tecrübe sahipleri genelde daha temkinlidir. Çünkü neyin neye mal olacağını bilirler. Aşkı temsil eden gençler ise enerjilerinden dolayı daha hızlı hareket etmek ister. Çünkü önlerinde uzun bir yol görürler ve kaybetmekten korkmazlar. Eğer bu iki grup birbirini anlamazsa çatışma çıkar. Ama birbirini tamamlamayı başarırsa, ortaya çok güçlü bir yapı çıkar. Tecrübe yön verir, gençlik yürütür.
O yüzden meseleyi “Aşk mı akıl mı?” diye tartışmak çok anlamlı değil. Asıl mesele, ikisini birlikte taşıyabilmek. Aşkı korurken aklı kaybetmemek, aklı kullanırken aşkı incitmemek… Zor olan da bu zaten yani dengeyi sağlamak.
Şu soruyu kendinize sormanızı istiyorum: Aklım aşkımı bastırıyor mu, yoksa aşkım aklımı susturuyor mu?
Eğer ikisi birbirini taşıyabiliyorsa, işte o zaman birey de topluluk da yolunu bulur. Çünkü yol, ne sadece aklın bildiği ne de sadece kalbin hissettiği şeydir. Yol, ikisinin birlikte yürüdüğü yerdir.

enfes bir yazi olmus toplanti ortamalrinin koc tokusmasi olmamsi icin bu kriterler bilinmemi ve hatirlatilmali. degilse iki farkli yaka ikisi de karsi taraf bana gelsin modunda oluyor