FARUK AKSU | YORUM
Yunanca ‘theos’ ve latince ‘deus’ tanrı demektir. Yunan’ı Kadim’de ‘Atheos’ tanrısız demektir. ‘Theizm’ ve ‘Deizm’ kavramları da buradan geliyor.
Antik Yunan’dan beri Theizm ve Deizm aynı anlamı taşımakta ve ‘Tanrıcılık’ manasına gelmekteydi. Theistler de Deistler de felsefenin tabiriyle ‘şahsiyet sahibi’, eserine daimi olarak müessir, yaratıcılığı ve etkinliği her an kesintisiz devam eden, öncesiz ve sonrasız (sermedîyyet-eternalite) bir tanrıya inanırlardı.
Peki, ‘şahsiyet sahibi bir tanrı’ ne demektir?
Emirleri ve yasakları olan, yarattıklarına her daim müdahale eden, yarattıklarına yaratılışın ve varoluşun anlamına dair elçilerle mesajlar gönderen, yarattıklarına fani hayatlarındaki yasayışlarına göre mükâfat ve cezalar koyan, doğruyu yanlışı yarattıklarına gösteren bir tanrı demektir ki, yarattıklarıyla her an iç içedir. Şahsiyet sahibi bir Tanrı dinler ve peygamberler göndermiştir.
Bu minvalde Semavi dinler olarak İslam, Hristiyanlık ve Musevilik Theist dinlerdir. Şahsiyet sahibi bir tanrıya inanırlar. Tanrının etkinliği ve yaratımları an bile durmadan devam etmektedir; ediyor ve edecektir.
Semavi dinlerin dışında Hind’in en eski 3 tanrısıyla (İndra, Mitra, Varuna) Vedalar dini, keza 3 tanrılı (Brahma, Vişnu, Şiva) Brahmanizm ve Hinduizm de kısmen Theist dinler sayılabilir. Zira yaratıcı Brahma dışındaki diğer tanrılar etkindir.
Varuna’nın insanları bağlayan büyülü bağları, Vişnu’nun avatarları (yeryüzüne muhtelif görünümlerde inişleri), (Hind’in en sevilen tanrısı olan Vişnu’nun yeryüzüne farklı canlı görünüşleriyle inişlerine Avatar denir.) Şiva’nın korkunç ceza ve intikamları vardır. Hind’in en eski dinsel metinleri Vedalar, Upanişad’larda ve destanları Valmıkî’nin Ramayana ve Vyasa’nın Mahabharata’sında tüm bunlara dair aydınlatıcı bölümler vardır.
Ayrıca Theistler evrenin akıllı bir tasarım ve yaratım (Kreasyonizm) olduğunu kabul edip ve teleolojik (amaçlı-gâî) olduğuna da inanırlar.
18.yüzyılda John Locke’la başlayan ‘Aydınlanma Çağı’yla Theizm ve Deizm ayrılmaya başladı.
Deizm de Theizm gibi yaratıcı bir tanrıyı kabul eder ama Theizm’den farklı olarak onlara göre bu tanrı durağandır, evreni ve varlıkları yaratıp bırakmıştır, artık onlara karışmaz, eserine müessir değildir. (Deus Otiosus) Artık yarattıklarıyla ilgilenmez, dinler ve peygamberler göndermez. Emirleri ve yasakları yoktur, insana doğruları ve yanlışları göstermez. Ödülleri ve cezaları yoktur. Deizm’in tanrısı ‘şahsiyet sahibi bir tanrı’ değildir.
Bu bağlamda Deizm’in ilk mümessili ve aslî kaynağı esasen Aristoteles’tir. Onun Tanrı’sı (proton kinoun) ilk hareket ettiricidir.(muharrik-i evvel) İlk sebep ve son sebeptir. Aristoteles’te Tanrı’nın evrene müdahalesi söz konusu değildir. O evrenin dışındadır. Tüm varlık tanrıya dönmek ve ulaşmak için kendileri hareket ederler. Epiküros da o zaman ki pagan tanrıların insanlarla ilgilenmediklerini savunuyordu.
16. yüzyılda Jean Bodin ilk kez ‘Akıl Dini=Doğal Din’ anlayışıyla klasik Theizm’den Deizm’e giden ayrı bir yol açmıştır. (Yüce Olanın Sırları Hakkındaki Yedi Kişinin Kolokviyumu) ( Colloquium heptaplomeres)
18. yüzyılda özellikle İngiliz John Toland ve Herbert of Cherbury ile Fransa’da Jean Jacques Rousseau ve Voltaire, Kilisenin otoritesini kırmak için Aristoteles’ten yeniden bir çıkarım yapmışlar ve bugünkü Deizm’i ikame etmişlerdir.
Bugünkü Deizm’in yatağı olarak kabul edebileceğimiz Doğal Din sisteminde, akla aykırı olan her şey reddedilir. Özellikle Jean Bodin ve Roosseau’nun temsil ettiği Doğal Din ve Akıl Dini’nde; Deizm’de olduğu gibi, dinin supranaturel (doğaüstü) yönü yok sayılır ve yüce bir otorite üzerine (vahiy) dayanmayan ve akılla anlamlandırılan bir din anlayışı kabul edilir.
Deizm’in İngiliz mümessili John Toland, ‘Christianity not Mysterious’ (Hıristiyanlık gizemli Değil veya Sırlardan Arınmış Hıristiyanlık) adlı kitabında Deizmi formüle ederek Hıristiyanlığın sırlı, insan bilgisine kapalı ve doğaüstü yönlerini reddetmiştir. Dolayısıyla bu reddediş tüm semavi dinleredir.
Böylece sonlu ve sınırlı olan akıl (yani insan), kendini tanrılaştırmış ve sonsuz ve sınırsız olması sine qua non (olmazsa olmaz) olan yaratıcının tahtına kurulmuştur.
Ama nice cevapsız sorular ve kendini bile ikna edemediği varsayımlarla…

Faruk Bey;
Bugün geldiğimiz noktada, insanın teknoloji ve bilim yoluyla doğaya müdahale etme kapasitesi şaşırtıcı bir seviyeye ulaştı.
Özellikle aşağıdaki alanları dikkatinize sunuyorum:
Sperm ve yumurta kullanmadan, yalnızca kök hücrelerden yapay embriyo oluşturulması,
Canlıların göz rengi, saç rengi ve benzeri tüm özelliklerinin genetik mühendislik yoluyla değiştirilme potansiyeli,
3D yazıcılar kullanılarak canlı organların laboratuvarda yazdırılması,
Yapay, sentetik bakterilerin laboratuvar ortamında üretilmesi,
Nöronlar arasında yapay bağlantılar kurulması ve insan beyninin makinelerle doğrudan etkileşimi,
İnsanlar arasında doğrudan zihin iletişimi kurma veya tersine zihin “hackleme” girişimleri,
Tarımda genetik müdahalelerle kuraklığa, hastalıklara ve zararlılara dayanıklı mısır, pamuk ve soya gibi ürünlerin üretilmesi.
Bu gelişmeler, deist bakış açısına sahip olanlar için önemli bir anlam taşıyor.
Onlara göre bu tür müdahaleler, insanın Allah’ın yarattığı evrensel yasaları kullanarak düzenleme ve kontrol etme gücüne sahip olduğunu gösteriyor.
Bizler, inananlar olarak bu güçleri Allah’ın yarattığı sistemin araçlarını kullanmak olarak değerlendirirken;
deistler, Tanrı’nın evreni yaratıp kenara çekildiğini ve artık bizim ellerimizle kesin değişimlerin gerçekleştirilebildiğini düşünebiliyorlar.
Bu noktada deist düşünce için kritik olan şey, değişimi yaratabilme duygusudur.
Ancak burada gözden kaçmaması gereken bir hakikat var:
Kuantum fiziği bize, evrenin her an sürekli yaratılıp yok edildiğini, her değişimin bir tür varlık-yokluk dengesi içinde gerçekleştiğini gösteriyor.
Dolayısıyla evrendeki her değişimde, her dönüşümde Allah’ın izninin ve yaratmasının aktif olduğu söylenebilir.
Hiçbir değişim, O’nun izni ve bilgisi dışında gerçekleşemez.
Yine de şu bir gerçek ki, deist düşünce bu yeni bilimsel verilerle kendi görüşünü destekleyecek güçlü araçlara da sahip olacaktır.
Bu nedenle çağımızda, dini savunmak ve anlatmak isteyen her bireyin;
pozitif bilimlere, özellikle de temel bilimler olan fizik, kimya ve biyolojiye, ciddi bir aşinalık geliştirmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ne yazık ki, bazı müminlerde (özellikle “Nasuh” diyebileceğimiz samimi kişilerde) geçmişten gelen klasik söylemlerle çağın meydan okumalarına cevap verilebileceği düşünülüyor.
Ancak bu yöntemler, gelecekte etkisini yitirebilir ve insanları ikna etmekte yetersiz kalabilir.
Dolayısıyla çağın dilini, çağın bilimsel gelişmelerini doğru anlayarak ve temel bilimleri sağlam bir şekilde öğrenerek, yeni bir inanç dili kurmak zorunlu hale gelmiştir.
Her samimi müminin, her Nasuh’un, bu temel bilimlere dostça yaklaşması, onları Allahın sanatını daha iyi anlamanın bir yolu olarak görmesi bir borçtur.
Ancak bu şekilde, çağın sorularına hem ilmi hem de imani bir derinlikle cevap verilebilir.
Yeni bir cenin belirdi dünyanın bağrında
Kıvranırken insanlık şeytani ruh ağında… Demiş bir yazar
E haniii yazılara aramı verdiniz? Olmaz ki böyle… Tam bir yazarı seri halinde okumaya alıyoruz bir bakmışız yazılar hayal olmuş…