Daniele Giglioli: ‘Mağdur tanımı gereği pasiftir, eyleme geçerse savaşçı olur’

Mağdurun Eleştirisi kitabının yazarı, İtalyan karşılaştırmalı edebiyat bilimcisi Daniele Giglioli, “Mağduriyet bir değer değildir. Mağdur tanımı itibariyle pasiftir, eğer eyleme geçerse mağdur olmaktan çıkar,” diyor.

Kahraman imgesinin yerini alan mağduriyet bir değer değil, kaçınılması gereken bir kötülük Giglioli’ye göre ve bir mağdura, mağdur gibi hissetmesi gerektiğini söylemek en büyük zalimlik. İtalyan düşünür Giglioli, mağdurun tanımı gereği pasif, mağduriyet duygusu ve söyleminin de pasifleştirici olduğunu belirtiyor ve çıkış yolu öneriyor: ”Eyleme geçerse mağdur olmaktan çıkar ve savaş kaybetmiş de olsa savaşçı haline gelir” ifadelerini kullandı.

Daniele Giglioli Kronos’tan Doğan Ertuğrul’a konuştu.

Mağduriyet kavramı  neden ilginizi çekti? Tarihsel veya güncel bir olay ilginizi artırdı mı?

Mağduriyet başlı başına ilgimi çeken bir konu değildi. Beni şaşırtan, mağdur olmanın, mağduriyet yaşamayanlarda bir arzu ve rekabet nesnesi haline gelmesiydi. Bu noktada, mağduriyet retoriğinin sürekli yeniden üretiminin bir güç aracı değil (Hitler bile mağdur olduğunu iddia etmişti) bireysel ve kolektif failliğin artık imkânsız hale geldiğine ilişkin yaygın bir hissin belirtisi olduğunu fark ettim. Mağdur tanımı itibariyle pasiftir. Mağdur eğer eyleme geçerse mağdur olmaktan çıkar ve genellikle savaşı kaybetmiş bir savaşçı haline gelir. İlgimi çeken, kısmen gerçek kısmen hayali acizlik konusuydu.

MAĞDURİYET BİR DEĞER DEĞİLDİR AKSİNE KAÇINILMASI GEREKEN KÖTÜYÜ TEMSİL EDER

Mağdurun ‘zamanımızın kahramanı’ olduğunu söylüyorsunuz. Mağdur kimdir? Kim neden mağdur olur?

Mağdur bireysel, kolektif veya toplumsal olarak adaletsizlik yaşayandır. Bu konuda hiçbir muğlaklık söz konusu değil. Ben, mağdur günümüzün kahramanıdır diye yazdığımda, aklımdaki, mağdur figürünün tarihsel kahraman figürünün yerine geçtiği üzerindeki izlenimimdi. Bu bir paradigma değişimidir. Günümüzde, biz artık bir şey yapanla değil, acılara maruz kalanlarla kendimizi özdeşleştiriyoruz. Mağduriyet durumundan, örnek alınacak, yani taklit edilebilecek ve değer taşıyabilecek hiçbir şey yoktur. Mağduriyet bir değer değildir aksine kaçınılması gereken bir kötüyü temsil eder. Şimdi, yapılan bir iyilik üzerine değil de, karşılaşılan bir kötülük üzerine nasıl bir etik inşa edilebilir? Bugün bunu ancak bilgelik ve teselli sözleri beklediğimiz mağdurlar aracılığıyla inşa edebiliriz. Ben bunu çok kötücül buluyorum. Önceki cevabımda bahsettiğim üzere bir çaresizliğin belirtisi olarak görüyorum. Bir anekdot aktarmak istiyorum. Albert Camus bir keresinde Elie Wiesel’e (Wiesel’in aktardığına göre) “Auschwitz’den dolayı sana imreniyorum” demiş. Böyle bir şey nasıl söylenebilir? Eğer Camus gerçekten böyle bir şey dediyse, çok ağır bir küfretmiş. Ben Wiesel’in bu konuyu yanlış hatırladığını düşünmek istiyorum. Günümüzde bu söz, tam olarak aynı kelimelerle söylenmemiş olsa da bir genel formül haline gelmiştir. Bu sebeple günümüz kolektif bilincinde tartışmasız bir yanlış var.

MEVCUT VE GELECEKTEKİ DEĞİL GEÇMİŞTEKİ MAĞDURİYETLERİN SORUMLULUĞUNU ALMA EĞİLİMİNDEYİZ

Hayali kurbanlara karşı “gerçek kurbanlar”dan söz edilebileceğini düşünüyor musunuz?

Elbette. Açıkçası, gerçek dünyanın sorunları biraz daha detaylı. Sadece geçmişteki birçok, sayısız gerçek ve sözde mağdurun, atalarının mağduriyetini kınanması gereken aksiyonlarını haklı çıkarmak için kullandığını düşünün. Ben bunun meşru bir duruş olduğunu düşünmüyorum. Bu aynı zamanda kendi hayatında mağdur edilmiş kişiler için de geçerlidir. Tecavüze uğramış hiç kimse bundan dolayı bir tecavüzcü olma hakkı kazanmaz. Bu analojiyi siyaset üzerinden yeniden kurgulayabiliriz. Eminim ki, bu minvalde sayısız örnekle kendilerini haklı çıkaranlar bulacaksınız. Geçmiş, günümüze hükmetmemeli, aksine aydınlatmalıdır. Günümüzde, biz mevcut ve gelecekteki mağdurların sorumluğunu almaktansa geçmişteki mağduriyetlerin sorumluluğunu üstlenmeye eğilimliyiz. Bu sürecin sonunda iyi bir sonuç alacağımızdan emin değilim.

GÜNÜMÜZÜN EN BAŞARILI POLİTİKACILARI MAĞDURİYETİ EN İYİ PAZARLAYANLAR

Mağduriyet bir kimlik inşa edebilir mi? Neden?

Bütün kimliklerin bir kriz içinde olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Yirminci yüzyıl felsefesinin büyük bir kısmı bize her kimlik iddiasının, bireysel ve kolektif olarak, güçlü bir hayal gücü barındırdığını öğretti. Mağdurun sesi risksiz görünebilir. “Ben mağdurum çünkü bana bir şey oldu. Bu yüzden bana tanınma ve tazminat borçlusunuz.” Bu sebeple birçok kişi, neredeyse herkes, bu tanınmaya ve tazminata ulaşmak için kendini bir şeyin veya birilerinin mağduru olarak tanımlıyorlar. Kötü not almış bir öğrenci ve soykırımdan kaçmış bir kişi arasındaki ayrımı biz yapmalıyız. Ayrıca kimlikler, inşa edilmiş olmasından dolayı, başka birçok konu arasında bir ticari mal haline geldi ve belki de bugünkü siyasette en değerli meta oldu. Bu yüzden günümüzde en başarılı politikacılar bu metayı en iyi pazarlayanlardır. Elbette, onu neredeyse bedavaya verdiklerini söyleyeceklerdir. Ama bunun karşılığında, itaat, karizma ve güç talep etmektedirler. “Size karşılığında ne verebilirim?” Fazla bir şey değil, sadece mağdur gibi hissetme hakkı verebilirsin. “Eğer size bu çok az geliyorsa?” Sadece bunun için bana sonsuza kadar minnettar olmalısın.

MAĞDURUN SESİ TEHLİKELİDİR, TEK MOTTOSU ‘BİR DAHA ASLA’ OLMALIDIR

Mağduriyet söylemi siyasette pasifleştirici bir etki mi yaratıyor? Size göre, mağdur ve fail arasındaki çizgi nedir?

Daha önce de söylediğim gibi, fail ve mağdur arasında çizgiyi bulandıran hiçbir şey yoktur. Bu çizgi sadece geçmişin mağduru bugünün faili olursa bulanıklaşır, çünkü geçmiş mağduriyet hiçbir hak sağlamaz. Mağdurun sesi tehlikelidir, bu mağdur ve fail arasındaki çizginin belirsizliğinden değil de insanların ve grupların öznelliklerini inandıkları şeyleri meşrulaştırmak için kullanmaya zorladığı içindir. Gerçek mağdurun mottosu, “bir daha asla” olmalıdır. Mağduriyetten kurtulmak tek şarttır. Bu süreçte tek sorumlu mağdurlar değildir. Her konuda her türlü çaba gösterilmelidir. Mağdurun hafızasının kalıcılığı, mağduru tam tersi yöne göre götürür, çünkü mağdura vazgeçilmesi zor bir retorik üstünlük sağlar. Mağdur olarak konuşmak veya daha kötüsü mağdur adına konuşmak, dinleyicinin davranışını disipline eder. “Beni bütün eleştirel yetilerinizi kapatarak ve pişmanlıklarınızı kabullenerek ve tam olarak benim size hissetmenizi söylediğim şekilde dinlemelisiniz.” Mağdurun sesi başka bir bağlamda da tehlikelidir. Eğer mağdur sadece acı çektiyse bu konuda tartışmaya açık olmayan bir sorumsuzluğu vardır. Ama hiçbir sorumluluk kabul etmemek bir gücün en büyük hayali değil midir? Dolayısıyla tehlike, söylemin semantik değil pragmatik tarafındadır. “Ben Amerika Birleşik Devletleri başkanıyım. Ülkenin yarısı benden nefret ediyor. Bu sebeple ben bir mağdurum ve yaptıklarımdan olayı sorumluluk kabul etmiyorum.” Mağdurun sesi, gerçek bir mağdur konuştuğunda bir tehlike oluşturmasa da, mağdurun söylemiyle oluşturduğu konumunda, ona bir sorumsuzluk hakkı tanıyıp, gerçek anlamda bir şey sunmadan sevgi beklemesi olarak gasp ediliyorsa tehlikelidir. Bize mağdurları sevmemizi emreden etik bir emir olmasa da, özellikle de istismarcı olanları, ama bize böyle olmamaları için yardım etmemizi söyleyen vardır.

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

2 YORUMLAR

  1. Mağduriyet ne olursa olsun ancak adalet ile telafi edilebilir. Bu adaleti mağdurun kendi tesis etmek isterse kaosun kapısını aralar. Bu nedenle toplumsal bir uzlaşı ile hak, sahibine iade edilmeli. Ve yaptığı antlaşmaya ihanet edenlere, “bir daha asla” pek mümkün olmasa bile, ibretlik bir vesika olarak hüküm uygulanmalı. Eğer toplum bunu gönüllü yapmazsa, kader tüm topluma hesabı ödetir ve toprak üstlerini örter birgün.

    • Kitabımızda geçen kıssalarda bile geçmiş kavimlerden hiçbirisi, kendi kendine akıllanıp, hak sahiplerine haklarını geri vermemiştir. Peygamberlerin ve büyük zatların önderlik ettiği mağdurlar da, ancak haklarını arayarak, mücadele ederek kurtulmuşlardır. Sahabe topluluğu, mücadele ederek sonunda Mekke’yi ele geçirirken, “sen ve tanrın gidip şehri alın, biz ancak ondan sonra geliriz” diyen kavim ise kurtuluşa erememiştir. Mücadele şart. Hukuka uygun bir şekilde olmalı tabii ki ama mücadele etmeden birilerinin altın kutu içerisinde getirip kaybedilenleri mağdurun kucağına bırakmasını beklemek hiç mantıklı değil

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin