ALİ TOPDAĞ | YORUM
İnsan bazen yorulduğunu geç fark ediyor. Çünkü modern hayat insana yorgunluğu bile erteleterek yaşatıyor. Sabah kalkılıyor, yüz yıkanıyor, mesajlara bakılıyor, işe gidiliyor, insanlara gülümseniyor, sohbet ediliyor, planlar kuruluyor… Dışarıdan bakınca her şey normal görünüyor. Hatta bazı insanlar için oldukça üretken bir hayat bile sayılabilir bu. Ama insanın iç dünyasında başka bir iklim yaşanıyor olabiliyor.
Bugünün insanı biraz böyle galiba. Kalabalıkların içinde ama yalnız… İnsanların arasında ama içine kapanmış… Sürekli konuşuyor ama kimseye tam olarak kendisini anlatamıyor… Belki de bu yüzden modern çağın en büyük yorgunluğu fiziksel değil. İnsan artık daha çok ruhen yoruluyor. Özellikle uzun süre “dik durmaya” çalışan insanlar…
Bu ifade ilk bakışta güçlü duruyor. İnsan gerçekten de hayat karşısında hemen dağılmak istemiyor. Sorumlulukları var çünkü. İşi var, ailesi var, gelecek kaygısı var, insanlara karşı taşınan bir nezaket mecburiyeti var… Dolayısıyla da insan kendi içindeki fırtınayı kimseye göstermeden yaşamaya çalışıyor.
Ama işte tam o noktada başka bir aşınma başlıyor. İnsan dışarıda ayakta kalırken içeride yavaş yavaş tükeniyor. Günümüz insanının en görünmeyen tarafı bu…
Bir kitapçı düşünün mesela. Gün boyu insanlara kitap tavsiye ediyor. Gülümsüyor. Çay ikram ediyor. Yeni çıkan kitaplardan bahsediyor. İnsanların çocuklarına hangi kitabı almaları gerektiğini anlatıyor. Dışarıdan bakıldığında kültürle iç içe, sakin, üretken bir hayat gibi görünüyor. Ama kimse onun gece eve döndüğünde ne hissettiğini bilmiyor. Kimse sadece düşünmemek için çalıştığını fark etmiyor.
İnsanın hayatında öyle dönemler oluyor ki, durduğu anda zihninin kapıları açılıyor. Bastırılmış düşünceler bir anda odanın içine doluyor. Yarım kalmış ilişkiler, kırılmış dostluklar, ekonomik kaygılar, geleceğin belirsizliği, yalnızlık hissi, çevresinde kendisini anlayacak birilerinin olmayışı… Gerçekten de çalışması gerektiği için değil, düşünmemek için kendisini meşgul ediyor.
Çağımızın en büyük kaçış biçimlerinden biri bu. Sürekli bir şeylerle uğraşmak… Bir süre sonra insan boş kalmayı unutuyor. Sessizlik huzur vermiyor, dinginlik bile rahatsız etmeye başlıyor. Çünkü zihin uzun zamandır sadece ayakta kalmaya odaklanmış durumda.
Kafka’nın hâlâ ilgi görmesinin sebeplerinden biri, kahramanlarının modern insanın yaşadığı çıkmazlara oldukça yakın olmasıdır. Çünkü onların dünyasında da insan dışarıdan sıradan bir hayat sürerken içeride görünmeyen bir ağırlık taşır. Her şey normal görünüyor ama hiçbir şey gerçekten de normal değildir.
Dostoyevski’nin insanları da biraz böyledir zaten. Kalabalıkların içinde kendi ruhunun yükünü taşıyan insanlar… Sürekli düşünen, sürekli kendisini tartan, bazen kendi iç dünyasında kaybolan insanlar…
Evet, modern insan dağılmamak için maske takıyor; fakat maskeyi yüzünden çıkaracağı günü erteledikçe, gerçek yüzünü de yavaş yavaş unutuyor. Buradaki maske ikiyüzlülük değil üstelik. Daha çok bir savunma biçimi… İnsan bazen başkalarını kandırmak için değil, kendisini ayakta tutabilmek için güçlü görünmeye çalışıyor. Çünkü hayat herkese uzun uzun kırılma lüksü vermiyor.
Bazı insanlar sabah dükkânını açabilmek için bile zaman zaman iç savaş veriyor. Sonra gün içinde biri geliyor ve “Ne kadar pozitif bir insansınız.” diyor. Bu durumda insan sadece tebessüm ediyor. Çünkü bazı yorgunluklar, kırgınlıklar anlatılamıyor herkese.
Tüm bunları yaşayan insan bir şekilde sığınacak bir liman arıyor kendisine. Sanatla ve edebiyatla yakınlığı olanların müziğe sığınması sık görülüyor. Emma Shapplin’in kırılgan sesi ya da Loreena McKennitt’in eski çağlardan kalmış bir yalnızlığı hatırlatan ezgileri bu ruh hâlindeki insanlara iyi geliyor. Çünkü insan o müziklerde sadece bir melodi değil, kendi iç dünyasının yankısını da buluyor.
Gece, loş bir oda ve fonda çalan bir müzik eşliğinde insan bazen kendi içindeki boşlukları daha net görebiliyor. Belki de bu yüzden bazı eserler iyi geliyor; çünkü taşıdığı kırıklığın yalnızca kendisine ait olmadığını hissediyor.
Fakat bütün bunların içinde dikkat çekici başka bir şey daha var: İnsan yine de tamamen vazgeçemiyor. Bu çok garip aslında. Yoruluyor… Kırılıyor… Bazen telefonu kapatıp kimseyle konuşmak istemiyor… Bazen sadece uyuyarak dünyadan kaçmaya çalışıyor… Bazen içinden hiçbir şey yapmak gelmiyor…
Ama sonra küçük bir şey oluyor. Bir mesaj… Bir güzel söz… Yeni bir fikir… Bir kitap… Bir müşteriyle yapılan kısa bir sohbet… Ve insanın içinde yeniden küçük bir kıvılcım beliriyor. Aslında insanı ayakta tutan şey büyük mutluluklar değil, küçük de olsa devam etme sebepleri… Çünkü insan tamamen umutlu olduğu için yaşamıyor her zaman. Bazen sadece tamamen vazgeçemediği için devam ediyor.
Bence insanın en sessiz kahramanlığı da burada başlıyor: İçindeki bütün yorgunluklara, kırgınlıklara, ihanetlere, anlaşılmamasına rağmen hâlâ insanlara faydalı olmaya çalışmasında…
Belki de dünyanın en çok ihtiyacı olan insanlar bunlardır. Kendi yükünü taşırken başkalarının yükünü de biraz hafifletmeye çalışan insanlar… Çünkü bazı insanlar vardır; içten içe yorulurlar ama yine de bir çocuğa kitap tavsiye etmeyi bırakmazlar. Bir dostun hâlini sormayı, bir yabancıya gülümsemeyi, bir insana faydalı olmayı bırakmazlar.
İnsanı insan yapan şey de belki tam olarak budur.
