Çöküşün başlangıcı

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye uzun zamandır ekonomik krizle anılıyor. 2013’ten sonra bozulan ekonomi yönetimindeki disiplin, aslında çok garipsenecek bir şey değildi. Ülkede meydana gelen siyasal çalkantıların yarattığı belirsizlikler, elbette ki ekonominin genel atmosferini olumsuz etkileyecekti. Suça bulaşan, yolsuzluklarla anılan bir yönetim olduğu bilinse de, kimse bu suça batmış muhteris kifayetsizlerin bir sivil darbeyle ülkenin kaderini geri dönülmez biçimde değiştirebileceğine ihtimal vermiyordu. Güçler ayrılığını bitirip, yargının yetkilerini gasp ettiler. Düşünün ki hırsızlar kendilerini yakalayacak polis, yargılayıp yasaların gereğini yapacak mahkeme bırakmadılar. Olan buydu.

Bunun küçük ölçekte olduğunu düşünün. Bir mahallede bir anda suç patlaması yaşanıyor. Ortalık yankesici, it-uğursuz doluyor. Serseriler sokaktan geçenlerden haraç alıyor. Suçlular mahallede görev yapan polisleri gerek güç kullanarak, gerekse de onlara pay vererek kendilerine bağlıyor. Her gün kanunsuzluklar, düzensizlikler, şiddet, vurgun gözle görülür biçimde artmakta. Söyleyin, bu mahallede esnaf kalır mı? İnsanlar gelip burada alışveriş yapar mı? Ev alır ya da kiralar mı? Onu geçtim, bu mahalleye seyyar satıcı uğrar mı? Böyle bir durum gerçekten olsa, kimse o mahallede oturmak istemez. O mahallede ticaret biter. Esnaf oradan kaçar. İnsanlar o mahalleye uğramak istemez. Evi olan evini satar, elden çıkarır, gider başka bir yerde kendine ev alır. Kirada olan taşınır, gider başka yerde oturur. Dükkânı olan işini başka yere nakleder.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Türkiye aynı bu mahalle gibi!

2016’dan itibaren Türkiye’den ciddi bir yabancı sermaye kaçışı başladı. Bunu yerli sermaye izledi. İnsanlar paralarını güven vermeyen, tekin olmayan bir yerde tutmak istemez. Böylece milyarlarca dolar, hızla başka ülkelere aktı. Bunu beşeri sermaye izledi. Eğitimli insanlarda ülkeyi terk etme eğilimi artmaya başladı. Bir taraftan takibat altına alınan eğitimli insanlar resmi veya gayriresmi yollardan ülke dışına akmaya başladı. Öğrenciler, olanak buldukça Avrupa’ya ve Amerika’ya gitmeye yöneldi. Eğitimsiz insanlar arasında bile Türkiye dışında yaşam kurma eğilimi inanılmaz oranlara yükseldi.

2016’dan bu yana kişi başı gayrisafi milli hâsıladan düşen pay düzenli olarak düşmeye başladı. Asgari ücretin reel – TÜİK’in manipüle ettiği değer değil, çarşıda ve mutfakta hissedilen – enflasyon oranının altında kalması kitleleri yoksullaştırdı. Buna Türk parasının değer kaybetme eğilimi de eklenince, yoksullar daha da fakirleşti, alım güçleri düştü. Yatırımlar durdu. Türkiye’de şube açan hizmet sektöründeki ünlü markalar birbiri ardına pazardaki paylarını küçültmeye başladılar. Derken bu da kesmeyince, kepenkleri kapatıp ülkelerine döndüler. İşsizlik artmaya başladı, ardından korkunç rakamlara ulaştı. Dış ticaret açığı arttı. Türkiye giderek ucuz işgücü cennetine dönüşüyordu. Fakat istikrarsızlık buna rağmen dış yatırımcıyı çekmiyordu. Ülke Avrupa liginden tümüyle koparak, Çin-Vietnam-Bangladeş ligine geriledi. Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum derinleşti. Yoksul daha fazla yoksullaşırken, varlıklılar daha fazla zenginleşti. Bir ayrıcalıklı İslamcı sermaye sınıfı ve İslamcı burjuvazi yaratıldı. Devlet çiftliğe dönüştürülerek, kamu kaynakları bu ayrıcalıklı yandaşlara aktarıldı. Devletin tepesindeki yönetici elit grup, bir otopark mafyası gibi, bu yandaşlardan rant elde etmeye ve bu rantı siyasi amaçları için kullanmaya başladı. Bu parazitlerden tokatlanan yüzdelerle yandaş bir havuz medyası oluşturuldu ve bilinçli olarak toplumun ilgisi ekonomiden tali ve magazinsel meselelere, yapay gündemlere, hayali düşmanlara yönlendirildi. Bunların tümü tek bir merkezden, en tepeden yönetiliyordu.

Ülkeyi kara para cennetine çevirerek bir süre bu ekonomik göstergeleri baskılamaya çalıştılar. Kısmen başarılı oldular. Yurtdışından kaynağı belirsiz para gelsin diye devlet birçok vergi ve servet affı çıkardılar. Nerede ne idüğü belirsiz iş varsa, oradan ülkeye para soktular. Ancak bu kaynak da elbette yetmeyecekti. Dünyanın en borçlu ülkelerinden biri olan Türkiye, borcunu çevirebilmek ve ödeme ritmini aksatmamak için yüksek faizli dış kredilerle, daha önceki alınan kredilerin ödemesini yapmaya başladı. Gemi çok ciddi su alıyordu, yan yatmaya başlamıştı.

Bu arada kitlesel tutuklamalar, ordunun tarumar edilmesi, akademisyenlerin kitlesel olarak atılması, yargıçların ve savcıların binli rakamlarda tutuklanması, yüz altmış bin kamu personelinin bir gecede vatan haini ilan edilmesi, yüzlerce gazetecinin demir parmaklıkların ardına konması gibi korkunç işler devam ediyordu. Türkiye demokrasi ve özgürlükler sıralamasında serbest düşüşe geçti. Mülkiyet hakkının yok sayılmasıyla beraber, devlet insanların taşınır-taşınmaz mallarına mülklerine el koymaya başladı. Birçok firmanın yüz milyarlarca dolar değerindeki gayrimenkulüne, döviz ve lira mevduatına el koydular, daha doğrusu çöktüler.

Bu arada Merkez Bankası’nın özerk yapısı da tıpkı yargı erki gibi yürütme erkine bağlandı. Devletin başındaki yönetici elitlerin gözü doymuyordu. Böylece Merkez Bankası’nın kur ve enflasyon politikalarına müdahale etmeye başladılar. Derken tümüyle baypas edip, ideolojik faiz indirimi takıntıları yüzünden kur dalgalanmalarına neden oldular ve Türk parası devalüe olmaya – yani değer kaybetmeye – başladı.

Bu satırların yazarı, 2015’te Kanada’ya geldiğinde bir Amerikan doları 2.70 YTL civarındaydı. Son birkaç haftada YTL, Dolar karşısında 8’lere, 9’lara, derken 10’lara çakıldı. Birkaç gün içinde 10’lardan 12’lerin sonuna doğru serbest düştü. 23 Kasım Salı günü sabah 13’ü test etti, bugün, yani bu yazı yazıldığı esnada, 24 Kasım günü, 13’ün biraz altında seyretmekte. Bakın bu işin şakası yok. Vahameti anlamak için ekonomist olmaya da gerek yok. Bu, Türkiye cumhuriyet tarihinin en büyük ikinci devalüasyonu. Buna aslında bir çöküşün başlangıcı demek daha doğru olur. Sadece Türkiye para birimi eriyip yok olmuyor. Ülkenin varlıkları yok oluyor. İnsanları korkunç bir gelecek bekliyor. Özgürlüklerden ya da demokrasiden bahsetmiyorum! Ekmekten bahsediyorum. Isınmaktan bahsediyorum. Başının üzerinde bir çatı olmasından bahsediyorum.

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Bunun gibi ekonomik çöküş ortamları daha önce de oldu, ama o dönemlerde hep sorumlu bir iktidar vardı. Olan durum karşısında teşhis koydular ve ellerinden geldiğince durumu düzeltmeye gayret ettiler. Başarılı olamadıklarında, demokratik yollarla gittiler. Yerlerine yenileri geldi. Hatta bazen bu tür ekonomik gerekçelerin de etkisiyle sivil iktidarları deviren darbeler oldu. Bu berbat bir seçim de olsa, sistem bir şekilde kendi içinde iktidarı değiştirecek bir dinamik üretti. Böylece yeni dönemler başladı. Ülke elbette ara dönemlerde de, geçiş dönemlerinde de acılar çekti. Ama hiçbiri şu andaki kadar uzun sürmedi, süreklilik arz etmedi. Bunlar sivil darbe yaptılar ve devleti ele geçirdiler. Karşılarında ne sistem içinden demokratik yollarla kendilerini düşürebilecek bir güçlü muhalefet var, ne de sistemin vesayetçi denge mekanizmaları kaldı. Yani ne demokratik teamüllerle, ne de sistem için denge mekanizması olan asker-sivil bürokrasi etkisiyle gitme ihtimalleri yok. Hiç kimseyi dinlemiyorlar. Kendi içlerinde de rasyonel değerlendirme ve hatandan dönmelerine yarayacak denge unsurlarını kaybettikleri için, tek bir adama teslim olmuş durumdalar.

Bu durumun çok partili Türkiye politikasında gayet istisnai bir durum olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Gözlerimizin önünde Türkiye çöküyor. Çöküşün başlangıcı çok hızlı oldu, frenlenmezse, kontrolsüz bir sert çarpma etkisi kısa zamanda hissedilecek gibi görünüyor. 2023’e kalmadan bu senaryonun gerçekleşmesinden korkuyorum. İnsanlara ne olacağı baştakilerin umurunda bile değil. İktidar mümessilleri ve bazı ensesi kalınlar, halka gerekirse aç kalınacağını, ama Libya’dan, Suriye’den, Mavi Vatan’dan vazgeçmeyeceklerini, bunun bir ekonomik kurtuluş savaşı olduğunu, dış güçlerin ve faiz lobisinin Türkiye üzerinde oyun oynadığını falan anlatıyorlar. Yani uçurumdan düşerken, esasında kendilerinin düşmediğini, uçurumun kayalık cephesinin hızla yükseldiğini iddia ediyorlar. Ya akıl sağlıklarını kaybettiler, ya da gayet bilinçli olarak ülkeyi yok ediyorlar.

Evet, çöküş başladı. Soru şu: Kritik momentum gelip, geri dönülmesi imkânsız nokta aşılmadan bu çöküş durdurulabilecek mi? Bu sadece devletle alakalı bir soru değildir, varoluşsal bir sorudur. Bu soru üzerinde düşünmek, bir hayat memat meselesidir. Umarım Türkiye açlıkla terbiye olmadan doğru yolu bulur. Ülkenin bunlardan bir an evvel kurtulması lazım.

5 YORUMLAR

  1. AK PARTİNİN SAF TEMİZ SEÇMENİNİ AŞAĞIDAKİ SATIRLARINIZLA UYARIDA BULUNMAK LAZIM….

    ….”Bunun küçük ölçekte olduğunu düşünün. Bir mahallede bir anda suç patlaması yaşanıyor. Ortalık yankesici, it-uğursuz doluyor. Serseriler sokaktan geçenlerden haraç alıyor. Suçlular mahallede görev yapan polisleri gerek güç kullanarak, gerekse de onlara pay vererek kendilerine bağlıyor……”

  2. Değerli hocam, Mehmet Efe Çaman bey,

    “Evet, çöküş başladı. Soru şu: Kritik momentum gelip, geri dönülmesi imkânsız nokta aşılmadan bu çöküş durdurulabilecek mi?”

    ifadeniz gerçekten de durumu çok güzel özetliyor. Ben, kendi cephemden sorunuza bir katkı da sunmak istiyorum, Ekonomi cephesinden.

    Bir metaforla şu anki durumu şöyle betimleyim ilk başta.

    Türkiyenin 2 sene önceki hali, Yüksek tansiyon, kolesterol yanında kalp krizi geçirmiş neticesinde kısmi felç geçirmiş adam gibiydi.

    Tedavi için geçtiğimiz bu 2 sene zarfında doktorlar kalbe bağlı damarlardan en az 2 sini değiştirmeleri gerekirken, bacaktan alacakları iki büyük damarı kullanarak, bunu yapmamışlar, hastayı dil altı hapıyla, can cıvıltıcılarla bu günlere kadar getirmişlerdi. Bir sonraki kalp krizi hastayı tam felç edebilir ve hatta öldürebilirde.

    Değerli hocam,

    İşte bundan 2 sene önce hatırlarsınız, geçmiş yapısal sorunların neticesi ortaya çıkmaya başlayınca, hükümet, kamu bankaları aracılığıyla piyasaya karşılığı olmayan, piyasa gerçekleriyle uyuşmayan düşük faizle kredi dağıttı. Evet kredi miktarı çok büyüktü, yok pahasına dağıtıldı.

    Her zamanki gibi, Bayındırlık, inşaat alanını canlanırsa en az 60 sektör canlanır, biz ucuzdan basıp Tl yi dağıtalım o ekonomiyi canlandırır diye düşündüler.

    Muhakkak duymuşsunuzdur, Makro Ekonomi teorisinin üç büyük ekolünden birinin teorisyeni Milton Friedman diye bir adam var. Nasıl ki müslümanlarda 4 büyük mezhep var işte bu adam öyle bir adam, 3 büyük ekolden birinin temsilcisi. Ve hatta 2. Dünya savaşı sonrası önceki ekolün kurucusu Keynesin görüşlerinin yanlış olduğunu ortaya net koymuştu.

    Kısaca, Friedmancı, parasalcı deniyor bu adamlara.

    Ama herhangi bir ekol değil, çünkü dünyadaki gelişmiş çok büyük Merkez Bankaları, dolayısıyla Merkez Bankacılığı bu adamın ekolüyle hareket eder.

    Friedman, yine bir metafor kullanırsam, parayı ateş gibi görürdü, çabuk yakar canlandırır ısıtır ortamı da bunun bedeli çok büyük olur, bu sefar fazla ısınır etraf, bu sefer de söndürmekle uğraşırsınız demek isterdi adeta.

    Bu nedenle, dünyadaki pek çok Merkez bankaları, para arzını sürekli bir kurala bağlı olarak yaparlar. Merkez Bankalarının kalitesi, güvenirliği işte budur aslında. Nitekim, biz Mesut Yılmaz döneminde reel-politik yapılıp, Merkez Bankası para basıp, bunu hazineye bir kağıt karşılığı (evet bir kağıt verdiler borçlandık size tarzı bir taahhüdname özü) verdiler, seçimde kullandı Mesut Yılmaz ve sonraki dönem etkisi çıktı.

    İşte bunu Türkiye test etti de zaten önceden bunu biliyoruz ve bizim Merkez Bankası da, Taylor Kuralıyla, bu Friedmancı bakış açısına sıkı sıkıya bağlıydı.

    Özeti de şuydu. Ne kadar para basılmalıydı piyasaya..

    Çok basitti temelde formül:

    Reel para arzı=Nüfus artışı + reel büyüme ve toplamın bir temkin payı kadar fazlası.

    Merkez bankası, büyüme ve nüfusu artışı toplamı kadar para basmalıydı, daha fazlası dengeyi bozardı.

    Çok ayrıntısına girmeden, Merkez Bankaları, parayı değişim aracı (mübadele) olarak görüyorlardı. Friedmanda öyle görürdü, bunun yanına ihtiyatı da ekleyebiliriz ama o kadar.

    Merkez Bankaları, parayı alınıp satılan birşey olarak, emtia olarak görmezler, bu bir görüş elbette ama Merkez Bankacılığı bunun üzerine kurulu.

    Nitekim, bunun zıddı, paranın alınıp satıldığı durumlar var ve elbette Merkez Bankaları bu durumu da göz önüne alırlar, mesela Amerika, ama o ülkelerde Likidite tuzağı dediğimiz bir durum var.

    Yani, para basmanın beş para etmediği yerler var, o da reel faizlerin, sıfıra yakın, sıfır ve hatta negatif olduğu durumlar. Yani, paranın spekülasyon aracı olarak kullanıldığının kabülü, ona göre politika geliştirilmesi örneğin FED için, Japon merkez bankası için mümkün, ama bizde reel faizler yüksek ve Merkez Bankalarının parayı sadece Taylor Kuralına göre basmaları, enflasyon hedefini gerçekleştirme düşüncesiyle birleşince, çok mantıklıydı.

    (para basmak, senyorajdan daha sağlıklı bir kavram para arzı o nedenle kullanıyorumodern ekonomik

    Modern sistemin en kötü para arzında şu, işte damar yolulndan verilen şırınga gibi, o canlılığı, pozitif etkiyi hemen gösteriyor, ama asıl etkiyi sonraki dönemlerde gösteriyor.

    Mesela, Friedman araştırma yapmış, Amerikan ekonomisi için para basmanın tam etkisinin ortaya çıkmasını 18 ay olarak ortaya koymuş, ampirik araştırma bu.

    İşte değerli hocam, Erdoğan 2 sene önce para bastı ve bunu bozmadan da devam ettirdi, yani hastaya açık kalp ameliyatı yapıp gerçek bir tedavi yapmak yerine, dil hapı olarakkullandı para arzını, para bastı, para arzında bulunda,

    işte onun etkisi 2 sene sonra çıkmaya başladı.

    Geçtiğimiz aydaki dövizin artışı “bıldırki hurmalardı” kısaca ve durdurmadığı için karşılıksız para arzını sonradan etkileri ardı ardına çıkıcaktı da.

    Karşılıksız para dan kastımda az önce, enflasyon artışı, nüfus artışına paralel para arzının çok üzerinde basılması.

    Ekonomi de Grahamın Usturası diye bir kavram var. Yani bir politika belirlediğinizde, bunu herkes bilir, dolayısıyla, tüm piyasa oyuncuları gardını ona göre alır, dolayısıyla amaçladığınız o şey gerçekleşmez ve hatta tam tersi olur.

    Mesela, enflasyon çok azaltalım diye para arzını kısarsan çokça, bunu bilenler zaten hem arz hem talep cephesinden kısıtlamaya giderler, busefer ekonomi küçülürken sen daha da küçültmüş olursun.

    Ya da deflasyondan kurtulmak için para arzında bulunursun, zaten ekonomi canlanmak üzeredir, sen bu ölçüm hatan nedeniyle enflasyonu daha da artırırsın. Grahamın usturası demek işte bu.

    İşte değerli hocam, tüm bu cephelerden 2 sene önceki para politikasının etkisi ortaya tam çıkacaktı ki, Erdoğan etkinin çıkmasına da izin vermiyor.

    Yahu bırak, adam kalp krizi geçiriyor, bizimkiler krize sebep olan şeyi engellemedikleri için, şimdi avuç avuç dil hapı veriyorlar

    Ve hatta söyleyim Erdoğan geçen hafta içinde şırıngayla DOPAMİN zerk etti şu an Türk ekonomisine.

    Oysa, 2 sene önceki politikasının yansıması bırak çıksın artık, bi halt ettiniz, onu da baskılıyorlar, faizler artmak istiyorken onu da ümüğüne sıkıyorlar, inatla indiriyorlar.

    Hastanın hem boğazını sıkıyorlar hem kalp krizi geçirirken şırıngayla DOPAMİN veriyorlar ölmesin diye, canlansın diye.

    Şu anki durum bu.

    Kısaca değerli hocam,

    şu an elimizde ne var biliyor musun,

    Tansiyon hastası, şeker hastası, daha önce kalp krizi geçirmiş, hastayı faizi düşürterek bilerek kalp krizi geçirtip, ona DOPAMIN ENJEKTE edip ayağa kaldırıyorlar.

    Bunu hiçbir cani doktor yapmamıştır bu güne kadar, o yüzden etkilerini kimse bilmiyor.

    Ekonomi cephesinden de işte, DIŞ BORÇ 500 milyar dolar, 1 yıl vadeli borç 130 milyar dolar, bunun çoğu dövize endeksli, elde dış borçları kapatacak rezerv yok.

    Tek bir ümit, ithalatı artırıp ele döviz geçirip dış borçları ödeme imkanı bulmak.

    Sorunuza katkı da bulunmak istediğim nokta da bu.

    Artık dönülmez bir yol. Ekonomide yapılanların etkisi yalaşık 2 sene ortaya çıkar tam olarak demiştim para cephesinden, şimdi bu yaptıklarının etkisini daha görmedik, Siz 2 sene sonra görün bu yapılanların etkisini.

    Erdoğan bırakmıyor ki, Dopamin enjekte etmekten vaz geçmiyor ki, bir görelim hastanın tam hali ne, tam felç mi oldu ne durumda.

    Onun tek derdi aman benim düzenim yıkılmasın. Ülke felç olsa ne olur ki bir önemi yok.

    Eğer, Türkiyeyi BİO-EKONOMİK bir canlı olarak düşünürsek,

    Akp hükümeti bir virüs gibi girmiştir onun içine. Ama nasıl bir Virüs biliyor musunuz, ilkel bir virüs, çok ilkel, acemi bir virüs.

    Neden? Şunun için, virüsler bünyeden bünyeye girerek şunu öğrenirler, ben girdiğim bu insan hücresini öldürürsem bende ölüyorum, bunu genetik olarak bu bilgiyi taşırlar, o nedenle zaten virüsler bir üsre sonra insanlara da alışır. Pek çok virüs şimdi insan vücudunda alışık vaziyette duruyormesela, sebebi ne, onu ele geçirirse tamamen kendinin de yok olacağını biliyor o bünyeninölmesiyle.

    Bu nedenle Akp ilkel bir virüs. Tamam bio-ekonomik yapıyı ele geçiriyorsun, değişik bişeye çeviriyorsunda, dur bir kardeşim be, dur bir, bunun kritik noktasını geçersek hasta ölecek bu sefer.

    İşte hocam, benim mevcut halde yorumum bu. Hasta kısme felçti zatende, aceba tam felç mi oldu yoksa bu etkiler onu tamamen mi öldürecek.

    Uluslararası Moratoryum ilan etti mi, bio-ekonomik olarak ölmüş demektir organizma. Ve hızma o günlere doğru gidiyor.

    Erdoğan, halkı iyice fakirleştirme pahasına döviz girdisi elde etme projesini kaybederse işte bu dediğimiz mukadder.

  3. Yukarıda anlattıklarınız temelde ikiye ayrılmaktadır. 1- ekonomi ile garip ilişkileri, 2- cadı avı. Yukarısı temelde bu iki konuların kronolojik sıralamasıdır. Burada birbirinden bağımsız gibi duran iki konunun birbiri ile ilişkisi kurulmalıdır. Birisi ekonomi ile alakalı diğeri hukuk. Aslında hukuku nasıl yok saydılarsa ekonomiyi de öyle yok saydılar. İkisini birlikte yok saymanın kendi içinde bir tutarlılığı olmalı. Yani davranışlara yok sayma davranışını eklemek gerekiyor. Neyi yok saydılar? Ekonomi ve hukuku. Cadı avında insanlar cadılar ile uğraşırken aslında aynı zamanda hukuk yok sayılıyordu. İnsanlar bu noktayı gözden kaçırdılar. Sadece müslümanlar değil kemalistlerde oh olsun diyerek bu süreci ıskalamıştı, gözünü perde bürümüştü. Yani bir karakter vardı ve bu karakter hukuku yok sayıyordu. Aslında herkes kendi halindeydi. Tek olağan akışında ilerlemeyen şey o karakterin yok sayma davranışıydı. Durduk yere şimdi hukuku neden yok sayıyordu? Devleti şahsı ile bütünleştirmiş, devleti kendi malı saymaya başlamış bile. Bu süreç nasıl oldu? Yani devleti şahsının olduğunu zannetmesi, yanılgısı nasıl oldu? Normalde hukuk vardır ve kendisi bu hukukun ona tanıdığı yetkilerle sınırlıdır. Kendi sınırını beğenmiyor. Daha çok yetki istiyor. Acaba kendisini kiminle özdeşleştiriyor. Halbuki insanlar genel olarak kurallara bağlı kalmaya çalışır. Bu ise sanki çok yetenekliymiş gibi daha çok yetki istemektedir. Egosu sınırlar ile uyum sağlamaya çalışmak yerine sınırları egosuna göre belirlemek istemektedir. Ego sınır konusunda kendisine dayatılan sınırları kabul etmemektedir. Egosu baskılanmış, baskı altında kalmış ve sınırları sağlıklı tesis edememiştir. Baskıdan kurtulduğunda ego sınır bilmez olarak sınırlarını aşmaktadır. Muhalefette iken egonun baskılanmış halini görmekteyiz. Baskı araçlarından şikayet etmektedir. Bunu insanlar vesayete karşı demokrasi diye algıladılar. Meğer derdi üzerindeki baskıdan kurtulmak ve egonun sınırlarını genişletmek derdiymiş. “Devlet benim” demesinin nedeni egosunda o hakkı görmesi. Hukuk denilen masum bir disiplin önünde engel duruyordu, kaldırdı yani yok saydı. Bu yok sayma davranışı sadece hukuk ile bitecek değildi. Ekonominin de sınırları, kuralları vardı. Üzerinde baskı hissetmek istemeyen karakter o baskıyı kaldırıp atar ve egosunu rahatlatır. Egonun sınır tanımamazlığı yüzünden ekonomi artık onun şahsi malıydı.

    Şimdiye kadar hep onun egosundan bahsettik. Peki bu egonun insanlarla ilişkisi nasıl? Hukuki ilişki yok, ekonomik ilişki yok. Ekonomi de hukuk da onun egosuna ait. O zaman diğer egolar ile nasıl ilşki geliştirir? Onlara ister taze ister kuru ekmek verir. Bu onun egosunun diğer egolara bir lütfü. Hukuki bir sınırlama olmadığı için egosunun hukukunu işletmektedir. Cadı avı egosunun hukukuydu. İnsanlar bu gerçeği yakında görecekler. Onlar ‘sanmıştı ki’ cadılar avlanmaktadır. Halbuki cadılar ne zaman cadı oldular, nasıl cadı oldular hiç merak etmediler. Şimdi insanların egoları açlıktan kıvranınca onlara muhatap olanın gerçekte ne olduğunu görecekler. Hukukun ve ekonominin değeri konusunda öğrenme süreci bu şekilde olacak.

  4. Mehmet hocam,
    hem diyorsunuz bunların ne seçimle gitme ihtimali var, ne de sistem içi denge mekanizması bürokrasinin etkisi ile. Sonra da kontrolsüz sert çarpma ihtimalinin gerekleşmesinden korktuğunuzu söylüyorsunuz.
    Neden? Eğer bunların normal yollarla gitme ihtimali yoksa geriye yere sert çakılma dışında ne kalıyor?
    Belki de öyle sert bir çakılma gerekli. “Çalıyor ama çalışıyor” diyen, tüm insani değerlerini kaybetmiş, yozlaşmış, milliyetçilik duygularının kamçılanması ve dini duyguların suistimali ile tatmin olan bu milletin açlık ile imtihan olması belki de hem hak ettiği bir şey, hem de belki biraz aklını toplaması için gerekli bir şey.
    Bana göre son yıllardaki yaşananlar gösterdi ki, bu çıkarcı millet için hakların kısıtlanması, suçsuz insanların zulüm görmesi önemli değil. Sert çakılma ve ağır imtihan olmadan akıllarının başlarına gelecek halleri de yok gibi.
    Set çakılma olsun ki, millet hem tercihlerinin karşılığını görsün, başkalarına dokunan zulüm bir de onları bulsun, hem de sert çakılma ile bu güruh bir daha gelmemek üzere gönderilebilecek duruma gelsin. Eger Almanya´da Naziler bu kadar sert cakilmasa idi, yeni dönemde bu kadar silinebilir miydi? Yoksa bir sekilde yine var olma sanslari devam etmrez miydi?
    Tabi bi de şöyle bir soru geliyor insanın aklına: Yukarıdaki okuyucu yorumlarını da okudum, ekonomide bugün alınan kararların etkisini iki yıl sonra gösterdiği bilgisi dikkatimi çekti. Dengelerin bu kadar bozulduğu, kasaların boşaltıldığı, borçların arttığı bir ülkeyi muhalefet devraldığında onun döneminde etkisini gösterecek geçmişin kararları muhalefetin itibarını da zedelemez mi? AKP´liler, bakın biz gittik böyle oldu demez mi?

    • İsmail bey evet 2 yıl sonra ortaya çıkar, ama bizim şu an bile 2 yıl beklememize gerek yok.

      Bakın aşağıda, ekonometri de en güvenilen yöntemlerden “Parçalı bütünleşme analizi” ile yapılmış bir ampirik araştırma var Türkiye için, devalüasyonun faydası değil zararı olur diyor, hem de 2009 yılında, o zaman şu anki kırılganlıkların hiçbiri yoktu üstelik.

      Bakın aşağıya akademik araştırmanın SONUÇ kısmını atıyorum:

      ”””
      SONUÇ
      Türkiye, uygulanan kur politikası, dış ticaretinin yapısı ve İHRAÇ MALLARININ YURTDIŞI TALEP ESNEKLİĞİNİN DÜŞÜKLÜĞÜ nedeniyle, olası bir
      DEVALÜASYONDA ekonomik açıdan bazı problemlerle karşı karşıya kalabilir.
      Gerçekleştirilecek devalüasyon neticesinde, İTHAL GİRDİLERİN FİYAT ARTIŞI üretimde
      bir daralmaya yol açabileceği gibi, MALİYET ENFLASYONU etkisiyle ENFLASYON artışı da
      yaratabilir. Pahalanan ara malı sonucunda, ithalat yapılamayacak ya da önemli
      ölçüde azalacak olursa, ihracatın ara malı ithalatına bağımlılığı gereği, ihracat da
      önemli ölçüde düşeceğinden MEVCUT DIŞ TİCARET AÇIĞI daha da BÜYÜYEBİLİR.

      Çalışmada belirtildiği üzere, ihracat ve ithalat değerlerine ilişkin parçalı birim kök
      analizi ile hesaplanan d değerlerinin 1’e yakın ve 1’den büyük değerler alması,
      serilerin uzun dönemdeki kararsızlığını göstermektedir. Dolayısıyla, Türkiye için
      MARSHALL-LERNER KOŞULUNUN UZUN DÖNEMDEolarak çalışmadığını göz önünde
      bulunduracak olursak, DEVALÜASYON konusunun üzerinde DİKKATLE DÜŞÜNÜLMESİ
      gerekmektedir.””””

      Araştırmanın Linki:

      https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/146005

      Bu ne demek biliyor musunuz, dış borcu ödemek için yanlış yola girdik, bu 2 yılda borç daha da katlanacak, Dış TİCARET AÇIĞI, daha büyüyebilecek demek.

      Marshall-LERNER KOŞULU (J CURVE) şartları Türkiye için geçerli değil. Devalüasyonun başarı şansı bir koşula bağlı, o da bu koşul. Meraklısına linkini de yukarıda attım.

      Daha önce bir başka yorumumda yazdım, buraya da ekleyim, Erdoğanı zokaya getirenler, Perinçek tayfası gibi duruyor. Milli üretim modeli vs deyip duruyorlardı, onun bir ayağı buydu, ardından ithalat kısıtlamaları gelecek ve ucuz işgücüyle güya üretim yapılacak ithalat coşacak. Bilimsel verilerle bunu nöyle olmayacağını bu güzel açıklamış Akademisyenler.

      Benim yorumum şu, ZOKA yı Erdoğan yutmuş dememin sebebi de o, eğer Erdoğan faizi yüksletmeyi seçmiş olsaydı, şu an iyice belirginleşen ekonomik kriz, göstergelerin alt üst olması ve bunun halka yansıması, mutfağa yansıması ilerde başlayacaktı. Bu da Erdoğandan sonra gelen iktidarların beceriksizliği olarak görülecekti.

      Oysa şu an devalüasyon silahını çekti Erdoğan, ama DIŞ TİCARET AÇIĞINI KAPATMAK YERİNE ARTIRABİLECEK b araştırmaya göre, beklenen etkiyi göstermeyecek yahut gelecekte, ve hatta daha da kötü edebilecek.

      Eğer faizi artırmayı seçseydi halka yansıması biraz daha zaman alırdı, ama devalüasyonu seçti, bu hemen halka etkisini gösterdi.

      ZOKA dememin bir diğer sebebi de şu, faiz olsaydı Erdoğandan sonraki hükümetin başına kalacaktı, şimdi Erdoğanın iktidarının içindeyken görüldü. Halk anlamaz ekonomik politikayı, o varken iyi, bu varken kötü diyen bir toplum, işte Erdoğan varken kötüleşince daha da, artık Erdoğan sonrası Akp lilerin de bir bahanesi kalmayacak.

      Planlayanlar kendilerince, kusursuz bir fırtına planlamışa benziyorlar Erdoğanı buna ikna edenler. Amerikan filmlerindeki gibi, Erdoğan gidince birden güneş açacak, yerine gelen, faizleri haklı olarak mecbur artırmalıyız diyecek, IMF ile, finans dünyası ile anlaşacak, birden bire dolar düşmeye başlayacak ve halk yaa bak gördünüz mü adamlar hemen düzeltmeye başladı diyebilecekler.

      Ama sorun bu sefer o kadar büyük, yapısal ki, öncesi sonrası da yok, ülkenin tam bir restorasyona ihtiyacı var. İktidar değişiminin yeterli olacağını düşünmüyorum. Bir bedel ödenmeli. Sanırım o bedeli şu an Erdoğan dönemindeyken halka ödetmeye başladılar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin