Çocukluğumun bayramları…

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Ömer Seyfettin meşhur “Ant” hikayesine “Ben Gönen’de doğdum” diye başlar. İşte ben de Ömer Seyfettin’in bahsettiği Gönen’in Babayaka köyünde doğdum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım burada geçti.

Bu köyde hayvancılıkla geçinen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Babam “bereketi kaçmasın diye” tam sayısını hiç söylemediği kırk civarında koyunlarımıza bakar, sütlerinin, yünlerinin ve kuzularının geliriyle evimizi geçindirirdi.

Beş kardeş içinde benim ayrı bir yerim vardı. Bunun nedeni hem ilk çocuk olmam hem de küçük yaşta yakalandığım verem nedeniyle bünyemin çok zayıf olmasıydı. Aileme ve kendime dair hatırladığım ilk şey, bitmek bilmeyen verem tedavisiydi.

Bu hastalık köyümüzde benden başka amcamın hanımında ve amca oğlumda vardı. Ancak en çok beni etkilemişti. Genellikle haftada iki defa Gönen’e hastaneye gittiğimizi, aynaya (o zamanlar röntgen cihazına “ayna” denirdi) göründüğümüzü hatırlıyorum. Sonrasında ise sürekli ilaç ve hap kullanmak zorundaydım.

En sonunda iğnelere dayanamayarak kaçmış, babam da halime acıyıp iğnelerden vazgeçmişti. Hastalığı atlatmayı başarsam da bünyem hep zayıf, benzim de soluktu. Hem ilk çocuk olmam hem de hastalığım, beni babam nezdinde “imtiyazlı yapmış” ve her istediği yerine getirilen ve komşuların nazarında da “şımarık” bir çocuk olarak büyütülmüştüm. Ancak okuldaki başarımın etkisiyle olsa gerek köylüler köyde bir istisna olarak her istediği yapılan bu çocuğa zamanla toleranslı bakmışlardı. Babamın aksine annem hep ciddi davranır, sevgisini çok göstermez ve babama da beni ve kardeşlerimi şımarttığı için sitem ederdi.

Köyümüz Gönen yöresindeki tabirle bir “yerli köyü” idi. Etrafımızdaki diğer köyler, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonrasında Kafkaslardan gelen Çerkez, Gürcü ve Balkanlar’dan gelen Pomak ve Muhacir (Bulgaristan’dan gelenlere bu isim verilirdi) köyleriydi. Bizim köylülerimiz kendilerini “Manav” olarak tanımlarlar hatta bununla ayrı bir gurur duyarlardı.  

Annem bu köye yine 93 Harbi sonrasında Bulgaristan’dan göç eden Muhacirlerin kurduğu bir köyden gelin gelmişti. Annemin köyünün resmi ismi önce Akçapınar Hamidiye iken sonradan Yeniakçapınar olmuştu. Ama asıl ilginç olan halk arasındaki adının “Corcu” olmasıydı. Bu isim, köy kurulmadan önce burada “Corcu” adında bir Rum’un çiftliğinin olmasıyla izah edilirdi.

Çocukluğumda köyümüzde Ramazan büyük bir coşkuyla geçerdi. Özellikle yaz mevsimine denk geldiği zamanlar, sahura kadar hemen herkes ayakta olurdu. Ramazan öncesinde birkaç hanenin bir araya gelmesiyle böreklikler hazırlanır, sahura kalkıldığında bunlar pişirilir ve mevsim fark etmeksizin hatırladığım kadarıyla içine peynir konulan börek yenirdi. Yine rahmetli babamın önce böreğin ortasını alıp oraya limonlu bir şerbet ya da ayran koyduğunu hatırlıyorum.

Bugün anlamak zor ama bütün köyün sahur yemeği (biz o zaman sahur yerine “temcit” der ve sahura kalkma için de “temcide kalkma” şeklinde ifade ederdik) zengin fakir ayrımı olmaksızın aynıydı. Henüz kahvaltı geleneği olmadığından sahurda yenen börekler özellikle yaz aylarında herkesin susamasına yol açsa da çocukluğum boyunca hep böyle devam etmişti.

Sahurun bittiğini ise köy hocasının sabah ezanından yaklaşık yirmi dakika önce minareden okuduğu “kes selası (salası)” ile anlardık. Yine bir hocanın, bu saladan önce güzel sesiyle ramazanın başında “merhaba ya şehr-i Ramazan”, sonunda da “elveda ya şehr-i Ramazan” kasidesini okuduğunu hatırlıyorum. O dönemde köyde kadrolu imam olmadığından köylü bir hocayla yıllık belli bir miktar buğday karşılığı (buna “hak” denirdi) anlaşır ve imam bu şekilde görevlendirilirdi.

Köyde hemen hemen herkes oruç tutar ve kimin oruç tutmadığı veya tutamadığı bilinirdi. Özellikle harman zamanı oruç tutmanın zorluğu düşünüldüğünde, ramazanın, tarlada güneş altında saatlerce çalışanlar için nasıl bir imtihan olduğu kolaylıkla tahmin edilebilir. Buna rağmen teravihler çok kalabalık olur, biz çocuklar da bazen muziplikler yapsak da teravihe gitmeye çalışırdık.

Çocukluğumda “tekne orucu” ifadesini hiç duymadım. Ama ilk oruçlarıma herhalde önce üç gün devam ettiğimi sonraki yıllarda da dokuz ve on iki günden sonra tam oruç tutmaya başladığımı hatırlıyorum. Böylece çocuklar kademeli bir şekilde Ramazan boyunca oruç tutmaya alıştırılırdı. 

Teravih sonrası ise sıcak yaz gecelerinde kahvehanede sahura kadar muhabbetler devam eder, davulcu sahur için davul çalmaya başlayınca (buna “davul/davulcu çıktı” denirdi) herkes evine giderdi.

Ramazan’ın son haftası artık bayramlıkların hazırlanma zamanıydı. Rahmetli annem bunun için aylarca oya yapar (Gönen’in iğne oyası meşhurdur), onları satarak bayramlık almak için para biriktirirdi. Ayrıca mevsime göre tarlalara tütün kırmaya ya da orak biçmeye giderdi. Artık sıra bayramlıkların alınmasına gelir, salı günü Gönen’in yolunu tutardı (Gönen’in pazarı Salı günleri kurulurdu).

Genellikle bir defada alışverişi tamamlayamaz ve ertesi hafta bir kez daha giderdi. Sonra da bana şakayla karışık sitem eder, “Senin soluk benzine renk uyduramıyorum” derdi. Bu nedenle kendi ifadesiyle “bütün pazarı alt üst eder”, sonunda benim için genellikle en renkli kıyafetleri seçerdi. Bu yüzden bir dönem okulda adım “kırmızı kazaklı çocuk” bile olmuştu.

O yıllarda bizim için iki büyük eğlence vardı. Haziran ayında Gönen’de dört gün devam eden panayır ve bir de bayramlar. Köyümüze elektrik 1977’de gelmişti ancak televizyon henüz sadece kahvehanelerde bulunduğundan biz çocuklar, bir iki istisna durumda televizyon seyredebiliyorduk. Birisi milli maçlar diğeri de tahmin edilebileceği gibi Pazar sabahları yayınlanan kovboy filmleriydi.

Köyde elektrik olmadığından sıcak yaz günlerine rağmen iftarda soğuk su içme imkânı yoktu. Yaklaşık üç yüz kişinin yaşadığı köyümüz su yönünden fakirdi ve sadece bir çeşme vardı. Bu nedenle Ramazan günlerinde oradan su almak ve getirmek büyük bir eziyete dönüşürdü. Enteresan bir şekilde çeşmeden su getirmek kadınların ve genç kızların göreviydi ve onlar bazen saatlerce çeşme başında sıranın kendilerine gelmesini beklerlerdi.

Bazı yıllar yeni soğuk sular keşfedilir, köylülerimiz özellikle genç kızlar ve biz çocuklar oralara akın ederdik. Bu soğuk su, bazen köyde bir kuyu, bazen de bir tarla köşesinde bulunan ve aslında herkesin bildiği ama nedense o yıl yeni keşfedilmiş gibi herkesin dilinde olan bir kaynak suyu olurdu. Bir şişe veya bir küçük bidon soğuk su doldurmak için sıraya girer ve sanki o soğuk suyla yaz sıcağında bütün gün çektiğimiz susuzluğun (ona biz “hararet” derdik) bir anda geçeceğini düşünürdük.

Bayramlar hayatın monotonluğu içinde ayrı bir kıymete sahipti. Onun için biz çocuklar bayramları iple çeker, yeni kıyafet ve ayakkabılarımızı özenle saklar, giyeceğimiz bayram sabahını sabırsızlıkla beklerdik.

Benim ve kardeşlerim için bayramların farklı bir yönü daha vardı. Babam koyunculuk yaparken sayamız (köyümüzde koyun ağıllarına “saya” deniyordu) yanmış ve babam da mecburen Gönen’de bir lokantada çalışmaya başlamıştı. Çobanlıkta öğrendiği yemek tecrübelerini artık orada sergiliyor ancak biz de kendisini haftada bir defa görebiliyorduk. Bayram ise babamın en azından birkaç gün bizimle olması demekti.

Bayram sabahı erkenden kalkar kardeşim İsmail’le beraber annemin önceden hazırladığı kıyafetleri giyer ve camiye bayram namazına giderdik. Bayram namazı teravih boyunca şahit olunan kalabalığın zirveye ulaşması demekti. Sadece köyün sakinleri değil Gönen’de veya İstanbul’da yaşayan hemşerilerimiz de bayram namazına gelirler, 1890’larda inşa edilen köy camimiz tarihi günlerinden birini yaşardı. (Ne yazık ki o ahşap cami, korunmak yerine yıkılıp yenisi yapıldı).

O dönem “hak karşılığı” tutulan imamlar, normal vaaz verip hutbe okurlar, siyasi konulara girmeye veya bir yerlere mesaj vermeye çalışmazlar, köyde herkesle iyi geçinmeye ve özellikle siyasi konulara temas etmemeye özen gösterirlerdi.

Bayram namazının en güzel taraflarından birisi namaz sonrasıydı. Ramazan bayramlarında namazdan sonra köyün bütün erkekleri doğruca mezarlığa giderdi. Orada önce Kur’an okunur, dualar edilir sıra bayramlaşmaya gelirdi. Biz çocukların hiç unutamayacağı sahneler bu bayramlaşmalarda yaşanırdı.

En küçük çocuklardan köyün en yaşlısına, herkes yaşına göre sıralanır, ardından bir türlü sonu gelmeyen ama hiç bıkmadığımız el öpme merasimi başlardı. Aslında yaşlandıkça “bıldıra göre” (“bıldır”, biz manavların dilinde geçen yıl demekti ve elbette Türkçe bir kelimeydi) sıranın sonuna doğru gidildiğinden bayramlaşma aynı zamanda bir nevi hayat muhasebesi gibi olurdu.

En son bundan altı yedi yıl önce köyde böyle bir bayramlaşmaya katılmış ve sırada artık sonlara doğru geldiğimi görünce yaşlandığımı bir kez daha anlamış ve bir muhasebe yapma zamanı geldiğini düşünmüştüm. Bazılarına hatta kendi çocuklarıma bile tuhaf gelen bu merasim ve özellikle “el öpme ritüeli” benim için hala farklı bir manevi lezzet ifade ediyor ve yaşadığım sürece de öyle olacak.

Bayramlaşma sonrası sıra mezar ziyaretlerine gelir, herkes kendi aile mezarlarını ziyaret ederdi. Biz de babamla beraber kendi akrabalarımızın kabirlerine gider, orada dua ederdik. Köy mezarlığında o dönem mezar taşlarında isim yazma geleneği olmadığından babam her seferinde bize mezarları tek tek tanıtırdı. Annesini küçük yaşta kaybettiğinden onun mezarında çok hüzünlenir sonrasında da çok sevdiği Hacı İsmail Dede’nin (biz ona “İsmel Dede” derdik) mezarına gelir ve her seferinde çok sevdiği dedesinin kendisi askerdeyken vefat ettiğini anlatırdı.

Bayramlaşma sonrası sıra evde kahvaltıya gelirdi. Kahvaltı bugünkü gibi zeytin, peynir, yumurta vb. yeme şeklinde olmayıp yaz kış çorba içme şeklindeydi. Sonrasında ise biz çocukların çok keyif aldığı evleri gezerek şeker toplama geleneği başlardı. Annem bize önceden şeker toplamak için bir torba ayarlar ve kardeşimle beraber bazen başka birkaç çocukla birlikte bütün köyü gezmeye başlardık. Bu, köyümüzün vazgeçilmez bir ritüeliydi.

Mezarlıktaki bayramlaşmada sadece erkekler olduğundan köyün kadınlarıyla çocukların bayramlaşması bu şekilde olur, onların evlerin kapılarında veya avluda elleri öpülür ve teyzelerimiz bize “el öpenleriniz çok olsun” demeyi hiç ihmal etmeden önceden hazırladıkları şekerleri verirlerdi.

Şeker toplama, köyde bakkalın olmadığı, Gönen’e alışverişe ancak haftada bir defa gidildiği yıllarda çok değerliydi. Çocuklar şeker torbalarını birbirlerine gösterirler ve aralarında tatlı bir rekabet de olurdu. Toplanan şekerler genellikle akide, leblebi şekeri olur, sütlü çikolatalı şekerler varsa ayrı bir sevinç yaşanırdı. Sonrasında bu şekerler o yıllarda “tarihi geçmiş ürün” kavramı da olmadığından bir iki ay boyunca tüketilirdi.

Ziyaret edilen aile yakın akrabaysa bayramlaşma farklı bir şekilde olurdu. Bazen babam bizi dedemlere, amcamlara götürür ve orada baklava ikramıyla birlikte bir süre oturulurdu. Eğer yalnız gidilmişse o akraba kardeşimle beni “akrabalık nedeniyle” mutlaka içeri davet eder, halimizi hatırımızı sorar ve tatlı ikram ederdi. Akraba ziyaretleri de mezarlıktaki bayramlaşmadan sonra en çok keyif aldığım ortamlardı. Orada bir yılın muhasebesi yapılır, geçmiş yad edilir ve o akraba evlerinden ayrılırken ziyaretin tadı damağımızda kalırdı.

Bizim için bayramın en heyecanlı kısımlarından birisi, anneannem ve dedemi ziyaret etmekti. Bunun için babam bize eşlik edecekse arabayla Gönen’e gelir ve oradan Corcu’ya giderdik. Eğer babam gelmeyecekse annem ben, ve kardeşimi alır (henüz diğer üç kardeşimin dünyaya gelmediği yıllarda) ve yaklaşık bir buçuk saatlik, zahmetli ama keyifli bir yürüyüşten sonra annemin köyüne ulaşırdık.

Köy göründüğünde annemin hatıraları canlanır, gezdiği, yaşadığı yerleri, tarlaları, bahçeleri, çeşmeleri büyük bir özlemle anlatırdı. Gelin geldiği köyü, doğduğu köye göre daha çok sevdiğini söylemesine rağmen rüyalarında hep doğduğu köyü görür ve orayı anlatırdı.

Sadece on yedi yıl yaşasa da her yerde hatırası vardı. Bir çeşmeyi görünce oranın suyunu, köy camiini görünce yedi yaşında hatim indirdiğini, dedemlere gelince evlerinin 1953 depremi sonrasında yapıldığını, depremden dolayı günlerce çadırda kaldıklarını anlatırdı.

Dedemlerde ise bizi anneannem karşılar ve nedense anneme hep hüzünle hitap ederdi. Kendi köyleri ve aileleri dindar olmasına karşılık annemi, dini hassasiyetleri az olan bir köye gelin vermekten şikâyet eden bir halleri vardı ve hem dedem hem de ninem bunu zaman zaman vurgularlardı.

Rahmetli dedem bizim köyü küçümser ve köylülerimizi çok tembel bulur, bunun için de kendisine göre ideal bir örnek verirdi. “Babayakalılar” derdi, “kar yağmaya başlamadan evleri için odun bile getirmezler”. Dediği doğruydu ve bizim köyün bu alışkanlığına karşılık dedem daha yazdan kışlık odunları eve yığmış olurdu. Yıllar sonra bir doktora dersinde aynı şeyi bana rahmetli meşhur hattat, Türkolog Prof. Ali Alparslan da söyleyecekti.

Annemin köyüne geldiğimizde bizim “Manav şivesine” karşılık farklı bir şiveyle karşılaşırdık. Bu “h” sesinin olmadığı tatlı ama bize garip gelen bir Rumeli şivesiydi. Anneannemin “Kızancıklarım gelmiş” demesiyle bu şiveye alışmaya çalışır ancak bazen hiçbir şey anlamazdık. Çünkü bizim sundurma burada birden “hayat” olur, seslenmek yerine “(h)aykırmak” denirdi. Annemse gelin geldiği manav köyünde muhtemelen bu şiveyle alay edilince Rumeli şivesini terk etmişti ve sadece bize kızgınlık dışında kendi köyünde bile hiç kullanmazdı.

Bizim en çok bayıldığımız kısım dedemlerin bahçesiydi. Panayır eriği (herhalde papaz eriğinin adı panayır eriği olmuştu, bardacık eriği gibi birkaç çeşit erik, elma, armut, nar, üzüm gibi meyvelerin yanında özellikle cevizler bizi mest ederdi. Anneannem önceden sakladığı cevizleri çıkarır ve mutlaka yanımıza da koyardı. Yine annemin köyünde bayramda biz çocukların bayıldığı “kulaç” adı verilen Bulgaristan Türklerinin yaptığı bir ekmek mutlaka olur, sabahları ise bizim “Manav tarhanasının” yerine “acılı Muhacir tarhanası” yenirdi.

Bayram demek çocuklar için para harcama fırsatıydı ve biz “beyaz, sarı ve kara Çanka (gazozların markası Çanka idi) gazozların” hepsinin tadına bakmak isterdik. Annemin köyünde durum değişir, anneannem gazoz aldırmaz ve bize gazoz yerine “ahlat turşusu suyu” içirirdi. “Soğukluk” denilen ahlatların tarlalardan toplanıp bir küpe konmasıyla yapılır ve sonrasında “turşu suyu gibi” ama içine şeker konularak içilirdi.

Anne tarafından dedemse (ona Corculu dede derdik) baba tarafına göre çocuk gözümle yaptığım değerlendirmeyle “fazla dindardı”. Her vakit namazına camiye gider, imam yoksa camide ezanı okur, namaz kıldırır ve köyde “dine mugayir” ne görse mutlaka müdahale ederdi. Biraz medrese eğitimi aldığından Mızraklı İlmihal’i bilir, Osmanlıca dini kitaplar okur, evde sürekli Kur’an’dan ayetler okuyup açıklar hatta nafile olarak “Pazartesi namazı, Salı namazı, …” gibi namazlar kılardı.

Bana en garip gelense bayram gecelerinde de kandil ışığında Kur’an okumasıydı. Çocuk aklımla buna anlam veremez, “artık Ramazan bitti, bayram geldi” diye düşünürdüm. Sert mizacından dolayı herkes ondan çekinir, içeri girdiğinde hep tebessüm etse de biz çocuklar da kendimize çeki düzen verirdik.

Annemler yedi kardeşti ve bayramlarda bütün teyzelerim köye gelir, dedemlerin evi tam bir bayram yeri olurdu. Herhalde evde en az yirmi kişi toplanır, önce erkekler sonra çocuklar en son da kadınlar yemek yerdi. Bu buluşmalar o kadar değerliydi ki, bayramları iple çeker, teyze çocuklarıyla birlikte muhteşem birkaç gün geçirirdik. Özellikle Somalı teyzemin gelişini sabırsızlıkla bekler, “Bu bayram gelmeyecekler” sözünü duyunca büyük bir hayal kırıklığı yaşardık. Somalı teyzem, yılda bir defa yeme fırsatına nail olduğumuz “kutuda şeker” getirir ve bizim bayramımıza ayrı bir lezzet katardı. Yatma zamanı geldiğinde ise biz çocuklar için ayrı bir odaya sıra sıra yataklar serilir ve saatlerce muhabbetten sonra tatlı bir uykuya dalardık.

Annem her seferinde köyünde akraba ziyaretleri yapar ve çocukluğunun geçtiği bu güzel köyde hasret giderirdi. Bu köy, bizim köyün tersine birkaç çeşmesi olan ve gürül gürül suların aktığı, bu yönüyle bizim çok hoşumuza giden bir köydü. Akraba ziyaretlerinden sonra sıra bahçeye gelir, annem yine kendi köyümüzde hiçbir yerde olmayan bu bahçeye bizi mutlaka götürürdü.

Dedemlerin bahçesine giderken her zaman soğuk suların aktığı bir çeşmenin yanından geçerdik. Ama bizim asıl ilgimizi, çeşmenin yanındaki “koca çınar” çekerdi. O heybetli çınar bayramlarda köyün en büyük eğlencesi idi. Annemin köyünün genç kızları ve erkekleri orada toplanır, çınarda kurulmuş olan salıncakta sallanırlardı. Bu eğlence bizim köye göre daha dindar olan ve “dedem annemlere yasaklamış olsa da” bu köyün herhalde kuruluşundan beri devam eden bir bayram geleneğiydi. Sonra bahçeye geçer, annem her seferinde önce bize bütün bahçeyi gezdirir sonra da mevsimine göre kendi köyümüze götürebileceğimiz meyveleri toplardık.

Bayramın bitişi ayrı bir hüzün sebebiydi. Hem annemin köyünden hem teyze çocuklarından ayrılmak çok zor gelir, bir sonraki bayramda buluşmak üzere sözleşir ve herkes kendi yaşadığı yere doğru yola çıkar ve o gelecek bayramı yine iple çekmeye başlardık.

Ömer Seyfettin, “Ant” hikayesinin girişinde “Yirmi yıldan beri görmediğim bu kasaba hayalimde artık seraplaştı. Birçok yerleri unutulan eski, uzak bir rüya gibi oldu…” der.

Gurbette bir sürgün olarak yıllarını geçiren Filozof Rıza Tevfik de özlemini “Uçun Kuşlar” şiirinde şöyle ifade eder:

Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;

Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.

Ormanlar koynunda bir serin dere,

Dikenler içinde sarı gül vardır

O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?

Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?

Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?

Yüce dağ başında siyah tül vardır.

Orda geçti benim güzel günlerim;

O demleri anıp bugün inlerim.

Destan-ı ömrümü okur dinlerim,

İçimde oralı bir bülbül vardır…

İşte benim için de; doğduğum, yaşadığım, sokaklarında koştuğum o köyler, o memleket toprakları yavaş yavaş bir sis perdesine dönüşüyor, annem babam, akrabalarım birer hayal gibi kalıyor. Hele büyük bir lezzet aldığım o çocukluk yıllarımın bayramları da ufukta yavaş yavaş kaybolan bir gemi gibi silinip gidiyor.

Bir taraftan gurbet diğer taraftan o yerleri bir daha görememe düşüncesi, o günlere duyulan özlemle birleşiyor ve ıstırapları daha da artırıyor. Dileyelim ki bu hasret daha da uzamasın!

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin