CHP ve darbeler: Tutarlılık testi

İDRİS GÜRSOY | YORUM

Türkiye’de siyasi tartışmaların büyük bölümü ‘kimin tarafında olduğunuza’ göre şekillenir. CHP söz konusu olduğunda bu eğilim özellikle belirginleşir: Parti, kimi çevrelerce demokrasinin değişmez kalesi ilan edilirken, kimi çevrelerce ise otoriter rejimin kurucusu olarak gösterilir.

Her iki yargı da tarihin seçici bir okumasından beslenir. Daha dürüst ve dolayısıyla daha yararlı olan soru şudur: CHP, Türkiye’nin farklı darbe ve otoriter dönemlerinde ne yaptı, ne yapmadı ve bu tablo bize kurumsal demokratik olgunluk hakkında ne söylüyor?

1950: BEYAZ DEVRİM — HAKKIN TESLİMİ

CHP, 1923’te kurulan cumhuriyetin kurucu ve 1950’ye dek ‘tek partisi’ olarak 27 yıl boyunca ülkeyi yönetti. Bu dönem; laiklik, eğitim ve modernleşme alanında köklü dönüşümler getirirken siyasi ve dini özgürlüklerin ağır biçimde kısıtlandığı bir tek parti iktidarını da ifade eder.

İlk tarihi sınav, 14 Mayıs 1950’de geldi. Demokrat Parti seçimleri büyük farkla kazandı. CHP iktidarı bıraktı. Sandık sonucuna boyun eğdi. Bu basit bir jest değildir. Dünya tarihinde 27 yıl kesintisiz iktidarda kalan tek parti yapılanmalarının büyük çoğunluğu iktidarı bırakmamak için çeşitli yollar aramıştır. CHP bunu yapmadı. İktidar sandıkla el değiştirdi. Dönemin koşullarında bu gerçek anlamda istisnai bir adımdı. Tarihçiler buna ‘Beyaz Devrim’ der.

Seçim gecesi bazı komutanlar İnönü’ye, “Seçimlere komünistler hile karıştırdı deyip sonuçlara müdahale edelim!” mesajını iletti. İnönü bu teklifi reddetti. İnönü’nün kararı hem cesaretli hem de gerçekçiydi. İktidarın barışçıl devri gerçekleşti ve bu CHP’nin en temiz sayfasıdır.

27 MAYIS 1960: İKTİDARDAKİ PARTİ DEVRİLİRKEN

27 Mayıs 1960 darbesi, CHP’nin muhalefette olduğu dönemde gerçekleşti. Darbenin hedefi 1950’den bu yana iktidarda olan Demokrat Parti’ydi. DP’nin son yıllarındaki otoriterleşmesi kaygı vericiydi.

CHP’nin bu süreçteki tutumu tartışmalıdır. Partinin darbeye doğrudan katılımı olmadı; ama askeri müdahaleye karşı güçlü bir demokratik direniş de sergilenmedi. ‘27 Mayısçı’ subayların anılarında DP’ye karşı bir hareket fikrinin 1955’te konuşulmaya başlandığı ve CHP geleneğindeki subaylarla fikir paralelliğinin erken oluştuğu aktarılmaktadır. Cemal Yıldırım, Orhan Birgit gibi asker ve sivil isimler cuntanın planlarını CHP yönetimi ile paylaşıyordu.

Başbakan Adnan Menderes ve iki bakan idam edildi. Demokrat Parti kapatıldı. Seçilmiş bir hükümet silah zoruyla tarihe gömüldü. CHP bu süreçte demokrasinin bekçisi rolünü üstlenmedi.

1962: 11 HAVACI OLAYI — ÖRTBAS EDİLEN LİSTE

27 Mayıs’ın birinci yılı dolmadan Hava Kuvvetleri içinde yeni bir cunta oluştu. Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı General Hüsnü Özkan önderliğinde dört kademeli bir yapılanmaydı bu. Cunta, varlığını gizlemek için ‘Milli Devrim Ordusu’ imzalı bildiriler yayımlıyor; Ankara’da gazete bürolarına saldırılar düzenlenerek ortam olgunlaştırılmaya çalışılıyordu.

Ekim 1962’de tamamlanan ihtilal planı kırmızı kâğıtlara yazılmış harekât talimatlarını içeriyordu: Rejim, ‘CHP’lilerden teşkil edilmek üzere ortanın hayli solunda partisiz bir iktidara’ teslim edilecekti. Planın üçüncü bölümünde güvenlik derecelerine göre sınıflandırılmış CHP’li isimlerin yer aldığı 70 kişilik bir liste bulunuyordu.

Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel cuntayı toplantı hâlindeyken bastı; 11 subayın istifasını aldı. Ancak Başbakan İnönü istifaları işleme koymadı. Muhalefet partilerinin Meclis araştırma önergesi CHP oylarıyla reddedildi. Darbe suçlamasıyla istifası alınan General Hüsnü Özkan CHP’ye üye oldu ve milletvekili yapıldı. Emekli edilen Albay Fevzi Arsın, CHP Ankara İl Başkanlığına getirildi. Hava Kuvvetleri Karargâhı’nda ihtilal dosyasını inceleyen genç bir subay bu tabloyu tek cümleyle özetledi: “Ordu+CHP=iktidar.”

TALAT AYDEMİR DARBELERİ (1962–1963): DEMOKRASİYE SAHİP ÇIKIŞ

22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde Albay Talat Aydemir önderliğinde iki darbe girişimi yaşandı. İktidardaki CHP’nin bu dönemdeki tutumu belirgin ve olumludur: Parti her iki girişime de karşı çıktı; İnönü hükümeti darbeyi bastırdı. Aydemir 1964’te idam edildi.

Talat Aydemir

Ama bir parantez açmak zorunludur: Aydemir davaları ile 11 Havacı Olayı eşzamanlıdır ve birbirini tamamlar. İnönü, Aydemir’e karşı sert, 11 Havacılara karşı koruyucuydu. Fark neydi? Aydemir’in listesinde CHP’li isimler yoktu; 11 Havacıların listesinde vardı.

12 MART 1971: MAĞDURİYET VE BİREYSEL ERDEM

12 Mart 1971 muhtırası seçilmiş hükümeti istifaya zorlayan bir askeri baskı belgesiyle (muhtıra) gerçekleşti. Askerin istediği teknokrat hükümetin başına getirilen isim CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim’di. Genel Sekreter Bülent Ecevit, partisinin muhtıraya verdiği desteği protesto için görevinden istifa etti. Kendi partisinin tutumunu eleştiren bu demokratik dürüstlük, sonradan siyasi karşılığını aldı; Ecevit genel başkanlığa seçildi.

12 Eylül 1980 darbesiyle CHP kapatıldı; lider kadrosu gözaltına alındı ve siyasi yasaklara maruz kaldı. Parti bu dönemde mağdur konumundaydı ve müdahaleye karşı tutumu netti. Ecevit’in bireysel tavrı ve 12 Eylül’deki mağduriyet, CHP tarihinin en tutarlı sayfalarından birini oluşturur.

28 ŞUBAT 1997: TARTIŞMALI SAYFA

28 Şubat 1997, CHP tarihinin dürüstçe yüzleşilmesi gereken dönemidir. Refahyol Hükümeti döneminde ordu, 9 saatlik bir MGK toplantısının ardından 18 maddelik bir bildiri yayımladı ve fiilen başbakana istifa dayattı. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir yaşananları “Demokrasiye balans ayarı yaptık!” diye tanımladı. CHP, laikliğin tehdit altında olduğuna inanıyordu ve sürece destek verdi. 28 Şubat, CHP’nin laiklik hassasiyetini demokratik ilkelerin önüne geçirdiği bir dönüm noktasıdır. Bu tercihin uzun vadeli bedeli ağır oldu: Siyasi İslam’ın ‘mağdur’ anlatısı güçlendi; AKP bu zemin üzerinde yükseldi.

15 TEMMUZ 2016 SONRASI: YENİKAPI’DAN SUSKUNLUĞA

15 Temmuz 2016 gecesi CHP, darbeye karşı tutum aldı. CHP bu sürecin başlangıcında meşrulaştırıcı bir ortak konumundaydı. Asıl sınav sonra geldi. Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’un ‘kontrollü darbe’ olduğunu söyledi. Hükümetin kalkışmayı bildiğini ve önlemediğini ileri sürdü. Ancak 7 Ağustos 2016’da Yenikapı mitingine katılım, siyasi literatüre ‘Yenikapı Ruhu’ olarak geçti.

15 Temmuz’dan sonra ilan edilen olağanüstü hal kapsamında KHK’larla 150 bini aşkın insan yargısız ihraç edildi; 390 binden fazla kişi gözaltına alındı. İçlerinde öğretmenlerin, doktorların, hâkimlerin, gazetecilerin bulunduğu bu süreçte AİHM ve BM organları sistematik hak ihlallerini kayıt altına aldı. OHAL’in ardından 200’den fazla medya kuruluşu kapatıldı; AB raporları yargı bağımsızlığının ve kuvvetler ayrılığının derin yara aldığını belgeledi.

CHP bu süreçte kurumsal ve güçlü bir demokratik muhalefet hattı oluşturamadı. “Zaten hak ettiler!” algısı bazı CHP çevrelerinde dönemin seyirciliğini besledi. OHAL’i sorgulamak siyasi maliyet taşıyordu; bu maliyet, ilkesel tutumun önüne geçti. Daha da ötesi: RTÜK ve HSK benzeri yapılarda muhalefet temsilcisi bulundurulması, birer meşruiyet öğesi olarak işlev gördü. 

2025–2026: BUGÜNKÜ DİRENIŞ VE TARİHİN SORUSU

2025–2026’da CHP, İmamoğlu davasında ve ardından gelen operasyonlara karşı demokratik direniş sergiledi. Seçilmiş bir belediye başkanının tutuklanmasına karşı çıkmak, sandık iradesinin açıkça çiğnenmesine itiraz etmek değerlidir ve tanınmayı hak eder. Ama tarihin sorusu şudur: Bu tutum yapısal mı, yoksa konjonktürel mi? Kendi seçmeni hedef alınmasaydı, kendi adayı tutuklanmasaydı, aynı güçlü direniş sürer miydi?

Cevap partinin geçmiş sicilinde gizlidir. 1960’ta rakibine yönelik darbeye sessiz kalmak, 1962’de kendi adamlarının cuntasını örtbas etmek, 1997’de laiklik gerekçesiyle askeri müdahalenin meydana getirdiği boşluğu doldurmak, 2016 sonrasında OHAL baskısına gecikmeli itiraz etmek demokrasinin evrensel ilke olarak değil araçsal bir değer olarak benimsenmesinin işaretleridir.

Oysa demokrasi, yalnızca kendi iktidarınızı ya da kendi seçmeninizi koruduğunuzda değil; her iktidarın ve her seçmenin hakları tehdit altında olduğunda sahip çıkıldığında anlam kazanır.

CHP yalnızca kendi mahallesinin yangınında mı mücadele verecek, yoksa evrensel hukuk ve hak ekseninde kalıcı bir demokratik tutum mu inşa edecek?

Türkiye’nin bir beyaz devrimi daha gerçekleştirebilmesi, büyük ölçüde bu sorunun cevabına bağlıdır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin