Çanakkale Zaferi’ni hurafelerden kurtarmak [Dr. Serdar Efeoğlu, yazdı]

Tarihimizin en büyük savunma zaferlerinin başında gelen Çanakkale Muharebeleri son yıllarda tamamen bir siyasi istismar aracına dönüştü. Her hafta sonu iktidar belediyeleri binlerce kişiyi Gelibolu’ya taşıyarak ve hamasetin ön planda olduğu anma programları düzenleyerek bu istismarın canakkale spotbaşını çektiler. Televizyon ekranlarında gördüğümüz bazı nevzuhur çağdaş “kassaslar” ise birçoğu gerçek olmayan menkıbelerle bu değirmene su taşıyarak halka yanlış bilgiler aktardılar.

Çanakkale Zaferi bir tarihi olaydır ve öncelikle tarihçilerin belgelere dayanan çalışmaları ile halka ulaşmalıdır. Bu konuda birçok bilimsel çalışma yapılmasına karşılık doğru bilgilerin halka mal olması uzun zaman almakta ve kamuoyu bir bilgi kirliliği yaşamaktadır.

Muharebelerle ilgili olarak en çok başvurulan kaynaklar hatıra eserlerdir. Ancak hatıralar, yazan kişinin duygu ve düşüncelerini öne çıkaran ve yazarın daha çok kendini savunmaya yönelik kaleme aldığı eserlerdir. Hatıra eserlerin tarihi bir malzeme olabilmesi,  diğer eserlerle mukayese edilmesine bağlıdır. Son dönem Türk askeri tarihinin temel kaynakları harp cerideleridir. Her gün tutulması mecbur olan ceridelerde; asker mevcudu, firarlar, hasta, yaralı ve şehitlere dair bilgiler, günün olaylarının kısa bir özeti gibi bilgiler yer almaktadır. Ceridelerin ayrıntılı incelenmesi pek çok muğlak konunun aydınlatılmasını sağlamaktadır.

“YÖK” BİLE YAĞLI BUĞDAY ÇORBASI YEDİRİRSE

Çanakkale Zaferi ile ilgili özellikle muhafazakâr kesim birçok yanlış bilgi aktarmakta ve her ortamda yayılmasına hizmet etmektedir. Biz bu yazıda sadece üç örnek verecek, diğerlerini sonraki yazılara bırakacağız.

Yanlışlıkların başında Gelibolu’da askerin “aç biilaç” bir şekilde savaştığı bilgisi yer almaktadır. Buna göre Çanakkale’de Türk askeri ciddi bir yiyecek sıkıntısı yaşamış, bundan dolayı askere kahvaltıda üzüm hoşafı, akşam yemeğinde ise ancak yağlı buğday çorbası verilebilmiştir.

İaşe, savaşlarda ordunun başarısındaki en önemli hususlardan birisidir. Karnı doymayan bir askerin savaşması mümkün olmadığı gibi bu durum ciddi boyutlarda firarlara yol açmaktadır. Osmanlı ordusu bu durumu Balkan Harbinde acı bir şekilde yaşamış, Selanikli Bahri’nin ifadesiyle “peksimet, dağlar gibi yığılmış iken asker aç” bırakılmış ve binlerce asker firar etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda da özellikle 3. Ordu’nun savaştığı Kafkas Cephesi’nde iaşe sıkıntısı yaşanmış ve firarlar ordu mevcudunun üçte birine ulaşmıştır.

Hâlbuki Çanakkale, İstanbul’a yakınlığı ve bölgenin imkânlarından dolayı ordunun en kolay besleneceği bir konumdadır. Bu dönemde Türk ordusunda bir erin günlük tayini 600 gr un, 250 gr et ya da 125 gr kavurma, pastırma, sucuk ya da konserve et, 86 gr pirinç, 10 gr yağ, 20 gr soğan  ve tuz” olarak belirlenmişti. Cephedeki yazışmalar ve hatıra eserler incelendiğinde bazı sıkıntılar yaşansa da askerin hiçbir zaman “aç biilaç” kalmadığı anlaşılmaktadır. Örneğin Güney Grubu Komutanı Vehip Paşa ekmeğin kalitesi düşünce Enver Paşa’ya bir numune göndererek şikâyet etmiş, V. Ordu’da yeterli iaşe olduğu halde kendi kuvvetlerinin sıkıntı yaşadığını ifade etmiştir.

250 gram olması gereken et miktarı önce 62, sonra da 31 grama kadar düşmüş, Vehip Paşa Enver Paşa’ya gönderdiği bir yazıda yirmi gramdan bile söz etmişse de et verilmeye devam etmiştir. Harp cerideleri ve hatıralardan problemler yaşansa da günlük tayinin verilmeye çalışıldığı görülmektedir.

“Yağlı buğday çorbası” efsanesinin asıl enteresan tarafı ise bu menünün 1917 yılına ve 43. Alay’a ait olmasıdır. İtilaf devletleri 1916 Ocak ayında Gelibolu’yu tahliye ettiğine göre bu yemek menüsü Çanakkale Muharebelerine ait olamaz. Bu efsaneyi uyduranların dikkat etmediği diğer husus ise 43. Alay’ın hiçbir zaman Çanakkale Cephesi’ne gelmemiş olmasıdır. Bütün bu bilgilere rağmen bu efsane herkesi etkilediği gibi “bugün üniversite Hocalarını fişlemekten bilime fırsat bulamadığı anlaşılan” YÖK’ü de etkilemiş olacak ki üniversitelerde 18 Mart’ın yıl dönümünde öğle yemeği menüsü “yağlı buğday çorbası” olabilmiştir.

ŞEHİT SAYISI EFSANESİ

canakkale harita

Çanakkale Muharebeleri ile ilgili en büyük efsanelerden birisi de Türk tarafının savaşta 250.000 şehit verdiği bilgisidir. Bu sayı çok mübalağalıdır. Bu yaklaşımda yüksek sayıda verilen şehit sayısının zaferi daha da yücelteceği yaklaşımı öne çıkmaktadır. Hâlbuki savaşlarda önemli olan az kayıpla başarılı olabilmektir.

Şehit sayısının fazla gösterilmesinin temel nedeni, şehit ve zayiat ifadelerinin yanlış kullanılmasıdır. “Zayiat”; şehit, hastanede vefat eden, hastaneye sevk edilen, kayıp olan, düşmana esir düşen ve firar edenlerin toplam sayısını ifade etmektedir. Çanakkale Muharebelerindeki şehit sayısı, “zayiat” rakamı ile karıştırılmakta veya şehit sayısının fazlalığı büyük bir başarıymış gibi fazla rakam verilmektedir. Hâlbuki Genelkurmay ATASE Arşivi kayıtlarına göre şehit sayısı 57.263’tür. V. Ordu Komutanı Liman Von Sanders ise eserinde şehit sayısını 66.000 olarak belirtmiştir.

Osmanlı ordusunun Çanakkale’deki toplam zayiatı kaynaklarda 250.000-252.000 arasında belirtilmektedir. Bu zayiatın ayrıntısı genellikle 57.000 şehit, 100.177 yaralı, 10.067 kayıp, 21.498 çeşitli hastalıklardan vefat, cepheden hastalık ya da hava değişimi nedeniyle sevk edilen veya firar eden 64.440 asker şeklinde belirtilmektedir. İtilaf devletlerinin zayiatı da aynı şekilde değerlendirildiğinde İngilizlerin kaybı 205.000, Fransızların kaybı da 47.000 olmak üzere 252.000 civarındadır.

ÇANAKKALE’DE KÜRTLER YOK MUYDU?

canakkale savaşı

Çanakkale Muharebeleriyle ilgili diğer bir tartışma, Kürt kökenli askerlerin Gelibolu’da bulunup bulunmadığıdır. Bununla amaçlanan “Türkler ve Kürtler, omuz omuza savaştılar” söyleminin boşa çıkarılmasıdır. Gerçekten de Çanakkale Muharebelerinde çok az sayıda Kürt asker yer almıştır. Çünkü 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nde asker alma sistemi merkezi değildi ve bölgesel bir şekilde organize edilmişti. 11 Aralık 1913 tarihinde yayınlanan “Teşkilât-ı Umumi-i Askeriye Nizamnamesi” ile asker alma işlemlerinde kolordu bölgeleri tanımlanarak her kolordunun kendi bölgesinden asker alması kararlaştırılmıştı.

Çanakkale Muharebelerinde görev alan V. Ordu’ya bağlı 3. Kolordu ve 15. Kolordu ile II. Ordu’ya bağlı 5. ve 14. Kolordulara bakıldığında asker kaynaklarının Trakya, İstanbul, Batı ve Orta Anadolu olduğu görülmektedir. Sinop-Sivas ve Malatya hattının doğusu ise Kafkas Cephesi’nde savaşan 3. Ordu bünyesindeki 9. , 10. ve 11. Kolordu’nun asker alma bölgesini oluşturmaktaydı. Çanakkale cephesinde ise Orta Anadolu’nun batısından itibaren yer alan vilayetlerin halkı savaşmıştır. Nitekim Çanakkale’de en çok şehit veren üç vilayet Bursa, Balıkesir ve Konya olmuştur.

Bölgesel asker alma sistemine rağmen Çanakkale’de Doğu Anadolu, hatta Suriye ve Filistin’den az sayıda da olsa askerin yer almasının nedeni ise ihtiyaç duyulduğunda diğer bölgelerdeki askerin sonradan Çanakkale’ye sevk edilmesidir. Nitekim Çanakkale Muharebelerinden sonra bu cephede yer alan kuvvetlerin bir kısmı da Kafkas Cephesine gönderilmiş ve orada savaşmışlardır.

Çanakkale Muharebeleri, dönemin en güçlü devletlerinin ordu ve donanmalarının bozguna uğratıldığı büyük bir zaferdir. Bu zaferin hangi gerekçeyle olursa olsun hurafelere dayanan ve uydurma hikâyelerle süslenen bir hamasete kurban edilmemesi gerekmektedir. Bu zafer sınırlı imkânlara rağmen strateji, harekât planları, lojistik ve destek hizmetlerinin iyi düzenlenmesi sayesinde ve komutanlarla askerin olağanüstü gayretleri ile kazanılmıştır.

Zaferle ilgili doğru olmayan hikâyelerin İslamiyet’teki hadis kritiğini bilen, “râvi (senet)” silsilesinin öneminin farkında olması gereken muhafazakâr kesim tarafından uydurulması ve çeşitli ortamlarda hakikatmiş gibi aktarılması ayrı bir ironi olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bunun yerine Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih arşivlerine dayalı çalışmaların esas alınması ve öğrencilere de ilköğretimden itibaren doğru bilgilerin verilmesi yerinde bir davranış olacaktır.

 

Kaynaklar: İ. Yıldırım, “Çanakkale Muharebelerinde Zayiat ve Zehirli-Boğucu Gaz Kullanımı”, FÜ Sosyal Bilimler Dergisi, C. 26, S. 1, 2016; İ. Bilgin, “Türk Askeri Gelibolu’da Aç Biilaç Savaştı”, www.geliboluyuanlamak.com;  M. Arslan, “Birinci Dünya Harbinde Çanakkale Cephesine Asker Alım İşlemleri ve Askerlerin Cepheye İntikalleri”, Çanakkale Araştırmaları, S. 18, 2015; Y. Nizamoğlu, Kahramanlıktan Sürgüne Vehip Paşa, İstanbul, 2013; Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, İstanbul, 2007.

3 YORUMLAR

  1. Tabular yıkılıyor !!!
    Serdar Hocamızın cesur yazılarını sonuna kadar destekliyorum. Maalesef cemaat de olsa tüm muhafazakarlar aynı gen ve kültür havuzundan geliyor. Son yaşadıklarımız bize bu havuzdan ayrılma fırsatı sundu. “Düşünün, sorgulayın ve ayrışın” olarak özetlenebilecek bu imkan, bize tabulardan sıyrılma imkanı da veriyor. Tarihte “itaatçiilik” olamaz . Olursa “diriliş Ertuğrul “larımız veya “payitaht İstanbul”larımız olur. Bu illa küfür edeceğimiz anlamına gelmiyor . Eleştiri kültürünü öğreneceğiz , düşünmeyi öğreneceğiz. Bunu iradi yapamadık ancak şu süreçte “cebri ” olarak yaptırılıyoruz. Serdar hoca gibi cesur kalemler bu noktada bizim için birer nimet . Haydi elimizdeki bilgi asası iLe şu ana kadar kutsallaştırdığımız “kıssaları” teker teker devirelim . Abdülhamid’e dokununca zıplamayalım, Menderes ve DP DEYİNCE efendimize (sav) sövülmüş muamelesi yapmayalım. Hadi muhafazakarlar varmısınız tarihi yeniden okumaya ve analiz etmeye . Ben hazırım Serdar Hocam… götür bizi.. ellerinize sağlık

  2. hamasetten biktik bizimle cocuk gibi oyun oynadilar yeter artik.
    kim soylerse soylesin kim anlatirsa anlatsin ister hosumuza gitsin ister gitmesin tarihi gercekleri en objektif kaynaklardan bilim insanlarindan ogrenmek istiyoruz.
    serdar beyin yazilarina devam edin lutfen tesekkurle.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin