Çağın kabusu; keşfetmeyen çocuklar!

İLHAN YILDIRIM | YORUM

Abdulmuttalib, son nefesini verirken torunu Hz. Muhammed’i (salllallahu aleyhi vesellem) amcası Ebu Talib’e emanet etti ve O’na (sas) kendi evladı gibi şefkat göstermesini tembihledi. Onun vefatıyla birlikte Efendimiz’in (sas) vesayeti Ebu Talib’e geçti. Böylece Hz. Peygamber (sas), çocukluk yıllarında bir vasiden diğerine, bir evden başka bir eve taşınarak hayatın erken yaşta yüklediği ayrılık ve yetimlik imtihanını yaşadı.

Yeğeni Muhammed (sas) Ebu Talib için üç açıdan kıymetliydi: Yetim bir çocuktu, kendisine kardeşi Abdullah’ı ve babası Abdulmuttalib’i hatırlatıyordu ve babası Abdulmuttalib’in yadigarıydı.

Bu sebeple Hz. Muhammed (sas) Ebu Talib’in ailesinin bir ferdi, adeta öz evladı gibi oldu. O’nun (sas) için Ebu Talib, sevgi dolu bir baba, sadık bir amca ve koruyucu bir rehberdi. Ebu Talib’in eşi Fatıma bint Esed de onu kendi çocuklarından ayırmadı. Hz. Peygamber (sas) de onun şefkatini unutmamış ve ona “anne” diye hitap etmişti.

Amca ve yeğen arasındaki bağ o kadar güçlüydü ki, hayatlarının derin bir şekilde iç içe geçtiği söylenebilir. Bu derin sevgi, Ebu Talib’in yeğeni Muhammed’in (sas) yanından hiç ayrılmamasının başlıca sebebiydi. Ukaz ve diğer Arap pazarlarına beraber giderlerdi. Hatta Mekke’den gelen bir kervanla Şam’da ticaret yapmak istediğinde, yeğeninden uzun süre ayrı kalma düşüncesine katlanamadı ve onu da yanına aldı. Böylece henüz on iki yaşındaki Muhammed (sas) devesine binmiş halde, önce Yesrib (daha sonra Medine olarak anılacaktır) üzerinden geçen güzergahla Şam’a doğru uzun bir yolculuğa çıktı.

Bu yolculukta, Şam bölgesinde yaşayan rahip Bahira ile karşılaşma rivayeti meşhurdur. ‘Görmenin rampasında’ yaşayan Bahira, onda farklı bir özellik görmüş ve amcasını dikkatli olması konusunda uyarmıştı. Bahira’nın görme biçimi aslında bize peygamber varislerine karşı bir görme biçimi de sağlar.

Veyahut şairin şu çarpıcı dizeleri bizleri görmeye hazır hale getirir: “İnsanlar / hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır.”

Bu anlamda Bahira gözle görülemeyen şeyin ne olduğunu bilmek için diğer dünyaya kör kesilir. Zira gördüğü sıradan bir çocuk değil, geleceğe dair bir alamettir.

Suriye’ye yaptığı ticaret yolculuğundan sonra Hz. Peygamber (sas) yaklaşık on üç yaşlarında çobanlık yapmaya başladı. Bunun bir sebebi de Ebu Talib’in maddi olarak ailesini geçindirmekte zorlanıyor olmasıydı. Bu meslek Hz. Peygamber’de (sas) geçimini sağlamanın ötesinde yalnızlıkla baş başa kalmayı öğretmiş, sabretme, temkinli olma ve tehlikeyi önceden sezme gibi yeteneklerini geliştirmişti. Bu meyanda Hz. Peygamber (sas), bir temsilinde kendilerini “Rebia”ya benzetmişti. Rebia yüksek bir yere çıkıp, kavmin düşmanlarını gözetleyen, bir tehlike anında ehline ve kavmine haber veren kişiyi denirdi.

Sahabeleri Hz. Peygamber’e “Çoban mıydın?” diye sorduklarında, “Koyun gütmemiş hiçbir peygamber yoktur.” diye cevap vermişti. Çoban, verimli ve güvenli yerler aramakla yükümlü bir rehberdir; bu da kervanın yolculuğunu engelleyebilecek her şeye karşı koruma ve gözetme görevini simgeler.

Hidâyetin zıttı dalâlettir ve ruhun cehennemidir. Böylece hidâyet büyük bir nimet, vicdânî bir lezzet ve ruhî bir cennet olur. (Bediüzzaman).

Dalaletten hidayete çıkaran Hz. Peygamber (sas) de cehennemden kurtarıp cennete kavuşturan yüce ve muteber bir rehber olur.

Hz. Peygamber’in çocukluk kahramanları çöl ve sessizlik denebilir. Çöl, yüzeyinde görülecek, duyulacak hiçbir şey yokmuş gibi görünebilir. Ancak Antoine Saint Exupéry’nin Küçük Prens’te dediği gibi, “Bir insan çöl kum tepesine oturur, hiçbir şey görmez, hiçbir şey duymaz. Yine de sessizliğin içinden bir şey titreşir ve parlar.”

Böylece Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) çölün kalbine götürülerek hem tefekkür fırsatı sunulmuş hem de sessizliğin dilini duyuş armağan edilmişti. O’na (sas) hayran olan, ‘Kahramanlar’ kitabının yazarı Thomas Carlyle’a göre O’nun (sas) özel üstünlüğü, çocukluğundan itibaren süregelen tefekkür ve sükûnet haliydi.

O dönem Kureyş geleneğine göre, Hz. Muhammed’in (sas) doğumundan kısa bir süre sonra çöl kabilesinden bir sütanneye gönderilir. Orada yaşıtlarıyla oyun oynar ve güler. Sütannesi Halime’nin koyunlarını otlatır. Çocukluğunu doğal bir şekilde yaşar. Ayrıca on iki yaşında amcası Ebu Talib ile ticari seyahatlere çıkar ve 13 yaşında da çobanlık yapar.

Hz. Peygamber’in en erken yaşlarından itibaren doğayla ve hayvanlarla kurduğu bu temas, dedesinden ve amcasından edindiği deneyimler bize çocukluğu ile ilgili harikulade bilgiler sunar.

Uzmanlar akıllı telefonların çocukları gerçek dünyayı keşfetme ve sosyal beceriler geliştirme fırsatlarından mahrum bıraktığına inanıyor. Bu becerilerin kaygı ve stresle başa çıkmak ve olgun fertler olmak için temel öneme sahip olduğunu düşünüyor.

Akıllı telefonlar ve sosyal medya öncesi dönemde çocukluk, fiziksel keşif ve sosyal etkileşimle doluydu. Teneffüslerde arkadaşlarımızla sohbet eder, okuldan sonra mahallenin her köşesini keşfederdik. Günümüz çocukları ise artık okuldan sonra buluşmuyor; bunun yerine sosyal medya platformları aracılığıyla bağlantıda kalıyor. Arkadaşlarla tartışmak ve barışmak gibi sosyal beceriler bile “Oku ama cevap verme!” ve “Karşıdaki kişiyi engelle!” davranışlarıyla yer değiştiriyor.

İnsanlık en şımartılma çağında yaşıyor olabilir. Çocukların duygularını korumak için çok çabalıyoruz, ancak onlara bu duygularla nasıl birlikte yaşayacaklarını öğretmiyoruz. Onlara birçok “mutlu şey” veriyoruz, ancak “gerçek dünya pratiğinden” mahrum bırakıyoruz. Dış dünya hakkındaki bilgilerin çoğu deneyimlerden değil, başkalarının anlattığı hikayelerden geliyor.

Yeni nesiller ile ebeveynler arasındaki kopukluk ve uçurum, tarihin en büyüklerinden biri olarak kabul ediliyor.

Bu, yaşadığımız çağın kalbine dokunan bir sorun. Teknoloji deneyimin yerini aldığı bir çağda, çocukların hayatından hangi deneyimler kayboluyor? Son yıllarda yaşadığımız teknolojik değişimler gençlerin hayatında sosyal istikrar veya ahlaki bir gelişim getirdi mi? Bugünkü dijital mimari, gençlerin en çok hangi erdemlerini öldürüyor?

Cesaret mi, sabır mı, empati mi?

2 YORUMLAR

  1. Hocam yine bizlerin farkındalığını arttırdınız Allah razı olsun!! Çok teşekkür ederim
    Hz. Peygamber’in çocukluğu bize gösteriyor ki gerçek karakter zorluk, sorumluluk ve hayatın içinde kazanılan deneyimlerle oluşur, konfor ve ekranla değil. Elbette teknolojinin nimetlerinden faydalanmalıyız; ancak gerçek hayat ile teknolojik konfor arasındaki dengeyi korumalı, manevi güzellikleri ve İslami-ahlaki değerleri dijital ortamdan çok gerçek hayatın içinde yaşayarak öğrenmeliyiz. Selam ve dua ile

  2. Çok güzel bir hatırlatma teşekkür ederiz. Bu arada tüm bunlara rağmen hocamız kanatlı karıncaların bu nesilden geleceğinin işaretini net bir şekilde veriyor. O yüzden yazının sonunda gösterdiğiniz hakikati başka bir hakikatle dengeye getirme isteği oluştu. Nitekim bu hakikati bilerek önlemlerimizi alsakta çok büyük bir tehlike büyümekte. İnşallah hocamızın bahsettiği bu tehlikelerden geçip çocukluk özünü kaybetmeyen gençler kanatlanacak. Nasıl olacak Allahualem. İmksansız gibi görünen milyonlarca şey gibi o da olacak inşallah.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin