Büyük sır: Geçiş dönemi rejiminin iç dinamikleri

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Çıkar ortaklığı siyasetteki tüm ittifakların ve koalisyonların tek zeminidir. Dostluklar değil! Siyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı. Şeffaflık ve anayasal düzenin yerleşik olduğu hukuk devletlerinde – kanun devleti değil ama çünkü bunu bazıları birbirine karıştırıyor! – kamuoyu baskısı, özellikle de dördüncü güç olan basının (medyanın) denetimi, siyaseti etiğe ve normlara yaklaştırıyor. Örtülü güç kirlenmesi olabilse bile, aleni, tabiri caizse gözüne basaraktan ulu-orta yapılan alçaklık yapmak mümkün değil. Oysa Türkiye’de öyle mi?

Şeffaflıktan çok ama çok uzaklaşmış, neredeyse kapalı kapılar ardından yönetilen, koyu gri, kirli bir siyaset var Türkiye’de. Kararlar nasıl alınıyor, bunu bilmiyoruz. Kolayına kaçarak, Erdoğan tek karar alıcı demek, akıldan ve mantıktan uzaklaşmak tehlikesini beraberinde getirmez mi? Evet, doğru. Görünürde bir tek otorite var karar alan. Ak Parti’yi önce AKP’ye degrade eden, ardından AKP’deki “av partisi” sonrası tüm özgül ağırlıklı “keklikleri” birbiri ardına heybesine koyan, amiyane tabiriyle AKP’yi “muma çeviren” Erdoğan, AKP’nin içerisindeki tüm istişare mekanizma ve kanallarını kuruttu. AKP’yi adeta disipline etti. Onu, reformist duruşundan kopartarak, bir kuru süs bitkisine çevirdi. Kuruluşunu müteakip kurumsallaştırdığı anlatıyı, kullandığı dili, sahiplendiği değerleri, izlediği politikaları, ulaşmak istediği siyasal, toplumsal ve ekonomik hedefleri 1984’vari bir metotla silerek, sanki tüm bunlar hiç olmamış, AK Parti hiç var olmamış, yaşanan reform ve dönüşüm süreci hiç yaşanmamış gibi, tarihi baştan yazdırdı. Ademi merkeziyetçi ve çok sesli, üst kimlikçi ve anayasacı, AB’ci ve demokratikleştirici, piyasacı ve ilerlemeci AK Parti yerini tek adamcı ve tek sesli, nasyonalist ve Putinist, Batı düşmanı ve Rusya yönelimli, despotizme öykünen bir AKP’ye terk etti. Önceleri ben de dâhil birçok siyaset bilimci ve Türkiye çalışan yerli ve yabancı akademisyen, bu yeni partinin bir tür parti devletine evrileceğini sandı. Yanıldık ama. Parti devleti bile olabilmesi için önce devletin var olması lazım. Oysa Erdoğan rejimi devleti ortadan kaldırdı. Hani, hukuk devleti veya demokratik devlet falan değil bahsettiğim devlet, yanlış anlaşılmasın. Devlet, tüm kurumları ve mimarisiyle ortadan kaldırıldı.

EVET, YENİ BİR DEVLET KURULUYOR

Bir geçiş dönemindeyiz aslında biz. Değişik bir şey, biliyorum. Çünkü Türkiye tarihinde bu tip bir fenomen ilk kez yaşanıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte bile devletin devamlılığı yitirilmemişti. Gariptir, evet yeni bir devlet kuruluyor, ama devletten devlete geçişte devlet yok olmuyor, devlet otoritesi önce çift başlı bir dönem de geçirilse, ortadan kalkmıyor. Boşluk olmuyor. Dahası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan hariciye, ilmiye, tıbbiye, hazine, askeriye gibi devlet örgütlenmesinin önemli kurumları, ad değiştirerek varlıklarını koruyor. Bürokrasi – Max Weber’in önemli bir gelişmişlik ve modernite ölçütü – Osmanlı’da oldukça sofistike bir yapı olarak aynen Cumhuriyet’e transfer oluyor. Tıpkı bir gecede serpuş değiştirmek gibi, nasıl festen şapkaya geçiş yapıldıysa, rejim değişikliği de öyle yapılıyor. Baş nasıl çıplak kalmadıysa, ülke de devletsiz kalmıyor. Heyhat, bugün ise durum çok farklı!

Bazen basit soruları sormak ufuk açıcıdır. Çocuklar gibi. Neden diye başlayan sorular sormak önemli. O halde sorayım. Neden devletin ortadan kaldırılmasına gerek görüldü? Bir taktik değişimi görüyorum. Öncelikle hemen saptayayım: Erdoğan sanıldığının tersine, tek başına yegâne etki faktörü değil Türkiye siyasetinde. Mesela orduyu ele alalım. Ordu devletin silahlı gücü olarak bugün Erdoğan’ın karar alıcılığını benimsemiş görünüyor. Demokratik devletlerde orduların anayasal taammümlere bağlı olması, sivil otorite altında yer alması, sivil karar alıcıların (anayasal hükümetin) tercih ve kararlarını yerine getirmesi, kısacası bir enstrüman olarak hareket etmesinden doğal bir şey olamaz. Ama Türkiye şu anda böyle bir devlet mi ki? Sanırım bu sorunun yanıtını yukarıda verdim.

Hayır, Türkiye böyle bir devlet değil, çünkü – tüm diğer koşulların başında yer almak üzere – Türkiye bir devlet değil! Bakın test çok basit. Kendi anayasasına uymayan bir devlet olamaz. Kendi anayasasında yazmayan türden bir karar alma mekanizmasına sahip bir devlet olamaz. Kendi rejimsel vasıflarını – mesela yürütme, yasama ve yargı erklerinin ayrılığı ilkesini – ihlal eden bir devlet olamaz. Yani devlet olmanın bazı koşulları var! Öyle aklınıza geldiği gibi, keyfe keder (eskiler işkembeden derdi!) kararlar alacaksınız, Anayasa Mahkemesiymiş, Millet Meclisiymiş, mahkeme kararlarıymış falan umurunuzda olmadan, zücaciye dükkânındaki fil gibi hareket edecek, kendi devletinizin var oluş zeminini yıkacaksınız, sonra da devlet olduğunuza inandırmak için bol-bol kuru sıkı belagat yapacaksınız. Bu olmaz! Buna ilk ve ortaokul mezunu bir grup vatandaşı ikna eder, bir kısmına bir tutam din, diğerine bir cimcik nasyonalizm serperek efsunlayabilirsiniz belki. Ama bu “algı”, gerçekleri değiştirmez, değiştiremez!

TSK NEDEN BU DURUMU KABULLENİYOR?

Parti de devlet mekanizması da kilitlendi ve bir odağa bağlandı. Kime mi? İşte can alıcı soru bu. Tersinden okuyabilmek için, herkesin sormaya çekindiği soruyu sormakla başlamak gerek: TSK neden bu durumu kabul ediyor? Yok, mostralık vitrin paşası konumu gereği, arkasında “askerlik arkadaşı pozu” çektirten Genelkurmay Başkanı (!) skandalı gibi magazinsel boyut değil benim ilgilendiğim. Zaten herkesin malumu, o “paşa-paşa” her denilene eyvallah demek mecburiyetinde olan ve konu mankeni türü, bir tür “boşluk olmasın” gerekçesi üzerine sadece kariyerini değil, var oluşunu da bağlayan Genelkurmay Başkanı (!), herhangi bir Türkiye siyaseti analizinde dikkate alınmaya değer bir rol oynamıyor bugün. Bu konuda sanırım düşündürücü olması gereken bir fikir birliği var Türkiye’de.

O halde neden bahsediyorum? Perinçek, geçenlerde İran’daki bir konuşmasında – artık dil sürçmesi mi oldu bilinçaltını yansıtan, bunu bilemem, çünkü psikolog değilim! – 15 Temmuz sonrası tutuklanan subaylara ilişkin olarak, onların “Atlantikçi” olduklarını söyledi. Yani Rus-Avrasyacılığı’nın jargonuyla, onlar NATO’cu diyor! Tutuklanmalarına ilişkin bugüne dek yapılan en realist yorum olması bakımından önemli. Evet, ben zaten 15 Temmuz 2006’dan beri söylüyorum. Amiral ve general kadrosunun tümünün yüzde ellisinin hapse atıldığı bir ortamda objektif bir hukuktan söz edilemez. Ordunun amiral-generallerinin yarısının tutuklanması, bir rejim değişimidir (ya da en azından o yolda yapılan bir harekettir). Olay bir ihtilal, bir devrimdir. Her devrim bir tasfiye hareketidir aslında. Bu yapılan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yapılan devrimden daha tasfiye edicidir, gerçekleştirmek istediği dış ve güvenlik politikası tercihlerinin radikalliği bakımından. Adeta İttihat ve Terakki türü bir ihtilal bu yaşanan. Büyük sarsıntıdır. Richter ölçeğine göre 9 şiddetinde bir depremdir siyaset biliminde.

Bunu yapan kim? Her kimse, bunun 15 Temmuz ile bağlantısını görmeyenin akıl yürütmesinde sorun olacağı aşikârdır. 15 Temmuz Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle – yani ana muhalefet partisinin resmi söylemiyle – bir kontrollü darbe girişimi idiyse, o halde bu girişimi kim kontrol ediyordu diye sormak gerekmez mi, yukarıdaki diğer sorulara yanıt ararken? Oysa Türkiye’de bu sorulmadığı gibi, bunun sorulması doğal kuruluş gerekçesi olması gereken meclis araştırma komisyonunda da bu soruyu sordurtmadılar. Çünkü Erdoğan daha darbe girişiminin en başında, bunun “Fethullahçı” bir grup askerin kalkışma girişimi olduğunu söyledi. Bu güne dek de bu anlatı, 15 Temmuz sonrası rejimin ana çatısı ve ana zemini oldu. O halde soralım: ana muhalefet darbe girişiminin kontrollü olduğunu söylerken, Erdoğan tarafından mı kontrol edildiğini söylüyor? Bunu açıkça ima ediyor, evet! Peki ben sorayım: velev ki bu iddia doğru olsun, sivil bir kişi kontrolden çıkmış bir TSK’yı nasıl kendi denetimi ve otoritesi altına aldı ki? Yani tasfiye edilenler bir hizip (NATO’cu kanat). Tasfiye edenler de ikinci hizip (Avrasyacı kanat). Erdoğan nerede bu resimde? Gücü nereden geliyor? Erdoğan ve Türk İslamcılarının öteden beridir Avrasyacı olduklarını yoksa biz mi gözden kaçırdık? Yani ideolojik yakınlık mıdır, Erdoğan’ın tek lider olarak TSK’yı kontrol etme başarısının ardındaki sebep? Ne ben sizi güldüreyim, ne siz beni! Yok tabi ki böyle bir şey. Peki yeniden, daha değişik şekilde soralım o halde: bu NATO’cuların tasfiyesini Erdoğan’ın tek başına yapabilme yetisine sahip olduğuna mı inanacağız? Yoksa bu işin içinde başka bir iş mi var!

TEZGÂH SAHİBİNİN KİMLİĞİ

Aradan uzun zaman geçti. Türkiye’de 160,000 civarı kamu görevlisi kamudan KHK ile ihraç edildi, 60,000 civarı kişi tutuklandı. Aralarında değişik dünya görüşlerinden insanlar var. Ortak noktaları, daha demokratik, daha çoğulcu, daha şeffaf bir Türkiye konusunda çıkarları olmasıydı. Yani her birinin kanatsız melek olduğunu söylemiyorum. Yazının başındaki saptamamı hatırlatayım yine: “Siyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı”. Yani idealler değil, çıkar ortaklıklarıdır siyasete yön veren. Evet, Kürtler de liberaller de, Cemaat de, solcular da, diğer “marjinaller” de hep farklı gerekçelerle demokrasi ve hukuk talep ettiler. Hala da bu böyle, değişmedi! Ama bu, onların demokrasi taleplerinden şüphe etmek ve onları devlet düşmanı ilan etmek için asla yeterli bir gerekçe değil. Zaten tüm dünya da bunu biliyor.

Fakat mesele bu değil zaten. Mesele, bu grupları “devlet düşmanı” ve “terörist” ilan eden kim! Çünkü o her kimse, bu ihtilal onun tezgâhıdır. Daha düne kadar Erdoğan Gülen Cemaati ile işbirliği yapıyordu. Daha düne kadar Erdoğan Kürt siyaseti ile Dolmabahçe Mutabakatı’na uzanan müzakereleri yürütüyordu, ki bu bir ilktir Cumhuriyet tarihinde. Daha düne kadar Erdoğan liberallere güller ve gülücükler atıyordu – Çetin Altan’a ödül törenini ve konuşmasını anımsayın; bugün Altan’lar hapiste, hem de AYM ve AIHM kararlarına karşın. Yani, bu iş “diktatör Erdoğan” demekle bitmiyor. Onun arkasında olan bir güç var. TSK’yı dizginleyen, bürokrasi üzerinde etkin, dış politikada, Kürt meselesinde, güvenlik siyasetinde, NATO meselesinde vs. istediklerini gerçekleştiren bir güç var. Bunlar, bir kez daha burgulayalım, Erdoğan (veya AK Parti) ile Milli Görüş İslamcılığına dayanan politikalar ve pozisyonlar değil! Peki kim bu pozisyonları ezelden beri savunuyordu? 28 Şubat’ta kim AB’nin demokrasisinin Türkiye’ye uymadığını söylemişti? Kim AB reformlarını (güç erozyonu yarattığı için) “verilen tavizler” olarak algılıyordu? Kim Kürt meselesinin siyasi çözümünü en büyük ihanet olarak algılıyordu? Kim Cemaat’i MGK’larda PKK’dan bile daha tehlikeli olarak zapta aldırtmıştı? Kim liberallere “liboş” diyordu? Kim darbe planlarında kendi uçaklarıyla kendi halkını bombalama planını “harp oyunu” olarak kurmay subaylara çalıştırıyordu? Kim? Kim? Kim!

SİYASETİ MAŞAYLA KURGULAMAK

Derinlerde bir yerlerde, gürül-gürül akan sular gibi, satıhta göremediğiniz bir hareketlenmenin olması, siz satıhtasınız ve onu göremiyorsunuz diye, yok değildir! O vardır. Siz görseniz de görmeseniz de! Dediğim gibi, “(s)iyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı”. Bugün 28 Şubat’taki gibi, sıcak kestaneleri ateşten kendileri almaya çalışmıyorlar. Akıllandılar. Maşayı keşfettiler. Maşayı kullanarak ellerini yakmadan kestane yiyebileceklerinin ayırtına vardılar. Stratejilerini önceden yaptıkları hatalardan aldıkları derslerle mükemmelleştirdiler. Kurmay ve diğer subaylarının yüzde doksan dokuzunun nefret ettikleri bir siyasi figüre bugün neden bağlılıklarını devam ettirdiklerini sormak, sanırım mantıksız olmasa gerek. Erdoğan’a neden bağlı TSK? Onsan korkuyorlar mı? Siyasette korku güce ve yaptırıma dayanır. Erdoğan’ın elinde TSK’nın materyal gücünden daha büyük bir güç mü var? Rakı masalarında küfrettikleri birinin gittikçe İslamcılaştırılan Türkiye toplumundaki algısal karizmasından sonuna kadar faydalanmaları, sakın kurmay zekâlarından kaynaklı olmasın? Kurmay zekâ her şeye mavi kuvvetler-kırmızı kuvvetler şeklinde bakar. Her şey stratejidir. Askeriyede öğretilen stratejide hamleler yeri ve zamanına göre yapılır. Her istediklerinin gerçekleştiği bir ülkede perde arkasında kalmak – kendi egoları için sorunlu olmadıkça – neden zararlı olsun?

Erdoğan geçmişte hangi politikaya karşıysa, onu yaptırıyorlar. O da – hakkını verelim (!) – en efektif şekilde icra ediyor. Geçmişte hangi reformu yaptıysa, onun katlarca gerisine ışınlattılar böylelikle ülkeyi. Demokrasiyi, temel insan haklarını, anayasayı, hukuk devletini bir “sivile” bitirttiler. Tüm düşmanlarını birbiri ardına bertaraf ettirdikleri, ettirdikçe de kendi istedikleri Türkiye’yi biraz daha inşa ve konsolide ettikleri gözümüzün önünde cereyan eden bir gerçek değil mi? Bazen gerçek, tüm olasılıklar elendiğinde geriye kalan şeydir. Bu gerçeğin merakımızı celbeden sorusu ile bitirelim: geçiş dönemi sonrasında ne olacak?

4 YORUMLAR

  1. İnsanlık kotulukten uzaklasıp iyilik etrafında bir araya gelinceye ve boylelikle hayatı ile ilgili insiyatifini kendi elinealıncaya kadar demokrasi lafının arkasından kullanılıp somurulmeye devam edecektir.

  2. Sayin Çaman,
    “Öncelikle hemen saptayayım: Erdoğan sanıldığının tersine, tek başına yegâne etki faktörü değil Türkiye siyasetinde”
    Avane kesiminde bile bu tespiti bilenler oldukça var.
    Daha orjinal saptamalar bekliyoruz.

    • Ama sayın Çaman herkesin bildiği şeyi de söyleyebilir ki.. daha bir dünya şey yazılmış. Yüzde yüz orjinal ve kapağı hiç açılmamış analizler beklemek de pek bir insafsızlık olmaz mı Kerem Abi?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin