Bunları göremediğim için kendime acıyorum (2)

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Hocaefendi’nin “Benim Yüzümden” başlığını taşıyan bir kırık testi yazısında çok önemli tesbitler yapılmaktadır: “Tekvinî emirlerde olduğu gibi, ferdî ya da içtimaî hayatta da, arzu edilen bazı şeylerin gerçekleşmemesi veya istenmeyen bir kısım hadiselerin vuku bulması haddizatında insanların ruh dünyaları ile yakından alâkalıdır. Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Dolayısıyla, musibetin gerçek sebebi insandır ve bu anlaşılacağı âna kadar sebep-sonuç açısından doğru yorumlar ortaya koymak mümkün olmayacaktır.

Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek musibeti iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura, 42/30) denilmektedir.”

Yazının devamında bu bakış açısının başkalarını kritik ederken kullanılamayacağı ile ilgili önemli bir hatırlatma yapılmaktadır: “Fakat, günahların neticesi olmayan musîbetler de yok değildir; mesela, Allah’ın dinine hizmet yolunda çalışan bir kimsenin çektiği sıkıntılar, onun Allah katındaki derecesinin yükselmesine vesiledir. Dolayısıyla, diğer insanlar söz konusu olduğunda, musibetlerin onların günahlarından kaynaklandığını düşünmek su-i zan sayılır; hüsn-ü zanna memur olan mü’minlere yakışan, musibetler sayesinde başkalarının Allah’a kurbet mazhariyetine erdiklerine inanmalarıdır.

Allah’tan kopuklardır ki, onlar olup biten olumsuz hadiselerde hep atf-ı cürme sarılırlar…

Hocaefendi ayrıca başa gelen felaketlerin sebebi olarak kendilerini görmeyen insanların içine düşecekleri çok önemli bir tehlikeyi haber vermektedirler: “Kopuklardır ki, onlar olup biten olumsuz hadiselerde hep atf-ı cürme sarılır, suçu başka sebeplerde arar ve başkalarını suçlarlar. Hiçbir zaman, “Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı!..” demez ve hâdiselere bu perspektiften bakmazlar. Dolayısıyla da, istiğfar etme ihtiyacı duymaz, hatalarını telafi etme heyecanı yaşamaz ve Allah’a tazarruda bulunmazlar. Meseleyi kendilerine bağlamadıkları için asıl suçluyu asla bulamaz, başkalarında günah arama vebalinden de hiç kurtulamazlar.”

Hocaefendi aynı yazıda, hakiki bir mü’min olmanın bir ölçüsü olarak, memleketin başına gelen belaları kendi günahlarından bilme ve İslâm’ın devasa meselelerinin çözülemeyişinde kendi hissesini düşünüp müteessir olmayı ifade ettikten sonra, bunun ne kadar önemli olduğunu ifade etmek için de bir misal vermektedirler: “Rivayetlere göre; belaların yağmur gibi yağdığı bir dönemde, Hak dostlarından Sâlim bin Kasım, büyük âlim Muhammed bin Mukatil’i ziyaret ediyor. Ona “Ortalığı şiddetli bir felaket fırtınası kasıp kavuruyor; zelzeleler birbirini takip ediyor, fakr u zaruret insanların iflahını kesiyor. Sen imamımızsın; Ne olur, Allah aşkına bize dua et!” diyor. O mütevazı insan, ancak şu mukabelede bulunuyor; “Ne kadar arzu ederdim, sizin helâkınızın sebebi ben olmayayım!.. Korkarım ki, o fırtına benim yüzümden esiyor; şu zelzele benden dolayı durmuyor; ilahî rahmetin gelip size ulaşmasına benim günahlarım mani oluyor!..”

Ertesi sabah, Sâlim bin Kasım, bir kere daha Muhammed bin Mukatil’in kapısına koşuyor. Şu kadar var ki, bu defa etrafına tebessümler saçıyor, sevinç içinde gelip heyecanla söze başlıyor ve şöyle diyor: Bu gece rüyamda Fahr-i Kainat (sav) Efendimiz’i gördüm; buyurdular ki, “Allah Teâlâ insanların içine müthiş bir bela ve musibet salmıştı. Fakat, kendisini hor ve hakir görerek mahviyetle el açıp dua eden Muhammed bin Mukâtil hürmetine, Cenâb-ı Hak felaketi memleketinizden def’ u ref’ etti!” Görüyor musunuz kendini mesul tutmanın Hak katında ne büyük bir istiğfar ve tazarru yerine geçtiğini?!. Bir taraftan kulun kendisine bakışını düşünün, diğer yandan da onun Allah nezdindeki kıymet ve değerine bakın!.. Anlıyor musunuz musibetlerin sebebini nefiste aramanın ve hacâletle kıvranıp tevbeye koşmanın insanı ne ölçüde yücelttiğini?!.”

Ben Kimim ki?!.

Hocaefendi, günahını Kabul eden bazı kimselerin , “Ben kimim ki, benden dolayı semada değişiklikler olsun, kuraklık başgöstersin ya da yağmur yağsın?!.” derken gösterdikleri tevazunun aynı zamanda  mesuliyetten kaçma yolunda şeytanî bir fikir de olabileceğini ifade etmektedirler. Diğer taraftan büyük küçük her musibet için “Benim yüzümden!” diyen bir insanın, kainatta cereyan eden pek çok hadiseyi kendisiyle irtibatlı görmesi neticesinde, sorumluluk duygusu altındaki mahfi bir kanaldan varıp gurura dayanmasının ve ölçü korunamayarak Şeytan’ın aldatıcılığına mağlup olma neticesinde, “Ben öyle mühim bir adamım ki, arz ü semada bir kısım hadiseler bana göre şekilleniyor!” iddiasına dönüşebileceği tehlikesine vurgu yapmaktadırlar.

Hocaefendi bu hususta orta yolu bulmanın ve dengeyi korumanın nasıl olması gerektiği ile ilgili önemli bir bakış açısı vermektedirler: “Bu açıdan, her mü’min, ümmet-i Muhammed’in bir uzvu olması yönüyle, kendisini her musibetten belli ölçüde mesul tutmalıdır. Bununla beraber mesuliyet noktasında her zaman şu ölçüye bağlı kalmalıdır:  Eğer Din-i mübin-i İslam ile alâkalı çeşitli dairelerde bir dahlim bulunsaydı ve söz sahibi olsaydım, çok rahatlıkla “Bugün İslam coğrafyasında görülen olumsuzluklar ve ümmet-i Muhammed’le ilgili bütün terslikler benim yüzümden cereyan ediyor.” diyebilirdim. Fakat, ben o dairelerin hepsinde hâkim bir unsur değilim; dolayısıyla, ben öncelikle şöyle-böyle alâkadâr bulunduğum daireyle ilgili bir kısım olumsuzluklardan sorumluyum; kendi dairemde meydana gelen her menfi hadiseye “Benim yüzümden” diye bakmalıyım; umumî musibetlere ise, “Benim de payım var!” düşüncesiyle yaklaşmalıyım.”

Bireyler planında problemler çözülünce, en zor meseleler bile kolaylaşır…

Hz. Fudayl bin İyaz’a (ra) atfedilen bir sözde “Atım bana huysuzluk yaptığında, hanımımla bir problem yaşadığımda, bilirim ki, muhakkak ben Allah’la (cc) olan münasebetlerimde bir yerde yanlış yapmışımdır” denilmektedir. Bu bakış açısına göre de, her şeyden önce başımıza gelen bela ve musibetlerin sebebi olarak, Allah (cc) ile olan münasebetlerimizdeki eksikliklerimizi görmek gerekmektedir.

Israrla, Üstad ve Hocaefendi, asıl meselenin iman meselesi olduğunu ve problemlerimizin asıl kaynağının buradaki boşluklardan kaynaklandığını vurgulamışlardır.  Hocaefendi, bir çok bamtelinde bu mevzu üzerinde önemli tahşidatlar yapmaktadır.

Mehmet Akif’in ifadesiyle  “insanlarda fazilet hissi Allah(cc) korkusundandır”.  Bu hakikate binaen, hakiki imanı elde eden, oradan marifetullaha ve muhabettulaha ve Allah korkusuna ulaşabilmiş insanlara ihtiyaç vardır. Ancak böyle insanlar hak perest olabilecekler, yanlışlarını anladıklarında bundan hemen dönebilecekler ve hakkın ikamesi adına samimi bir cehd ve gayret ortaya koyabileceklerdir. Bu kıvamdaki bireyler prensiblere uygun hareket edecekler, bütün hareketlerinde rızayı ilahiyi elde etme peşinde olacaklar, nefislerinden kaynaklanan arızaların kalıcı olarak tesirinde kalmayacaklar ve bu sergiledikleri güzel hallerine mükafat olarak, Allah’ın (cc) yerde ve semalarda hüsnü kabul vaaz etmesi ve onları siyanet etmesi sayesinde de hedeflerine ulaşabileceklerdir.

Bütün bunlardan hareketle eğer içtimai problerimize çözüm bulma adına  bir defa konuşuyorsak, bireysel maneviyatımızı ilgilendiren konularda on defa konuşmalıyız. İstişarelerde zamanın dörtte üçünün maneviyata,  Sohbet-i Canan’a ayırılması ve sadece geriye kalan dörtte birinde diğer meselelerin ele alınması gerektiğinin tavsiye edilmesindeki sır da bundan kaynaklanmaktadır.

Konumuzu aynı Kırık Testi yazısında yapılan şu önemli hatırlatma ile noktalayalım: “Hâsılı, maruz kaldığımız belâların işlediğimiz günahlar sebebiyle geldiğini düşünmeliyiz; musibetlerin def ü ref’i için en kısa zamanda hatalarımızdan, kusurlarımızdan, günahlarımızdan, isyan kokan fiillerimizden ve küçük-büyük bütün haddi aşmışlıklarımızdan dolayı istiğfar etmeliyiz. Ayrıca, gönülden bir nedamet ve kestirmeden bir sıçrayış ferdî günahlar için yeterli olsa bile, toplumun tamamına ait cürümler için daha özlü irkilmeye, daha derinden silkinmeye ve içtimaî tevbeye ihtiyaç olduğunu da hatırdan çıkarmamalıyız. Evet, ülkemizin refah ve huzura kavuşmasının, bu milletin mukadderatıyla maddî-mânevî alâkalı görülen bütün ruhların ve bilhassa kendini bu millete adamış hasbî gönüllerin bir kere daha dize gelerek tevbe etmelerine bağlı bulunduğunu unutmamalıyız.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin