Bir ‘virüsün’ düşündürdükleri

YORUM | Prof. Dr. MUHİTTİN AKGÜL

İçinden geçtiğimiz süreçte, Hz. Âdem’in (a.s.) evlatları olarak topyekün insanlık, belki de ilk defa yeryüzünde yeniden, bir ailenin fertleri olduğu gerçeğini hatırlamış oldu. Hani o Evrensel Beyan’da: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah herşeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.” (Hucurât Sûresi 13) sözleriyle bizlere, unutmamamız gereken merkezi nokta hatırlatılmıştı. 

İlk insandan günümüze, pekçok nesil gelip geçmişti. Renkler, dinler, peygamberler, diller, ırklar, coğrafyalar, felsefeler, izmler ve kültürler çeşit çeşit olmuştu. Bu çeşitlilikler bizleri, ayrılığa, kargaşaya, savaşa, mücadeleye, öldürmeye ve yakıp yıkmaya götürmek için değil, aksine sulha, yardımlaşmaya, birleşmeye, tanışmaya ve kucaklaşmaya götürmek için verilmişti. Zira renklerin ve dillerin farklılığı, farklılaşmak için değil, farklılıklar içinde birlik içindi. Böyle bir birlikte dirlik olacaktı; paylaşma olacaktı ve küçük bir evin farklı odalarında yaşayan, ancak çatısı ve dış duvarları ortak olan bir evde (dünyada), hayatımızı insanca sürdürüp gidecektik. 

Haset ve kıskançlık damarından Kâbil’e vesveseler fısıldayarak onu kardeş kâtili yapan azgın şeytan ve şeytan üssü nefis, maalesef her dönemde benzeri yollarla, dostlarını aynı çukurun içerisine çekme de çok da zorlanmadı. Kurdukları farklı câzip tuzak ve oltalarına takmış olduğu sûreten câzip yemlerle, kısa sürede pekçok kimseyi avlamayı başardı. Başardı; çünkü insanın yaratılışının başlangıcında, Cenab-ı Hakk’a âsi olan şeytan, şöyle yemin etmişti: “Öyle ise “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın!” (A’raf 16-17).

Şeytan, yemininde durdu ve başarılı da oldu. Bütün yolları denedi. Aslında nefsinin hevâsına uyanlar, onun arkasından giderek, -evet emrini değil sadece küçük bir işaretini bekleyen- yığınlar teşkil etti. Önlerine oturdu; geleceği, ebedî hayatı, âhireti, hesap ve kitabı, mizan ve sıratı unutturdu. Dünya hayatının, oyun eğlenceden ibaret bir fırsat diyarı olduğunu fısıldadı ve onları: 

“Bir geçmiş gün için beyhûde feryât etme,

Bir gelecek günü boşuna yâd etme,

Geçmiş, gelecek masal hep

Eğlenmene bak, ömrünü berbât etme.” hülyalarıyla, “ye, iç, eğlen!” kıskacına aldı. 

Arkalarına oturdu; onlara ölümsüzlüğü, gençliğin, ömrün ve zevklerin hep süreceğini telkin etti. Geçmişle onların bütün bütün bağlarını kopardı. Ne örnek nebiler, ne de onların yörüngesinde yürüyen sâlih kişileri göstermedi; görmezlikten getirdi. Öncüleri olarak onlara, uzak geçmişten; Nemrutlar, Firavunlar, Kârunlar, Sâmiriler, Ashâb-ı Uhdutlar; yakın geçmişten ise Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Yezidler, Hitler, Stalinler, Saddamlar, Mussoliniler, Çavuşeskular ve Miloseviçleri gösterdi. 

Sağlarına oturdu; iyilik yapıyorum düşüncesiyle onlara nice mel’anetler, şenâetler, zulüm ve çirkeflikler işletti. Din ve dindarlık adına, uydurma işleri süsleyip önlerine koydu. Din dışı şeyler, dinin merkezine sabitlenerek, dinin altı üstüne getirildi. Dinin temel kuralları yok sayıldı, yıkıldı, döküldü ve kirletildi. Rüşvet, hediye; devleti soyma, ganimet; Müslümanların hanım ve kızları câriye kabul edildi. Haramlar süslendi, ambalajlandı, helallere baş tacı yapıldı. Müslümana zulüm, hac ve umre sevabına denk tutuldu. Mâsum insanları öldürme, şehid sevabına vesile kılındı. Minareler kirletildi, kürsü ve minber, zulümlerin meşrulaştırma aracı ve zâlimin de sesi soluğu oldu. Mihrap, sahtekâr ve yalancı politikacılara teslim edildi. Mevlitler ve Kur’ân’lar, yığınları efsunlayan muskalar haline dönüştürüldü. Böylece din ve dini değerlerin altı üstüne çevrildi. Azçok dine saygı duyan ve seyrek de olsa dinin kutsallarıyla buluşan insanlar, dinden, mâbetten uzaklaştırıldı; Kitap’tan ve ezandan nefret eder hale getirildi.       

Sollarına oturarak, günahlara yelken açtırdı; şehvetleri azdırdı, nâmus ve şerefi yerlerde süründürdü. Haram-helal çizgisini aynı noktada buluşturdu. Kursaklara gayr-ı meşru kazançlar yerleştirdi. Haramsız bir an, cinayetsiz bir gün, zulümsüz bir fırsat bıraktırmadı. Haramla serpilip boy atanlar, ister istemez haramzâde oldu. İşte insanlığın daha ilk dönemlerinde, günümüzde benzerlerini yaşadığımız zulüm, fısk, fücur, isyan ve tuğyânı karşısında, Hz.Nûh’un (a.s.) şu yakarışları, âdeta semalarda çınladı:

“Nûh Ya Rabbî!” dedi, “ben halkımı gece gündüz dine dâvet ettim. Ama benim dâvetim, onların sadece daha çok uzaklaşmalarına yol açtı. Her ne zaman, onları bağışlaman için çağırdıysam, onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Elbiseleriyle örtündüler, direttiler ve çok kibirlendiler. Ben onları bu sefer yüksek sesle dâvet etmeye başladım. Daha sonra onları gâh açıkça çağırdım, gâh sesiz sedasız bir dâvet yönelttim, her türlü yolu denedim. Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gafurdur.” Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin. “Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin. Neden acaba siz, sizi tavırdan tavıra yaratan Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz? Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde yarattı? Gökte ayı bir nûr, güneşi ise lâmba yaptı. Allah sizi yerden nebat bitirircesine bitirip yetiştirdi. Sonra sizi tekrar oraya gönderip, yine sizi oradan çıkaracaktır. Allah yeri size bir yaygı yaptı ki onun geniş yollarında yürüyesiniz. Nûh: “Ya Rabbî!” dedi, “Sen de biliyorsun ki onlar bana isyan ettiler; servet ve evladının çokluğunun kendi ziyanını artırdığı kimselere uydular. Büyük hîle ve tuzaklar kurdular. “Sakın tanrılarınızdan vazgeçmeyin, Ved, Suva, Yegûs, Yeûk ve Nesr’i, bunlardan hiçbirini bırakmayın!” dediler. Böylece onlar birçok insanı şaşırttılar. Madem ki öyle yaptılar, Sen de bu zalimlerin şaşkınlığını artır ya Rabbî!” Hâsılı birçok suçları sebebiyle suda boğuldular ve cehenneme tıkıldılar! Allah’a karşı, kendilerine yardım edecek bir tek yardımcı bile bulamadılar. Nûh: “Ya Rabbî!” dedi, “yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma! Zira bırakırsan onlar Senin kullarını, Senin yolundan saptırırlar ve sadece kendileri gibi kâfir, ahlâksız çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler. Ya Rabbî beni, annemi, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!” (Nûh Sûresi 5-28).

Topyekün hepimizin, kendimizi perişan edecek bir düşman etrafında kümelendiğimiz şu günlerde, yeniden düşünmemiz, geçmişi ibretle okumamız ve hepimizin ama hepimizin, kendisine düşen tevbeyi yapmak sûretiyle: “Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz.” (Bakara 21) âyetinin de müjdesiyle, bu korkunç felaketten bir an önce kurtulmamız temennisiyle.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin