Bir kürsü hakimi isyan etmiş!

YORUM | RAMAZAN F. GÜZEL

Emekli Hâkim Mehmet Gülçek, halen kürsüde olan bir hâkimin kaleme aldığı bir yazıyı hâkim ve savcılara özel site adalet.org’ta paylaşınca gündem oldu. “Bir kürsü hakiminin isyanı!..” başlıklı bu yazı değişik haber sitelerine de konu oldu. Paylaşanlar arasında, bu sürece gelinmesinde büyük katkıları olan Oda TV’nin de bulunması dikkat çekici idi.

“20 küsur yıllık hâkim” olduğunu söyleyen ama isminin verilmesinden kaçınan yargı mensubu bu mektubunda yargının geldiği noktayı çok güzel özetliyordu aslında… Hatta değişik dillere tercüme edilip, “mevcut Türk yargısının durumunu özetleme” adına başka ülkelere de gösterilmeli…

Peki bir anda mı bu noktaya geldi Türk yargısı?

Muhalif görülen ve bu uğursuz çarkların bir dişlisi olmayı reddedecek meslektaşları parça parça görevden alınırken, (15 Temmuz’dan) öncelikle 2745, sonrasında 5 bini bulan mesai arkadaşları ihraç olurken, tutuklanırken onlar ne yapmışlar?

Direnç mi göstermişler yoksa bu zulüm çarklarının bir parçası mı olmuşlar? Ya da sadece -onay mahiyetinde- sükût etmeyi mi tercih etmişler?

“Polis kontrollerinde kimliği gösterince saygı duyulurken şimdi gbt yapılmasından rahatsız olan” yargı mensupları, gece yarısı hâkim savcılar hakkında yetkisiz ilgisiz Sulh Ceza Hakimleri tarafından gözaltı, arama, tutuklama kararları verilirken ne yapıyorlardı sahiden; direndiler mi yoksa “bize yer açılıyor” diyerek zil çalıp oynadılar mı?

Bakalım… Örnekleri üzerinde bir göz atalım.

NE DİYORDU O HAKİM?

“20 küsur yıllık meslek hayatımda hiç bu kadar umutsuz olmamıştım” sözleriyle başlayıp “Son yıllarda artık vidaları tamamen gevşemiş, sindirim sistemi bozulmuş bir adalet mekanizmasının türbedarı haline geldik” sözleri ile devam eden o hâkim şunları diyordu:

“Ayrılmak çare olsa bir günde ayrılırız, lakin feleğin cilvesine bak ki ya kırk katır ya kırk satır isteniyor bizden!.. Ne ayrılırken rahat ediyoruz meslekte ne de görev yaparken. Adaletin derdi ile dertlenen bir hâkim isen geçmiş olsun… Ya itaat ya ölüm yahut çocuklarınla veya çocuklarından uzağa sürgün!.. Ölümlerden ölüm beğen…

Merak ediyorum. Bu ülkede yargı kadar içerden birbirine düşürülmüş bir başka kurum var mı acaba?..

Belki de bizim toz duman olmamız birilerinin işine geliyor olabilir. Zira kurt dumanlı havayı severmiş…

Bazen diyorum ki, Rusya da veya bir Afrika ülkesinde hâkim olsaydım acaba bu kadar umutsuzluk çeker miydim?..”

Yıllar yılı meslektaşları birer şaki gibi yakalanıp uydurulan “Fetö” torbasına doldurulurken sesi duyulmayan o yargı mensubu, şimdi gelinen korku atmosferini şöyle betimliyordu:

“Haksızlıkları yazanların susturulduğu, muhalif ses çıkmasının önüne geçildiği, her muhalif sesi susturmak için maymuncuk gibi her deliğe uyan ve sihirli bir değnek şeklinde kullanılan FETÖ’cü yaftası ise artık yargı için bulunmaz bir Hint kumaşıdır!..

Tarihin hiçbir devrinde muhalif sesleri susturmak için bu kadar elverişli bir silah bulunamamıştı… Artık umutlarımızı da kaybettik…”

SÜREÇ BAŞLIYOR…

Sahi nasıl geldik bu noktaya?.. Ve o esnada yargı mensupları ne yapıyordu?

Örnekler üzerinden meseleyi aydınlatalım…

Size daha önce “İstanbul Adliyesinde, 15 Temmuz süreci sonrasında  60’dan fazla hakim savcıyı “Fetö şüphelisi” olarak tutuklayan, sonra ödül olarak ağır ceza mahkemesi başkanı yapılan, ağır ceza mahkemesi başkanı iken ünlü bir müteahhitlik firmasından rüşvet alırken yakalanan (aslında irtikap), yakalandıktan sonra dönemin İstanbul Anadolu Adliyesinde dönen rüşvet çarkının da ortaya çıkmasına, hatta Başsavcısı Fehmi Tosun’un ve bir kısım hakim savcıların da başını yakan” birisinden bahsetmiştik.

Önceki yazılarımızdan da hatırlanacağı üzere 15 Temmuz esnasında 2745 ve toplamda 5 bine yakın hâkim ve savcının hukuksuz bir şekilde mesleklerinden uzaklaştırılıp, tutuklandıklarından bahsetmiştik… İşte o ihraçlardan sonra meydan böylelerine kalmıştı. Onların fecaatlerinden sonra da bu zulümlere sessiz kalanlar şimdilerde isim vermeden karından konuşmaya başladılar…

Yazılarımızda 15 Temmuz gecesi HSYK 2. ve 3. Dairesinin vermiş olduğu kararlardaki hukuksuzlukları, sahtecilikleri gözler önüne sermiştik. Bu kez o dönemde yaşananlardan ikinci aşamaya yani tutuklanmalarına ilişkin aşamaya somut bir örnekle ışık tutmak niyetindeyiz. O dönem neler olduğunun bilinmesi halinde, bugün yargının içinde bulunduğu ve bir türlü çıkamadığı bataklık daha iyi anlaşılacaktır.

BİR ÖRNEK ÜZERİNDEN…

15 Temmuz ve devamında özellikle ve öncelikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi adliyelerde nöbetçi sulh ceza hakimlerinin nöbet listeleri yeniden düzenlenmişti. Meslektaşlarını tutuklamayacağı kesin olan veya tutuklamama ihtimali olanlar nöbet listesinden çıkarılmıştı. Onların yerine gönüllü ve kanuna değil emirlere itaat eden hakimler görevlendirilmişti.

Bu görevlendirmeler o kadar vahim olmuştur ki Hulusi Pur gibi o sırada fiilen ağır ceza mahkemesi başkanı olanlar bile nöbetçi sulh ceza hâkimi yapılmıştır ki, bu sıfatla meslektaşlarını tutuklama görevini yerine getirebilsinler diye…

İşte bugün bu gönüllü hâkim ve savcılardan birinin profilini vermiş olduğu kararlar üzerinden sizlere sürecin fotoğrafını sunmak istiyoruz… Malum, atalar “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” demişler.

Numune olarak inceleyeceğimiz hâkim, İstanbul Anadolu Adliyesi’nde 15 Temmuz ve devamında kadın ve erkek 60’tan fazla meslektaşını tutuklayan Hasan Akdemir olup kendisi o dönem İstanbul Anadolu Adliyesi 5. Sulh Ceza Hâkimi olarak görev yapmaktaydı.

Bu hâkim, tutukladığı meslektaşlarının hemen tamamının sorgu zaptının gerekçe kısmına aynı şeyleri yazmıştır. İşte onun bu yazdıkları o dönemi anlama adına büyük önem arz etmektedir. (Nitekim, diğerlerinin yazdıkları da bunlardan pek farklı değildi.)

Öncelikle belirtmek gerekir ki bu hâkim, huzuruna getirilen meslektaşlarına, “kendisinin hâkim- savcı sorgularında gönüllü olduğunu” ifade etmiştir. Hatta “iki hâkim gönüllü olduk!” diyerek taktir nazarlarını üzerine çekme gayreti içinde olduğunu ima etmeyi de ihmal etmemiştir.

YASALAR NE DER?

Gönüllü bir şekilde tutuklama kararı veren hâkimin tutuklama kararındaki satır aralarına aşağıda değineceğiz. Bu bölüme geçmeden Türk ceza hukukunda tutuklamanın düzenlendiği CMK 100 maddesine ve tutuklama şartlarına kısaca göz atmak yerinde olacaktır.

CMK 100 maddesine göre: “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.” 

Görüldüğü üzere tutuklanması talebiyle hâkimin önüne getirilen şahısla ilgili öncelikle;

A- Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller olacak,

B- Bu da yetmez, bir tutuklama nedeninin bulunması gerekir. Yani,

– şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması

– veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların olması,

– şüpheli veya sanığın delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme

– veya tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunması şeklindeki davranışları somut bir şekilde ortaya konulmalıdır.

Ama 15 Temmuz’dan sonra başta ihraç edilmiş yargı mensupları olmak üzere tutuklanan on binlerce mağdura kanuni durumların hiçbirisi uygulanmamış, tamamı ile hınç ve taassup ile yaklaşılmıştır.

**

Yazımızın bu noktasına kadar

HAKİMLERİ TUTUKLAMA GEREKÇELERİ!

Şimdi bu hâkimin tutuklama kararındaki gerekçelerine değinebiliriz,

1- Hâkim “tedbiren tutuklama” adını verdiği bir kavram uydurmuştur:

Kararda yer alan “şüphelilerin görevleri sırasında işlemiş oldukları suçlarla ilgili ihbarların geldiği de bilinmekle, bu aşamada “tedbiren tutuklamalarında” hukuki yarar olduğu” ifadesinde yer alan “tedbiren tutuklama” Türk Hukukunda yoktur. Bu ifade, hâkim Hasan Akdemir’in ya hukuku bilmediğini veya hukuku birilerinin isteği doğrultusunda eğip büktüğünü ortaya koymaktadır.

2- Hâkim, idari organların talimatı ile delilsiz tutuklama yaptığını kararında ifade etmiştir:

Kararın hiçbir yerinde, hakkında tutuklama kararı verdiği hâkim ve savcılar hakkında, üzerlerine atılı darbe girişimi ve silahlı terör örgütü üyeliği suçlaması ile ilgili hiçbir delil bilgi ve belgeye yer vermemiştir. Bununla birlikte, Hâkim Hasan Akdemir’in tek dayanağı HSYK 2. Dairesinin 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece 2745 hâkim savcı hakkında verdiği açığa alma kararı olup, “bu kararın ekindeki listede ismi yer alan hâkim ve savcıların darbe girişiminde bulunan askerlerle fikir ve eylem birliği içinde hareket ederek, aynı terör örgütüne mensup olduklarına dair kuvvetli şüphelerin bulunduğu” değerlendirmesine sığınmıştır.

Dosyada savunma yapan hâkim savcılarla ilgili herhangi bir delil göremeyen hâkim;

– “…iddia olunun suç konusu eylem nedeniyle HSYK’nın bu yapılanmasını yargı organını oluşturan hakim ve savcılarla ilgili açığa alma kararı verdiği, söz konusu karar, bu aşamada kesin ve bağlayıcı olmasa da soruşturma aşamasında şüpheye dayalı olarak tedbir niteliğinde karar verici makam olarak hakimliğimizce kuvvetli suç şüphesi olarak kabul edilebilecek somut bir delil olduğu…”,

– “…mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kurulan ve görev yapan devletin resmi kurumu HSYK’nın, böyle önemli bir suçlamada, ad çekme suretiyle veya başka bir yöntemle bu isimleri belirlemiş olamayacağı…”

Gibi ifadeler kullanarak Perinçek’in ifadesi ile yargının nasıl yürütmenin, “siyasetin köpeği” haline getirildiğini ortaya koymuştur.

Adil bir hâkimin yapması gereken, “getirin delilleri göreyim, ona göre karar vereceğim” demek iken, “(idari bir kurul olan) HSYK’nın verdiği karar delildir” diyecek kadar alçalmıştır. HSYK’nın daha sonra verdiği hiçbir kararda yerini bulamayan, tamamen sahte olduğu ve hâkim savcıları manipüle etmek amacıyla verildiği ortada olan bu karara itibar eden tek hâkim maalesef sadece Hasan Akdemir’de değildi. İşin acı tarafı haklarında hiçbir delil olmadan, göz göre göre ateşe atılan o hâkim/savcılar ise “isimleri bir listede yer aldığı için” açığa alındılar, açığa alınmaları gerekçe gösterilerek tutuklandılar, üstelik tutuklanmaları gerekçe gösterilerek haklarında HSYK Genel Kurulu tarafından ihraç kararı verilirken, kendilerine hiçbir delil, bilgi ve belge, gösterilip sorulmadığı gibi savunmaları hiç dinlenmedi bile.

İşte Hasan Akdemir ve onun gibi davranan hâkim savcılar bu sürecin en önemli ayaklarındandır.  O dönem HSYK’nın bu sahte kararına “delil” demeselerdi, hiç olmazsa, “bahsedilen delilleri getirin göreceğim, delilleri görmeden tutuklama kararı vermem” deselerdi, yargının itibarı bugün bu kadar ayaklar altında olmazdı.

3- Fail-fiil arasındaki bağlantıyı da ayrı bir maharetle kurmuştur:

Hâkim Hasan Akdemir, yukarıda görüldüğü üzere hiçbir delil olmamasına rağmen, sorguya sevk edilen hâkim savcılar ile üzerlerine atılı “darbe girişiminde bulunmak ve silahlı terör örgütü üyeliği suçları” arasındaki bağlantıyı nasıl kurmuştur. İşte cevabı:

“…önemli olan, tutuklamaya sevk edilen şüpheliler ile FETÖ arasındaki ilişkinin, illiyet bağının kurulması olduğu” dedikten sonra izahata girişmeye çalıştığı ancak izahat getiremeyince bir de büyük harfle “MARUF OLAN ŞEYİN İSPATA MUHTAÇ OLMADIĞI” ifadesini kullanmıştır. Bu tutum ve cümleler hukukla izah edilemez, sadece hukuksuz demek de hafif kalır. İşte o dönem mesai arkadaşı olan meslektaşları hakkında bu yaklaşımla tutuklama kararı veren hâkim savcıların, bugün sızlanmaya hakları yoktur. Olduğunu zannediyorlar ama kimse onları ciddiye almıyor.

4- Kararda hukukla, yargılama dosyasıyla ilgisi alakası olmayan, akıl ve ruh sağlığı bozuk, sınırda yaşayan birinin ifade edebileceği cümlelere yer verilmiştir:

Kararda yer alan;

– “1980 ve 28 Şubat darbeleri ile bu FETÖ yapılanmasının önünün bilinçli olarak açıldığı”,

– “…darbeler sırasında F. Gülen’in danışıklı olarak saklandığı, örgüt üyelerine mağdur rolü oynayarak 12 Eylül darbesinde İzmir Kaynaklar yolu üzerindeki yola yakın yerlerde saklanıyormuş gibi rollere büründüğü…”

– “Kimse Yok Mu”, “Sızıntı” gibi şirketlerde dahi Yahudi Sembollerinin kullanıldığı, sızan suyun belediği yerin dahi Yahudi devleti haritası ile bire bir örtüştüğü”

– “Devlet kurumlarında bu şahısların FETÖ’cü olduğu her hâkim, savcı, asker ve devlet memurlarınca bilindiği, kendilerini herkesin bildiğini bilmemelerinin de büyük bir garabet olduğu…”

Bu cümleleri aklı başında hiçbir hâkim kullanmaz, hele karar metnine hiçbir zaman yazmaz, yazamaz. Onun işi baktığı dava dosyasıdır, dava dosyasında yer alan bilgi, belge ve delillerdir. İşin ayrı bir garabeti, bu hâkimin sorgularda meslektaşları olan karşısındaki hâkim ve savcılara,

– “kendisinin nurcu olduğunu”,

– “Risale-i Nurlar’a göre (kitap adı ve bölüm söyleyerek) Fethullah Gülen’in deccal olduğunu”,

– “Recep Tayyip Erdoğan’ın mehdi olduğunu”,

– “Bizim mehdimiz sizin mehdinizi alt etti” şeklinde söylemlerde bulunduğu,

– hatta “daha önce FETÖ meselesinde tartıştığı kayın pederinin, kendisinin haklı çıkması üzerine ellerini ayaklarını öptüğünü” ifade ettiği yönünde beyanlarına pek çok hâkim savcı ve sorguda hazır bulunan avukatlar şahit!..

BÖYLE DİYEN BİR HAKİM NEYDİ, NE OLDU…?

Peki, vatan millet, bayrak, din adına mangalda kül bırakmayan bu hâkime sonra ne oldu?

1-ÖNCE BAŞKAN: Hâkim Hasan Akdemir, 15 Temmuz sürecinin öncesinde ve özellikle sonrasında (hukuksuzluklarla dolu da olsa) gösterdiği büyük gayret karşılıksız kalmamıştır. Akdemir, İstanbul Anadolu Adliyesi’nde 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı yapılarak, bir anlamda taktir ve terfi ettirilmiştir. Belki de kendisi, o dönemdeki diğer gayretkeş meslektaşları gibi o da kendisine verilen bu makama hak ederek geldiğini, kendisinin ülkenin en iyi hukukçularından olduğunu düşünmüştür.

2-SONRA ŞÜPHELİ: Hâkim Hasan Akdemir, 18 Nisan 2017 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığı yaparken, Sulh Ceza Hâkimi olduğu dönemde rüşvet karşılığı tahliyesine karar verdiği iş adamı Fikret İnan’dan “kendisinin tekrar tutuklanacağı” tehdidi ile (artık suç irtikap oluyor) 50.000 Dolar para alırken yakalanmıştır.

Bundan sonrası zaten kamuoyuna yansıdı, tutuklandı bir süre yattı çıktı, çünkü hakkındaki suçlama rüşvet ve irtikaptı. Kamuoyuna pek yansımasa da yargı kulislerinde konuşulan;

“Hasan Akdemir’in aslında havuz dışına çıktığı için tutuklandığı” idi!

Yargı camiasında konu ile ilgili diğer söylentiler ise şöyle idi:

– 30 Milyon doların üzerinde bir rüşvet havuzundan bahsedildiği,

– Akdemir’in açgözlülüğü ile bu çarkın dışına çıktığı bunun ise sonunu getirildiği,

– Kendisinin rüşvet çarkını açıkladığı/ açık ettiği,

– Hatta dönemin İstanbul Anadolu Başsavcısı Fehmi Tosun’un da Akdemir’in verdiği bu bilgiler nedeniyle (Akdemir’den 2,5 ay sonra) tenzili rütbe ile kızağa alınarak Yargıtay Savcılığında görevlendirildiği…

Tabi bunlar yargının kendi içindeki kulis dedikodularıydı. Sürecin aktörleri gerçekleri tabi ki herkesten daha iyi biliyorlar. Onlar, böyle karınlarından konuşacaklarına çıkıp bildiklerini açıklasalar, olayın vahameti bütün dehşeti ile ortaya çıkacaktır.

BU SÜRECİN MİMARLARININ ÖZETİ

Bugün Türk yargısının içinde bulunduğu durumun mimarları işte yukarıda adı geçen hâkim gibileri… Ya da en başından alalım, adaletsizlikte dip yaptığımız bu günlerde sürecin mimarları şunlardır:

– başarılı olan, kendisinden daha fazla iş çıkaran, Yargıtay’dan daha fazla dosyası onana, hukuki bilgisi kendisinden daha iyi olduğu için meslektaşını çekemeyen ve onları gammazlayanlar;

– “Yargıda nitelik olsun”, “objektif kriter olsun” denildiği zaman ortalığı ayağa kaldıran,

– Yüksek lisans, doktora yapanlardan rahatsız olan, yabancı dil bilmeyi gereksiz gören (bu vasıfları taşıyanlara da 15 Temmuz sonrası “Neden eğitim aldın?” diye soran;

– Sıradan bir memurun 4 katı kadar maaş almasına rağmen cebinden üç kuruş para harcayıp yurt dışına seyahat etmekten aciz olup, gidenleri için için kıskanan, kendisi de proje kapsamında yurt dışına gittiğinde gittiği ülkeyi beğenmeyen;

– Siyasilerin kendisine vaat ettiği 1.000 liralık maaş zammına tav olan ve HS(Y)K seçimlerinde ona göre hareket eden;

– bir iş adamı ya da siyasi ile yemek yemeyi kendisine ödül olarak görecek kadar alçalabilen,

– Kanunu ve hukuku çok iyi bilmesine rağmen hak ve adalet yerine güçten yana tavır alan;

– Hangi lojman daha iyidir diye tespit edip orada ikamet eden meslektaşının tayinini çıkarttırıp yerine yerleşmeyi içine sindirebilen hatta bunu başarı olarak görebilen…

İşte bu ve benzeri şecaatleri arz edenlerdir, yargıyı bu hale getirenler.

Herkesin gözü önünde oldu ve olmakta halen yaşananlar…

2 YORUMLAR

  1. İyi ki cehennem var. Yaşasın zalimler için cehennem. Ama ben dilerim Rabbim’den bu zalimleri dünyada da rezil kepaze perişan etsin..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin