AHMET KURUCAN | YORUM
Köşe yazısı diye aldığım notlar var. Not alır, bilgisayarımdaki bir dosyaya atarım. Yıllardır yaparım bunu. Sonra da zaman zaman onları açar ve maziye doğru bir yolculuk yapmaya çalışırım. 2013 yılında aldığım bir not karşıma çıktı. Küçük oğlumun sebebini bilemediğimiz aşırı karın ağrısından dolayı acilen hastaneye gittiğimiz anlarda almışım o notları. Hastanenin acil bölümünde doktorların ağrının sebebini bulmasını beklerken “ne kadar aciz” olduğuma dair notlar bunlar.
Kesik kesik, yarım cümlelerle aldığım notları paylaşayım: “Çaresizlik… Çocuğumun kaderinin başkalarının elinde olduğu anlar… Duaya her zamankinden daha farklı yönelme… Doğumundan bugüne bir film şeridi gibi gözünün önünden geçen hatıralar… Hastanede olduğunu duyan dostların telefonları… Acilde bekleyip güle oynaya muhabbet edenlere öfkeli bakış… Saniyelerin saatlere hatta asırlara dönüşü… Nöbet yerini asla terk etmeyen asker gibi doktorun gelmesini bekleyiş… Nihayet doktordan aldığın güzel haberlerle yeniden dünyaya dönüş ve hamd ile şükür ile kanatlanan gönül…”
Bunları not almışım.
Bugün o satırları yeniden okuyunca yıllar öncesindeki halime döndüm. Hastane acilinde bekleyen bir babaya. Gözlerinde korkunun, çaresizliğin ve suçluluğun birbirine karıştığı o babaya. “Bir şey yapmalıydım!” diyen, ama ne yapacağını bilemeyen; çocuğuna bakarken “Onun yerinde ben olsaydım keşke!” diye iç geçiren bir babaya. Yani bana. Dua ederken kelimelerin boğazına dizildiği, sesinin kendi içinde yankılandığı, ağlamanın bile teselli etmediği bir hâl…
Herkesin hayatında bu türlü anlar vardır. O anlarda insan ne kariyerini ne malını-mülkünü ne de sosyal çevresini düşünür. Sadece “Evladım iyi olsun!” der. Dualar sadeleşir, sadeleşir ve teke iner: Evladının sağlığı. Öyle zamanlarda insan Allah’a en yakın hâlini yaşar belki de. Çünkü artık kibir yoktur, gösteriş yoktur, hatta çoğu zaman kelime bile yoktur. Sadece kalpten Allah’a doğru yükselen sessiz nidalar ve yalvarışlar vardır. Bütün mevcudatın sahibi olduğuna iman ettiğin Zât’a, bir an önce şifa kapısını açması için içten içe yakarış…
Dostların arayıp sorması insana iyi gelir elbette ama, gariptir, o anlarda kimseyle konuşmak istemezsin. Sadece kalabalık içinde yapayalnız kalmak istersin. Çünkü ne telefonun sesi iyi gelir kulağına, ne moral vermeye çalışan dost cümleleri. Hepsi bir uğultu gibi geçer yanından. Sen sadece çocuğunun odasından gelecek sesleri, bir hemşirenin adımlarının yankısını, ya da doktorun hasta yakınları arasında seni ararken oğlunun ismini zikretmesini duyarsın. Bütün duygularınu, düşüncelerini bir tek cümleyi duymaya seferber etmişsindir: “Durumu iyiye gidiyor…”
Acilde otururken etrafına bakarsın. Bazıları kahkahalar atar, çocuklarını zapt etmeye çalışır. Kimisi doktorla tartışır, kimisi elinde dosyalarla koşuşturur. Ama sen hepsinden farklı hissedersin kendini. Senin çocuğun içeridedir. Senin kalbin o odada çarpmaktadır. O yüzden herkes sana biraz duyarsız, biraz yabancı görünür. Belki haksızlık edersin o anda onlara. Ama sen de kendini tanıyamazsın zaten. O acizliğin, o çaresizliğin, o bekleyişin içindeki bir benliğe dönüşmüşsündür.
Sonra bir doktor gelir. “Bir sorun görünmüyor, enfeksiyondan olabilir, gözlemde tutacağız.” der. Sanki dünyanın en güzel cümlesini kurmuştur. Gözlerin dolar, belki de yere kapanmak istersin o anda. İçinden geçen ilk şey: “Allah’ım sana şükürler olsun.”
Aradan 12 yıl geçmiş. Oğlum büyümüş, o geceyi bile hatırlamaz. Ama ben hâlâ hatırlıyorum. Çünkü bazı anlar vardır, insanın içine kazınır, hafızasına değil. Unutmazsın. Unutmak istemezsin. Çünkü sana insan olduğunu, aciz olduğunu, kul olduğunu hatırlatır.
Bazen yazmak bir terapi olur, bazen de bir şükür secdesi. O gece aldığım notlar ve o notlar üzerine bugün kaleme aldığım bu yazı bana iyi geldi. Yıllar sonra yeniden okuyunca anladım. Bu yüzden köşe yazısı formatına uysa da uymasa da sizinle paylaşmak istedim. Belki aynı hissiyatı yaşayan birilerine derman olur.
Bitiriyorum, evladının sağlığına kavuştuğunu görebilmek bir anne-baba için ne güzel bir duygudur. Allah acılarını göstermesin, hasta olanlara da açil şifalar ihsan eylesin. Amin…

Hikayenin obur tarafinda yani haber bekleyen degil haber veren tarafta gorev alan biri olarak iyi olsun kotu olsun her turlu haberin ulastirilma keyfiyetinin onemini daha iyi anladim yaziniz sayesinde. Soguk ve donuk bir ifadeyle degil de o an evladina yanan, anne-babasina aglayan bir insanin duygularini icten hissederek hassasiyetle yaklasmak gerekir. Ben de perdenin bu yanindaki hisleri paylasayim dedim
Güzel bir yazı, elinize sağlık.
Perdenin bir yanı da “Acilde bekleyip güle oynaya muhabbet edenlere öfkeli bakış…” cümlesinin hemen ardında. O perdeyi kaldırınca “acilde güle oynaya muhabbet edenlere bakış geliyor: “Öfkeli”.
Ya bazıları için dünya baştan başa “acil sahnesi” haline gelmiş ise?
Mülteci kampına yeni gelen bir abimizin uzun süredir ayrı kaldığı kızlarının “Baba! Baba!” diye kendine koştuklarını görüp bağrına bastıktan az sonra odaya geldiklerinde “Kampta kaldığımız sürece, bu odanın dışında bana ‘baba’ diye sarılmayın; hala babaları gelmeyen/gelemeyen çocuklar var hassasiyeti.
Benzerleri ve yiririlmiş hassasiyetler.
Bu yazıyı bu acziyeti ve duyarlılığı hatırlatması açısından yararlı buldum.
Teşekkürler. Allah razı olsun.