Ben de Çemberlitaş FEM’deydim…

YORUM | ALİ TOPDAĞ | @alitopdag / [email protected]

1980 ve 90’larda Türkiye’de İslam’ı yaşamak bugünkü kadar zor değildi. Yine devlet eliyle dindarlarla zulüm yapılıyordu ama kurumlar bunu hukukî çerçevede yapıyordu. Şimdiki gibi tek kişinin emri veya korkusuyla hareket edilmiyordu. Yolunuz mahkemeye düştüğünde avukat bulabiliyor, beraat edip işinize geri dönebiliyor hatta devletten tazminat bile alabiliyordunuz.

1980’lerde İstanbul’un taşrası olan Esenler’de ortaokul olmadığı için babamın işyerine yakın Mahmutpaşa Ortaokulu’na gidiyordum. Böyle merkezi bir okulda dindar kimliği olan birçok öğretmenim vardı ve muhtemelen notlarım yüksek olduğu için benimle yakından ilgileniyorlardı. Böylece birçok cemaat veya hareketle irtibatım oldu; İlim Yayma Vakfı, Metin Balkanlıoğlu, Millî Görüş, Türkiye Gazetesi cemaati, Kadiri tarikatı ve nihayet Hizmet Hareketi…

O zamanlar İslamî hareket veya cemaatlerin içinde bulunanlar, bugüne göre daha dikkatli, davranışları daha samimiydi. Hizmet Hareketi içinde kalmamın sebebi, Sultanahmet’teki Doğu Apartmanı’nda kalan abilerimin samimiyetinin diğerlerine göre daha baskın olmasıydı.

Çapa Tıp’ta okuyan Numan abinin ders anlatırken bana “abicim” diye hitap etmesi…  Yolda giderken koluma girmesi… Zeytin üzerine pul biber serpmesi… Antep usulü tahin-pekmez karışımı… Yağmur altında yaptığımız piknikler…

1989-1990 döneminde Pertevniyal Lisesi son sınıfında okuyordum ve her öğrenci gibi üniversiteli olma hayalim vardı. Bir dershanenin sınavında dördüncü olup ücretsiz okuma hakkı elde ettiğim halde tercihimi FEM’den yana kullandım. Kendimi orada daha rahat hissedeceğime inanıyordum çünkü dört yıldır içinde olduğum Hizmet Hareketi bana çok şey kazandırmıştı.

Mehmet Ayvacı abiyle Lise 2. sınıfta iken tanıştım. Üniversiteli olabilmek için dershaneye gitmenin önemini anlatmıştı. Bugünün ‘talk show’cularına taş çıkartacak şekilde eğlenceli geçen bir seminer vermişti. Allah rahmet eylesin…

Kendisiyle tanışma fırsatım olmadı ama namını herkesin bildiği kimyacı Mehmet Yavuzlar Hoca varmış önceki yıllarda… Bir öğrenciyi ayaklarından tutup camdan sallandırdığı konuşulurdu; modern çağ efsanelerinden biri işte… Bir gün bir yerde karşılaşırsak bunu soracağım… Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler; vardır mutlaka bir gerçeklik tarafı… 

Yüksel Nizamoğlu ile dershanenin ilk günlerinde bütün Pertevniyal Lisesi öğrencilerini topladığı salonda tanıştım. Kendisi okulumuzdan sorumlu danışman öğretmen idi. Tarihçi olduğu için dersimize girmiyor ama ders aralarında veya derslerden sonra bizimle ilgileniyordu. 30 yıl sonra kendisine ulaşıp adımı söylediğimde beni hatırlamasının ne demek olduğunu takdirlerinize bırakıyorum.

Rahmetli Ergün Kurum abi o zamanlar kimya öğretmeniydi ve ikinci dönem okulumuzun danışmanlığını o yapmaya başladı. 12 yıl sonra kendisiyle İzmir Körfez Dershanelerinde birlikte öğretmenlik yapmak da nasip oldu. Hep mütebessimdi…

Kimya derslerimize giren Necdet hocanın bazı taktiklerini, öğretmenlik yaptığım yıllarda çok kullandım. Derse başlarken tahtayı üçe böler ve hiç silmeden dersi bitirirdi. Ders sonunda tahtaya yazdıkları bir sanat eseri gibi olurdu. Kendisi şu an nerede bilmiyorum ama eğer öğretmenlik yapıyorsa, muhtemelen öğrencileri not tutmuyor ders sonunda tahtanın fotoğrafını çekiyordur.

Fizik öğretmenimiz Mehmet Ali Hoca bu dünyanın insanı değildi. Sezai Karakoç gibi münzevi ama bizlerle konuşurken neşeliydi. Ders anlatırken vecde gelmiş sanatçılar gibi formüllerle, sayılarla adeta dans ediyor, onları parmağında oynatıyordu. Kendisinin ağır bir rahatsızlık geçirdiğini duymuştum, umarım şifa bulmuştur.

Türkçe derslerimize giren Mehmet Doğan Hoca, benim için Çemberlitaş’ın efsane hocalarından biridir. Hiç unutmam, tahtaya bir vecize yazıp onun üzerinden cümlenin öğelerini anlatmış dersin kalan kısmında da o vecize üzerinden bize hayat dersi vermişti. Sınıftan çıkarken de “Siz zeki çocuklarsınız, bir saat boyunca cümlenin öğelerini anlatmak size işkence olurdu.” manasında sözler söylemişti. Teneffüslerde öğretmenler odasına gitmez, Çemberlitaş’ın harika manzaralı kantininde oturur, yanına gelenlerle sohbet ederdi. Son kez, üniversite okumak için İzmir’e giderken otobüs garajında karşılaşmıştık. O da oğlunu yolcu etmeye gelmişti. Alnımdan öpüp babama “Bu gençler geleceğimiz, güzel ve yeni bir dünyayı onlar kuracak” dediğinde ayaklarım yerden kesilmişti… Ben kimdim ki Garibname şairi böyle iltifat edecekti.

Ali Çolak’ı işte o kantin sohbetlerinde tanıdım. Mehmet hocamızın yanındaydı hep… Elle yazarak, gazete veya dergilerden keserek hazırladığı duvar gazetesi çok hoşuma giderdi. Öğretmenlik yaptığım her kurumda bu konuda kendisini taklit ettim. Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Öğretmenliğini kazandığımda kayıt işlemleri ve kalacak yer ayarlamak için bizimle İzmir’e gelmişti, bizim sayemizde nostalji yaptığını söylemişti çünkü kendisi de Buca Eğitim Fakültesi mezunuydu. Dersimize girmedi ama 30 yıldır ne zaman kapısını çalsam beni geri çevirmedi. İstanbul Fatih Kolejinde çalıştığım yıllarda kendisi ziyaret eder, öğrencilerimle sohbet etmesi için okula davet ederdim. Gözümü kırpmadan bütün kitaplarını satın aldığım birkaç yazardan bir tanesidir.

Veysel Ayhan Bey Türkçe derslerine giriyordu. O zamanlar kendisiyle herhangi bir ilişkimiz olmamıştı ama kendisi Zaman Gazetesi’ne geçtikten sonra daha sık şekilde görüşmeye başladık.

Cumartesi günleri sabahtan arkadaşlarla para toplayıp Yüksel veya Ergün hocaya verir, ders bitiminde bizim için lahmacun sipariş etmesini isterdik. Bizim zamanımızda Çemberlitaş FEM’in kıvrılan uzun koridorunun sonunda bir şark odası vardı. Lahmacunlarımızı orada, davet ettiğimiz hocalarımızla birlikte yer sonra da çay eşliğinde koyu sohbetlere dalardık. Hocalarımız olmadığı zamanlarda da güreş yapardık.

Öğrencilerin namaz kılabilmeleri için ayrılan mekânda arkadaşlar genelde beni imam yaparlardı. Birkaç defa selam verdiğimde safta Mehmet Doğan ve Mehmet Ali Yaz beyleri görünce kendimden utanmıştım. Öğretmenler odasında kendi mescitleri olduğu halde bizimle namaz kılıyor olmaları ve bir öğrencinin arkasında saf tutmaları beni çok etkilemişti.

Kim ne derse desin, ben bu Hizmet’te samimiyet gördüm, fedakârlık gördüm, güzellikler gördüm ve güzel insanlarla tanıştım. Benim Hizmet’e katkım olmuş mudur bilmiyorum ama Hizmet’in bana çok fazla katkısı oldu. Eğer Hizmet’le tanışmamış olsaydım, muhtemelen şu an AKP çatısı altında bir yerlerde ihale kovalayıp, ganimet peşinde koşuyor olurdum. 

Hizmet içinde herkes gibi ben de birçok sıkıntı yaşadım. “Keşke olmasaydı” veya “yapmasaydım” dediğim çok şey var. Son süreçte yaşadıklarımdan da hiç şikayetçi değilim; güzel işler yapan arkadaşlar vesilesiyle sevap kazanabiliyorsam yine onlar yüzünden sıkıntı çekiyor olmaktan şikayetçi olmaya hakkım olmamalı diye düşünüyorum.

Şimdi yeni bir hayatım var ve o güzel insanları tekrar buldum. Eskiye dair muhasebe ve murakabemizi yaparak yolumuza devam etmemiz gerekir yoksa mirasyedi olmaktan kurtulamayız. Hizmet’i ilk tanıdığımdan beri Üstad’ın “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.” sözünü Polyannacılık yapmadan kendime düstur edindim. Başka bir ifadeyle “hüsn-ü zan, adem-i itimat…” 

Neyse… Engin Sezen, Çemberlitaş FEM’i yazınca benim de hatıralarım canlandı. O yazıda adı geçmeyen ama özellikle Çemberlitaş FEM’in temel taşlarından olan hocalarımı bu yazıyla yâd etmek istedim.

2 YORUMLAR

  1. Aro cok guzel bir yazi olmus, okuyunca bende 1994-95 yillarina Giresun’da Ikbal dersanesi yillari aklima geldi bize vesile olan abilerimiz ve ablalarimizdan Aro olsun

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin