DR. ÖMER KURU | YORUM
Marcia K. Hermansen’in, iki asır öncesinin müceddidi olarak bilinen Şah Veliyyullah Hazretleri’nin insandaki manevi latifeler ve bu latifeler üzerinden insandaki manevi dönüşümüne dair fikirlerini ele aldığı makalesi, akademide büyük bir itibar ve öneme sahiptir. Bu makale, daha ziyade Letaif-i Aşere olarak aşina olduğumuz insandaki manevi latifeler ile onları işleterek insanın ulaştığı velâyet mertebeleri arasındaki ilişkiler üzerinde durur.
Özellikle makalede yer alan ve Şah Veliyyullah Hazretleri’nin bizzat kendisine ait olan bir şema ile, kalp ve ruhun derinliklerine göre şekillenen manevi mertebelere işaret edilir. Şüphesiz bu şemada en dikkat çekici husus, “enâniyet-i kübrâ” makamının velâyet mertebelerinin en üstünde yer almasıdır.
İslam tarihinde bu makama erişen evliyaların sayısının bile sınırlı olduğu belirtilir. Hermansen, bu makamın detaylarına ilişkin literatürde pek bilgi bulunmadığının altını çizer. Bu bağlamda, ene kavramı üzerine bir yazı kaleme almak, başlangıç noktasını belirlemek açısından hem çok zor hem de bir o kadar kolay olabilir. Zordur; çünkü tasavvuf, kişisel tecrübelere dayanan bir alan olduğu için, en basit meselelerin bile bireysel yaşanmışlığa bağlı olduğu bir disiplinde, hele ki bu kadar yüksek bir makama gelebilenlerin sayısının azlığı düşünüldüğünde, bu kavramı açıklamak oldukça güçtür.
Meselenin kolay yanı, elimizde büyük bir imkân olarak, 13. asrın minaresinden insanlığa seslenen, sufi bir geleneğe mensup seyyid bir ailede yetişmiş ve modernitenin neden olduğu kimlik krizini İstanbul gibi krizin başkentinde yaşamış Said Nursî Hazretleri’nin bu konuya özel olarak yazdığı bir risalenin bulunmasıdır. Asrın müceddidi olarak bilinen Bediüzzaman Hazretleri’nin bu konuya yaklaşımı, modern insanı içinde yaşanılan modernitenin sebep olduğu manevi buhrandan kurtarmaya yönelik ve tecdidin bir gereği olan popülerleşme potansiyelindedir.
Said Nursî hazretleri, bu risalesinde “ene” kavramını derinlemesine ele alır ve onu, Allah ile kul arasındaki ilişkiyi en doğru zemine oturtacak bir araç olarak tanımlar. Bu risaleyi anlamada karşılaşılan en büyük sorun, “ene”yi Batı literatüründe büyütülmüş “ego” kavramıyla eş anlamlı olarak ele almak yanlışıdır. Tamamen maddeci bir yaklaşımla insanın sonsuzlukla olan ilişkileri hesaba katılmadan yapılan bu eşleştirme ile ene, insanda başlayıp Allah’ta (cc) bitirilmesi gereken bir kavram olması gerekirken, insanda başlayıp insanda biten bir kavrama dönüşür. Böyle bir ego’nun Bediüzzaman Hazretleri’nin anlattığı ve üzerine insanın marifetullah vizyonunu bina ettiği ‘ene’ ile ilişkisi, dürbünün tersinden bakan bir insanın uzağı görme çabasına benzetilebilir.
Batı literatüründe Freud’un katkılarıyla ego olarak geliştirilen benlik, Üstad Nursi’nin konuyu anlatımı içerisinde, ene’nin iki yüzünden herkesçe malum olan bilindik yüzüdür ve Üstad’a göre neticeleri itibariyle negatiftir. Bu anlamda bir ego, tasavvufta maneviyat büyüklerinin İslam tarihi boyunca insanları sıklıkla ikaz ettikleri ve şerrinden Allah’a sığınmayı tavsiye ettikleri bir kavramdır. Bu noktada ‘ene’nin doğru anlaşılması için öncelikle yapılması gereken hamle, Nursî’nin yaptığı gibi, tasavvuf literatüründe daha önce hiçbir maneviyat büyüğünün detaylarını vermediği ene’nin bilinmeyen yüzünün tanıtılması ve anlaşılmasını sağlamaktır. Üstad bu sorunu, dönüştürücü bir metin olma özelliği taşıyan Risale-i Nur külliyatında geliştirdiği mana-yı harfî kavramıyla aşar.
Nursî’nin, bugün için pek çok kimsenin farkında olmadığı, bilgi felsefesine yaptığı en büyük katkılardan biri olan mana-yı harfî perspektifiyle bakıldığında, adeta görünmez mürekkeple yazılmış bir yazı üzerine sürülen bir kimyasalla yazının okunur hale gelmesi gibi, ego da bir anda Yüce Yaratıcı’yı tanıtan kozmik/gizli bir kitap halini alır. Nursî, insanın akıllı bir varlık olarak benliğiyle çizdiği sınırlarla ve sonrasında yine akılla kendi çizdiği sınırları aşarak Allah ile kul arasında “ben ve sen” ilişkisi üzerinden marifetullah zeminine taşır. Bir kere bu ilişki doğru tesis edildiğinde, sonrasında hayatın her anında, kalbin ve ruhun kapıları sürekli işletilir.
Bu değerli eserin doğru okunması ve anlaşılması, Bediüzzaman Said Nursî’nin izlerinin hassasiyetle takip edilmesine bağlıdır. Nursî, bu eserinde ego kavramını mana-yı harfî perspektifinden doğru bir şekilde tanımlamakla kalmaz; onun fıtratını tanıttıktan sonra, Batı’da, metafiziğe alan tanımayan, maddeci bir yaklaşımla üretilmiş ego arasında karşılaştırmalar yaparak konunun daha da anlaşılır hale gelmesini sağlar. Bu iki yaklaşım arasındaki farkları net bir şekilde ortaya koyarak, okuyucunun pratik hayatta kendisini nasıl konumlandırabileceğine ışık tutar.
Nursî, doğru anlaşılan ‘ene’nin Yüce Yaratıcıyı tanıtan marifetullaha sebep olması gibi, yanlış anlaşıldığında cehaletin kaynağı olduğunun ve neticesinde insanı ve insanlığı bir ejderha gibi yutabileceğinin altını çizer. “Ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir..” sözleriyle, insanlık tarihinin bu iki farklı benlik anlayışının şekillendirdiğini belirten Nursî, doğru anlaşılan ve yaşanılan peygamberlik silsilesi ile yanlış anlaşıldığında ortaya çıkan maddeci felsefe ekolünün insanlığa mal ettiği dört konuyu örnekleriyle müzakere ederek analizini derinleştirir.
Eserinin son kısmında ise Üstad Nursî, bir tasavvuf büyüğüne yakışan bir üslupla, kendisine manen tecrübe ettirilen hakikatleri Fatiha Suresinin sonunda işaret edilen “gazaba uğrayanlar, dalâlete düşenler ve Allah’ın nimet verdikleri” üç grupla ilişkilendirerek ele alır.
* Bediüzzaman Said Nursi’nin bu makaleye konu olan bu eşsiz Ene Risalesi, Respect Graduate School’da Ocak 2025 ortasında başlayacak altı haftalık bir seminerde ele alınacak ve analiz edilecektir.
Seminer hakkında daha fazla bilgi ve kayıt için:
https://turkce.respectgs.us/risale-ve-hizmet-arastirmalari-merkezi/risale-i-nurda-ene-kavrami/
Semineri tanıtan YouTube videoları için:
https://youtube.com/shorts/UNMhZqsNz4w?si=pCVOI38bA-x_AM2j
