Barkas B1000: Doğu Almanya’nın beyaz torosları

YORUM | Av. Fikret Duran

“Haziran 1942’den sonra katliamların izini canla başla yok etmeye çalışan Nazilerin bu girişimleri nasıl başarısızlığa mahkûm olduysa, muarızlarının ‘adsız, sansız, sessiz sedasız ortadan kaybolmasını’ sağlamaya yönelik çabaları da boşunaydı. İnsana özgü hiçbir şey bu kadar kusursuz değil, nisyanı mümkün hale getirebilecek çok fazla insan var bu dünyada. Ama her zaman geriye hikâyeyi anlatacak biri kalacaktır.”

Hannah Arendt

Sovyetler Birliği kontrolündeki Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı (Stasi), İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünist diktatörlüğe karşı çıkan 20.000’den fazla kişiyi “Devlet düşmanı” olarak hedef göstererek “terör” ve “casusluk” ile suçladı. Bu kişileri bulabildiği her yerde yaka paça yakalayıp, farklı yerlerde toplama kampına dönüştürdüğü binalara taşımaya başladı. Bu merkeze gönderilmenin temel nedeni Sovyet diktatörlüğüne direnen muhaliflerin bastırılması, sindirilmesi ve yok edilmesiydi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Çoğunlukla aydın, yazar, insan hakkı aktivistleri ve Doğu Almanya’dan kaçmaya çalışanlardan oluşan bu devlet düşmanları (!), mesafe yakın olsa da bazen günlerce süren bir yolculuk sonucunda taşındı. Taşıma dışarıdan balık veya sebze dağıtım kamyonetleri gibi görünen BARKAS B1000 marka panelvan araçlarla yapıldı. Bu panelvanlara konulan kişilerin nereye götürüldükleri, başlarına ne geleceği hakkında fikir yürütülemezdi. Araçların içine konulan insanlar, içerde penceresiz ve havalandırmasız 5 küçük hücrede elleri ve ayakları bağlanmış olarak oturtulmaktaydı. İşkence yapmak için tasarlanmış bu araçlara konulan Thomas Auerbach, Mario Röllig ve Ellen Thiemann gibi isimler bu araçlardan canlı çıkamadılar.

Yolculuğu tamamlayabilenler, Doğu Almanya’nın farklı yerlerinde oluşturulan toplama kamplarına konuldu. Toplama kamplarındaki nemli hücreler güneş ışığı görmediğinden, mağdurlarca “denizaltı” anlamına gelen “U-Boot” olarak adlandırılmaktaydı. Kaçırılıp aylarca tek kişilik hücrelerde tutulan bu kişilerin birbirleriyle iletişimleri dahi yasaktı. Temas kurabildikleri tek kişi sorgulayıcı/işkencecileriydi. İşkencelerin tek amacı vardı: Kendilerini mahkumiyete götürecek suçlamaları kabul ettirmek. Suçlamalar kabul edilmez, sözde suç ortaklarının isimleri verilmezse dayak, su işkencesi, saatlerce ayakta durmaya zorlama, hücre cezası, uykusuz bırakma, yemek vermeme, pis ortamlarda tutma ve psikolojik işkencenin çeşitli yöntemleri uygulanırdı. Uykuda dahi aynı pozisyonun alınması gerekiyordu: Sırt üstü, kapıya dönük, eller battaniyenin üstünde. Bu merkezlerde on binlerce kişi öldürüldü.

Doğudan kaçıp Batı Almanya’ya geçmeyi başarabilenler, orada da güvende değildi. Stasi ajanları bu vatan hainlerinin (!) peşlerini bırakmaz, adım adım takip eder, bir yolunu bulup illegal yöntemlerle kaçırarak yeniden bu işkence merkezlerine taşırdı.

Mesela Doğu Alman Sosyalist Parti eski çalışanı Heinz Brandt. Doğudaki baskı ortamından kurtuluşunu Batı’ya sığınmakta bulan Brandt’ı yakalayıp geri getirmek için farklı planlar yapıldı. Brandt, Ekim 1960’da bir meslektaşı ile birlikte Batı Berlin’in Charlottenburg bölgesinde bir mekana gitti. Meslektaşının gerçekte kendisini takip eden bir ajan olduğundan habersizdi. Brandt, mekanda Eva Walter isimli bir kadınla tanıştı. Bu tanışma da tesadüfi değildi; zira bu kadın da Stasi ajanıydı. Brandt, Batı Almanya’ya geçmesinin 18. ayında Eva Walter isimli kadının evinde uyuşturularak Berlin-Hohenschönhausen’deki (şimdilerde müze olarak kullanılan) işkence merkezine teslim edildi.

Doğu Alman gizli polisini konu edinen Das Leben der Anderen (Başkalarının Hayatı) adlı filmde Barkas B1000 panelvana yer verilmektedir.

Berlin duvarının yıkılması Stasi işkencelerinin de sonunu getirdi. 1989 Barış Devrimi’ne kadar neredeyse 40 yıl boyunca siyasi zulmün merkezi bir bu toplama merkezi olan bu toplama kampı 1990’da kapatıldı. Kaderin cilvesi o ki, son dönem tutuklulardan biri bu merkezin eski başkanıydı. Berlin, Leipzig gibi şehirlerdeki bu işkence merkezleri, bugünlerde müze olarak hizmet veriyor. Gezenler işkence faillerini lanetliyor.

Totaliter rejimlerin yöntemi: Zorla kaybetme/kaybedilme

Uluslararası hukukta “enforced disappearance” (zorla kaybetme/kaybedilme) olarak tanımlanan suç, totaliter rejimlerde ve diktatörlüklerde devlet erkini elinde bulunduranların bastırma ve sindirme aracı olarak uyguladıkları sistematik işkence yöntemlerinden biri olmuştur. Zorla kaybetme suçu, günün herhangi bir saatinde, üniformalı ya da sivil görevli veya onlara yardımcı olan kişiler tarafından evlerinden, işyerinden, okuldan, sokaktan veya kahvehaneden alınıp hukuki korumadan yoksun bırakılma suretiyle işlenir. Mağdurlar, özel ve gizli mahkemelerde yargılanırlar veya hiç yargılamaya dahi gerek görülmeden infaz edilirler. Mağdurların özgürlük ve güvenlik hakkı, yaşam hakkı, işkence yasağı, hukuksal kişiliğin tanınması hakkı ve adil yargılanma hakkı sistematik bir şekilde ihlal edilir.

BM, bu suçu engellemek için her yıl 30 Ağustos tarihini tüm dünyada “Uluslararası Zorla Kaybedilme Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan etmiştir. Bütün kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme ise 23 Aralık 2010 Tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme “Hiçbir devlet zorla kayıp edilmeyi uygulayamaz, izin veremez ya da hoş göremez” diyor, bu suça karşı devletlerin uluslararası mahkemelerin denetimine açık olması anlamına geliyor.

Türkiye’de ilk olarak Sabahattin Ali’nin Milli Emniyet (MİT) tarafından görevlendirilen Ali Ertekin tarafından öldürülmesi ile işlenen zorla kaybetme suçu, halen iktidar tarafından muhalifleri sindirmek için sistematik bir yöntem olarak kullanılıyor.

Türkiye, bu yıl da “Uluslararası Zorla Kaybetme Mağdurları Günü ’nü sözleşmeye taraf olmadan geçirdi. Mağdur yakınlarının, hukukçuların ve insan hakkı aktivistlerinin ısrarlı taleplerine rağmen kaçırmalar ve kayıpların “olağan” bir uygulama haline geldiği Türkiye, 10 yıldan fazla süredir sözleşmeyi imzalamamakta ısrar ediyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetlerin işgal etmesiyle diktatör bir rejime dönüşen Doğu Almanya ile muhaliflere karşı insan haklarını ayaklar altına alan yöntemler uygulayan AKP iktidarının yöntemleri benzerlik gösteriyor. Sadece zamanlar, mekanlar ve isimler başka. 1945 yerine 2020, Barkas B1000 yerine Siyah Transporter, Berlin-Hohenschönhausen yerine İstanbul-Silivri veya Ankara-Yeni Mahalle, Heinz Brandt yerine Gökhan Açıkkollu yazılsa yaşananların birebir aynı olduğu görülüyor. Kuşkusuz işkencecilerin akıbetleri de aynı olacak. Yargılanıp hesap verecekler, çocuklarına miras olarak yüz kızartıcı suçların utancını bırakacaklar. Berlin duvarının yıkılmasıyla ortalığa saçılan deliller gibi, AKP iktidarı adına suç işleyenler de, yargılanmazlık zırhının delineceği günler için izler bırakıyor.

1 YORUM

  1. Şahsi bekaları için cennet vatanı,
    cehenneme çevirmeye ant içenler,
    tıpkı El’Beşir gibi, Saddam gibi, Kaddafi gibi devrilip gidecekler. Ve bir yıldırım çakarcasına aniden, biz sesi duyduğumuzda çoktan işleri bitmiş olacak. Ümidimiz bir emsal, bir numune olması için hesaplarının bu alemde görülmesi. Sayın yazar isminizden mülhem tevfik fikret geldi aklıma.

    ”Asrın unutma, barikalar asr-ı feyzidir;
    Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir,

    Bir ufk-ı i’tilâ açılır, yükselir hayât;
    Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat! ”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin