Barış Akademisyenleri’nin ‘Bu Suça Ortak olmayacağız’ bildirisine imza atmasının ardından tam 10 yıl geçti (11 Ocak 2016).
Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenler için on yıl, yalnızca bir hukuk mücadelesi değil; aynı zamanda bir hayatta kalma, direnme ve onur mücadelesi oldu.
OHAL KHK’larıyla üniversitelerden uzaklaştırılan, yıllarca mesleklerinden, öğrencilerinden ve akademik üretimden koparılan Barış Akademisyenleri, bugün hâlâ bitmeyen davalar, fişlemeler ve belirsizlikler içinde yaşıyor. Kimileri görevlerine döndü, kimileri yeniden ihraç edildi; kimilerinin dosyaları ise hâlâ Danıştay raflarında bekliyor.
Barış Bildirisi’nin 10. yılında Gazete Pencere’ye ve Evrensel’e konuşan akademisyenler, yaşadıkları hukuksuzluğu, akademinin çöküşünü ve süren adalet arayışını “kayıtsızlık, hissizlik ve duyarsızlık”la çevrili bir ülke manzarası içinde anlattı.
“KAYITSIZLIK, HİSSİZLİK, DUYARSIZLIK ŞAŞIRTIYOR”
Mersin Üniversitesinde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışırken, OHAL döneminin son KHK’sı olan 701 sayılı KHK ile 8 Temmuz 2018’de ihraç edilen ve Mayıs 2023’te görevine iade edilen Dr. öğretim üyesi Esra Ergüzel:

“Göreve dönmüş olsam da davam halen Danıştay aşamasında. Davanın ne olacağına dair belirsizlik sürüyor. Birçok meslektaşım iade olduktan ve yeniden göreve başladıktan sonra üst mahkemenin kararı bozmasıyla tekrar işten atıldı. Bu risk hepimiz için devam ediyor. Bir yandan dava dilekçeleri bir yandan da akademik makale yazıyorsunuz. Danıştay atmazsa, yeterli puanı toplayamamaktan atarım diyor üniversite yönetimi… Sadece iade edilmek hiçbir şeyi telafi etmiyor. Maddi ve manevi telafisi mümkün olmayan kişisel kayıplar oldu. İntihar eden arkadaşımızı, kayıplarımızı hiçbir şey yerine getiremez. Bu sürecin bir an önce sonlanması, fişlemelerin ortadan kalkması, itibar iadesi şart elbette. Konuşmaya, anlatmaya, yazmaya devam etmeliyiz ki bir daha böylesine bir tarih tekerrür etmesin.
Nazım Dikbaş: “Barış Bildirisi’nin 10. yılında tarihe gözlerini yummayan, herkes için yaşamın daha iyi olacağı bir geleceği hayal eden bir #barış istemekte ısrarlıyız. Hukuksuz OHAL KHKlarıyla görevlerinden uzaklaştırılan tüm Barış Akademisyenleri geri dönmeli.”
“HEP BERABER BİR AKLI SEFERBER ETMELİYİZ”
2017’de Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü’den ihraç edilen akademisyen, yazar ve eleştirmen Süreyya Karacabey:

“Adalet ve barışın iç içe geçtiğini gösteren zamanlardan geçiyoruz. Biri yoksa diğeri de olmaz. Bizim on yıldır süren mücadelemiz, direnişimiz, kendi haklarımıza kavuşmak için yürüttüğümüz kampanyalar aslında tekil olanın daha fazlasına işaret ediyordu. Biri kalkıp haksızlığa uğradığının hikayesini anlattığında ya da adalet için herkesi mücadeleye çağırdığında, bu tekil bir sese bağlanan kişisel bir hayatın hikayesi değildir. Bu bir topluma ait, bir ülkeye ait bir çığlığın yankısıdır. Biz on yıldır aynı şeyi söylemeye devam ediyoruz. Savaşlar kapitalizmin bir ticaret biçimidir ve geriye sadece mutsuzluklar bırakır. İç barış için, dış barış için hep beraber bir aklı seferber etmemiz gerektiğini iddia etmiştik. şimdi de aynı şeyi söylüyoruz. Ve bir suçsa bu suça hala ortak olmuyoruz.”
“DOSYAM HALA DANIŞTAY’DA İNCELEMEDE”
23 yıl çalıştığı Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesinden ihraç edilen Yasemin Özgün:

“İhraç olduğumuzdan bu yana bir çoğumuzun, normal koşullarda üniversitede çalışmaya devam ediyor olsak yapacağımız akademik üretimlerin daha altında üretimde bulunduğumuz bir gerçek. İlk yıllar duruşmalar, dayanışma toplanmaları, eylemlerle geçti. Eş zamanlı olarak geçinmek için “parça başı işler” de yapmaya başladık. Bunlar genellikle çeviri yapmak, rapor hazırlamak, projede çalışmak vs. düşük ücretlerle, çok zaman ve emek isteyen, akademik olarak beslemeyen, tüketici, yıldırıcı işlerdi. Çok az sayıda akademisyen bunların yanında akademik üretimlerini sürdürmeyi başardı. Bu tür işlerden zaman ayıramadıkları için genç arkadaşlarımızdan doktora süreçleri aksadı. Buna rağmen dayanışma akademilerinde dersler ve çalışmalar sürmeye devam etti… Bugün aradan geçen 10 yılın ardından kimimiz üniversitelerine pey der pey döndü. Kimimiz döndükten sonra yeniden saçma sapan gerekçelerle ihraç edildi. Ben atılmamın üzerinden 7 yıl geçtikten sonra BİM kararıyla döndüm. Dosyam hala Danıştay’da “incelemede”. Bitmek tükenmek bilmeyen incelemelere tabi tutulduk pek çoğumuz bu süreçte. 25 yıl önce katıldığı bir öğrenci yürüyüşü gerekçe gösterildi kimi arkadaşlarımızın dönüşüne verilen red kararında. Kimimizin yenilerde yaptığı kimi faaliyetler konuyla ilgisiz olmasına rağmen gerekçe olarak kondu red kararlarına.”
“ÜNİVERSİTE DENİLEN MEKANLAR SORUŞTURMA ODALARINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”
İstanbul Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Ayten Alkan:

Anayasa Mahkemesi, hem yargılanmamızı hem de İstanbul Üniversitesi’nin verdiği disiplin cezalarını açık biçimde hak ihlali olarak değerlendirdi. Köprünün altından çok sular aktı ama şu gerçek değişmeyecek: Cumhurbaşkanının ve YÖK’ün açık ya da örtük talimatlarına uyuldu; üniversite denilen mekânlar soruşturma odalarına dönüştürüldü ve ifade özgürlüğümüz sistematik biçimde ihlâl edildi… Üniversiteden ayrıldıktan sonra bir süre Türkiye dışında çalıştım. Yaklaşık üç buçuk ay Fransa’da iki ayrı kurumda, ardından Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü’nün Sosyal Bilimler Okulu’nda (IAS-SSS) ve Almanya’nın Delmenhorst kentindeki İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde (H-W-K) araştırmalarımı sürdürdüm. Bu kurumların kurucularına, yöneticilerine ve orada yollarımın kesiştiği meslektaşlarıma çok şey borçluyum. Aynı dönemde, hayvan hakları literatürünün öncü isimlerinden Tom Regan’ın, eşi Nancy Regan’la birlikte kurduğu Kültür ve Hayvanlar Vakfı (CAF) tarafından destekleniyordum. Türkiye’de yoksun kaldığım bu destek, dünyanın başka yerlerinde de olmasaydı çalışmalarımı sürdürmem mümkün olmazdı.”
“ÖĞRENCİLERİN BİZLERLE KONUŞMASI YASAKLANDI”
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden KHK ile ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Ceren Akçabay:

Barış imzası pek çoğumuz için bir milat oldu. Benim açımdan da öyle. İmzadan önce ve sonra diye ayrılabilir hayatım. Aslında bu süreçte benim hayata bakışımda, değer yargılarımda, politik tutumumda bir değişiklik olmadı. Ama aldığım tepkiler tamamen değişti. Şöyle söyleyebilirim: Daha önce belki “makbul” bir akademisyen olarak görüldüğüm için “radikal” bulunmayan düşünce ve tavırlarım sivil ölümüme gerekçe edildi. Sivil ölüm lafını kullanıyoruz ama bu boşuna değil. Unutmadığım bir olay var: İhraçtan bir ay sonra metroda, üniversitede dersine girdiğim iki öğrencimle karşılaştım. Çocuklar beni görünce mezardan dönmüşüm gibi tepki verdiler. Yüzleri bembeyaz oldu. Konuşsalar mı bilemediler ve birinin ağzından şöyle bir söz çıktı: “Hocam, sizin ne işiniz var burada?” Tabi sonra bu gibi durumlara, hatta daha kötülerine alıştık. Bir devlet dairesine ya da özel bir bankaya girince güvenlik alındı, kimlik numaramı girdiğim her ekran uyarı verdi. Uzun zamana yayılan dostluklar bile bitti. Önce aramalar kesildi, yavaş yavaş davetler ve yazışmalar azaldı. Sonra da “hayat gailesi” denilip geçildi. Ama benim için en zor bölüm, imzayla başlayıp 7 Şubat KHK’sıyla üniversiteden atılıncaya kadar geçen bir yıllık süreydi. Öğrencilerin bizlerle konuşması yasaklanmıştı; başka hocalar tarafından, derste soru bile soramıyorlardı. Kantinde çay alırken kolu bana çarpan bir öğrenci başını öne eğerek kısık bir sesle anlattı bunları bana, özür diledi. İkna odaları kuruldu, imzaların çekilmesi için. Meslektaşlar, koridordan geçmek için bile oda kapılarımızın kapanmasını beklediler. Ve bunlar bir hukuk fakültesinde oldu. Diğer yandan geri dönüp bakınca, hukukçu bir akademisyen ve bir feminist olarak benim açımdan ne bildiriyi imzalamamak ne de imzayı geri çekmek hiçbir zaman bir seçenek olmadı…
Benim açımdan en çarpıcı olanı, akademinin gözlerimizin önünde çöküşü oldu. Mesleğe çok büyük bir hevesle başlayan bir akademisyen olarak benim için siyasi iktidarın yaptıklarını anlamak değil, akademinin sessizliğini hatta işbirliğini algılamak güçtü. Ben çok değerli ve nitelikli meslektaşlarımla birlikte bir hukuk fakültesinde ihraç edildim. Süreç, OHAL öncesinde de sonrasında da açıkça hukuka aykırı şekilde yürütüldü. Soruşturmalar ve ihraç listeleri de hukukçu akademisyenler tarafından hazırlandı. Bir hukuk fakültesinde ifade özgürlüğünü savunmazsanız, nasıl akademik üretim yapabileceğinizi düşünürsünüz? Hukuka aykırı işlemlere imza atarken öğrenciler ne öğrenir? İşin bu kısmını anlamak hâlâ çok zor.”
“İFADE ÖDRÜLÜĞÜNE VE AKADEMİK ÖZGÜRLÜKLERE VURULMUŞ AĞIR BİR DARBE”
Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Bölümü’nden ihraç edilen Dr. Araştırma Görevlisi Esra Dabağcı:

“Barış Bildirisi ve ardından bize yaşatılanlar, aynı zamanda üniversiteleri hizaya getirme girişimiydi. Hedef yalnızca listelerde adı yazılı olan bizler değildik; üniversitelerde kalan herkes bu tehdidin muhatabıydı. Bir gecede işsiz kalmak ve KHK damgası yemek bizim için ne kadar büyük bir şoktuysa, buna tanıklık edenler için de travmatikti. Bu, hem gidenler hem kalanlar için ciddi bir kırılma anıydı. Herkes, hayatları üzerindeki otonominin bir emirle ortadan kaldırılabildiğini gördü. Bu, ifade özgürlüğüne ve akademik özgürlüklere vurulmuş ağır bir darbeydi. Bugün hâlâ bu sürecin içindeyiz; bu açıdan bakıldığında, ne yazık ki çok şey değişmiş değil. Tam da bu nedenle, hepimizin bunu yeniden düşünmesi ve bu baskı rejimine karşı mücadeleyi güçlendirmesi gerekiyor. Hukuki süreç o denli karmaşık, tutarsız ve belirsizliklerle dolu ki, bizzat kendisi başlı başına bir cezalandırma mekanizmasına dönüşmüş durumda. Dosyanızın hangi İdare Mahkemesi’ne ya da hangi Bölge İdare Mahkemesi dairesine düştüğüne göre göreve iade edilip edilmeyeceğinizin belirlendiği bir süreç yaşadık; hâlâ da yaşıyoruz. Bugüne kadar yalnızca 91 dosyada göreve iade kararı çıktı; bunların da sadece dördü kesinleşti. Benim de geçtiğimiz ay Bölge İdare Mahkemesi’nden göreve iade kararım çıktı; ancak bu karar hâlâ kesin değil, Danıştay sürecini bekliyorum.”
“DAVALAR BİTMİYIOR, MÜCADELE SÜRÜYOR”
Doğuş Üniversitesi’nden ihraç edilen Serdar M.Değirmencioğlu:

“Dosyam ocak 2024’ten bu yana Danıştay 5. Dairede. Diğer Barış Akademisyenlerinin dosyalarıyla birlikte bekletiliyor. Diğer Barış Akademisyenleri gibi ben de yeni bir soruşturmadan geçiriliyorum. Barış çağrısı hâlâ suç muamelesi görüyor. İşe iade davamdaki olumlu karar, KHK kapsamından çıkarılmamla birlikte anlam kazanmıştı. Ancak olumlu kararlar, Anayasa Mahkemesi kararını bile tanımayan patronlar nezdinde birer oyuncaktı. Haklarımı alabilmem için yeni davalar açmam gerekti. Bu davalar da henüz sonuçlanmış değil. Davalar bitmiyor; biten davalar ise yeni davalar doğuruyor. Barış Akademisyenleri tam 10 yıl sonra haklı oldukları ortada olmasına karşı bitmek bilmeyen haksızlıklarla karşı karşıya. Mücadele sürüyor. Tüm dayatmalara karşı, barış ve adalet istemekten geri durmadık, durmayacağız.”
“ÜLKE TARİHİNİN EN MAHCUBİYET VERİCİ OLAYLARINDAN BİRİ”
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen, 7 yıl sonra görevine iade edilen Murat Sevinç:

“İmzacıların yalnızca ‘beşte biri’ KHK’lı oldu, atılanlar sivil ölüme mahkûm edildi, yıllarca Türkiye’de ve KKTC’de bir üniversitede çalışmaları engellendi, KHK damgasıyla başkaca işler yapmaları hiç kolay olmadı, AYM Üstel kararını verdi ancak yargının müzmin bağlanma sorununa tam anlamıyla çare olmadı, atılanların pek azı iade edildi, iade edilenlerden yalnızca ‘dört’ akademisyenin iadesi kesinleşti, arkadaşlarımızın bir kısmı yurt dışında çalışmaya başladı ve iade edilse de dönmeyecek olan az değil. Ülke için acı bir tablo.
Ezcümle, neresinden tutsanız elinizde kalan bir süreçten söz ediyoruz. Her ânı anayasaya-hukuka aykırılıklarla dolu bir süreç. Bitip tükenmez bir belirsizlik içinde eziyet edilen birbirinden değerli insanlar.
Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Anayasaya aykırı OHAL KHK’ları ve barış imzacılarının yaşadıkları, bu ülke tarihinin en mahcubiyet verici olaylarından biridir. Böyle bilinecek, anılacak ve anlatılacak.”
“GÜVENCESİLZİKTEN KAÇARKEN İHRACA NASIL TUTULDUM”
Marmara Üniversitesi’nden ihraç edilen araştırma görevlisi Seçil Ercan:

Kendi hikayemdeyse, 50/d kadrosunda bir araştırma görevlisi olarak 2012’de İTÜ’de güvencesizliğe karşı verilen mücadeleye katılmış, ardından güvenceli olmak için 2015’te Marmara Üniversitesine geçmiştim. Ancak 7 Şubat 2017’de, Barış Bildirisi gerekçesiyle ihraç edildim. Bu tarih, doktora tezimi bitirdiğim, yani İTÜ’de 50/d’li olarak kalsaydım güvencesizlikten dolayı işimi kaybedeceğim tarihten yalnızca bir hafta sonraydı. Güvencesizlikten kaçarken ihraca tutuldum.
Evet, kimimiz ihraç edildi, kimimiz edilmedi; kimimiz mahkemelerden olumlu karar aldı, kimimiz olumsuz. Dava kazanmak da yetmedi. Göreve iade edilenlerin ancak bir kısmı göreve başlayabildi. Bir kısmı hâlâ fiilen ihraç yaşamakta.
Geçen 10 yıla baktığımızda şunu görüyoruz: Politik bir kararla ihraç edildik, yine politik tercihlerle parçalı ve eşitsiz biçimde iade ediliyoruz. Bu nedenle çözüm, tek tek davalarla değil; ancak herkesi kapsayacak, eşitliği sağlayacak bağlayıcı bir yasal düzenlemeyle mümkün. Bu mücadele, yalnızca işe dönüş mücadelesi değil; aynı zamanda akademinin geleceğine sahip çıkma mücadelesidir. Bu yolda, artık bir tek arkadaşımızı bile geride bırakmayacağız.”
