ALİ TOPDAĞ | YORUM
Hiç fark ettiniz mi, bazen aynı olayı anlatıyoruz ama sanki farklı şeylerden bahsediyormuşuz gibi oluyor? Siz bir şeyi açık açık ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz, karşınızdaki ise bambaşka bir anlam çıkarıyor. Hatta insan bir noktadan sonra kendi kendine soruyor: “Ben mi anlatamıyorum, yoksa karşımdaki gerçekten anlamak mı istemiyor?”
Böyle durumlarda çoğumuzun “Karşı taraf önyargılı… Dinlemek istemiyor…” diye düşünüyor ve ona göre tepki veriyor. Bu düşüncede haklılık payı yok değil. Ama yine de şu soruyu kendimize sorsak iyi ederiz diye düşünüyorum: “Acaba mesele sadece başkalarının bizi yanlış anlaması mı? Biz de farkında olmadan olaylara kendi penceremizden bakıp, gördüğümüz belli kısımdan hareketle bütün hakkında yorum yapıyor olamaz mıyız?”
Böyle durumlarda sürekli aklımızın bir köşesinde bulundurup ona müracaat etmemiz gereken bir şey var: İnsan zihni bir kamera gibi değil süzgeç gibi çalışır. Olan biteni alır; kendi tecrübelerinden, duygularından, inançlarından geçirir ve öyle anlam verir.
Burada kritik bir ayrımı bilmek lazım: “Bu oldu” dediğimiz şey olgu, “Demek ki…” diye başlayan kısım ise yorumdur. Ve insan, çoğu zaman fark etmeden bu ikisini birbirine karıştırır.
Mesela “Harp hiledir!” şeklinde Türkçeye çevrilen hadis-i şerifi düşünelim. “Hile” şeklinde dilimize çevrilen kelimenin Arapçadaki karşılığını bilmeden, araştırmadan bağlamından koparıp genelleyenler var. Biraz araştırma yapacak olursak şunu görürüz: Peygamber Efendimiz (sas) bunu savaşın kendi şartları içinde söylemiştir ve bu bir stratejiyi ifade etmektedir. Yani günlük hayattaki “aldatma” ile aynı şey değil. Burada değişen şey sözün kendisi değil; ona yüklenen anlam.
Benzer bir durum kutsal kitaplar üzerinden yapılan tartışmalarda da karşımıza çıkıyor. Bu kitaplarda benzer anlatımlar var diye “Demek ki birbirinden alınmış!” veya “Bunlar Sümer mitolojisindeki hikayeler…” denebiliyor.
Bu olguya benim bakış açım farklı: Peygamberler vasıtasıyla mesajını insanlara ileten Allah (cc) elbette aynı şeylerden bahsedecek. Başka bir ifadeyle eğer kaynak ‘bir’ ise benzerlik çok doğal. Üstelik dikkatle bakıldığında her metnin kendine has yönleri, farklı vurguları, anlatım biçimleri ve Sümer mitolojisinde geçmeyen tarafları var.
Yani aslında ortada bir olgu var ama o olgu, insanları bakış açılarına göre bambaşka sonuçlara götürebiliyor. Kasıtlı çarpıtmaları ve düşmanca tutumları bunun dışında bırakıyorum.
Peki neden böyle oluyor?
İnsan zihni, kendisine anlamlı gelen şeyleri öne çıkarma eğilimindedir. Buna “olgu bükme” deniyor. Açık konuşmak gerekirse bunu kendimiz dahil herkes yapıyor. Özellikle işin içine duygu girdiğinde…
İnsan kendini haksızlığa uğramış hissettiğinde, ister istemez daha savunmacı oluyor. Bu çok insanî bir durum. Ama tam da bu noktada şöyle bir risk doğuyor: Olayın tamamını değil, bizi destekleyen kısmını daha çok görmeye ve üzerinde kafa yormaya başlıyoruz. Bunu yaparken de farklı ihtimalleri düşünmek aklımıza gelmiyor.
Böyle durumlarda kendimize, “Ben şu an bir gerçeği mi anlamaya çalışıyorum, yoksa kendi düşünceme uygun değerlendirme/yorum mu yapıyorum?” sorusunu sormamız gerekir. Evet bu, kolay bir soru değil ama insanı dengede tutan bir soru.
Bir de işin kitle boyutu var; geniş kalabalıklar genelde uzun analizlerle değil, kısa ve etkili cümlelerle hareket eder. Basit olan, sık tekrar edilen ve duygulara hitap eden sözler daha hızlı yayılır. Bu yüzden bazen eksik ya da çarpıtılmış bilgiler daha güçlüymüş gibi görünebilir. Hele bir de karşı görüşe söz hakkı verilmeyecek şekilde otoriter bir durum söz konusu ise insan, “Demek ki herkes böyle düşünüyor.” diyerek söylenenleri analiz etmeden ona inanır.
Burada küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum: Çoğunluk, her zaman hakikatin ölçüsü değildir. Tarih boyunca ve yakın zamanda dünya çapında bunun pek çok örneğini gördük.
Hakikat çoğu zaman gürültüyle değil, tutarlılıkla ayakta kalır. Yalanın sürekli bir şekilde desteğe ve sürekliliğe ihtiyacı varken, hakikat zaman içinde ortaya çıkar. Bunun gerçekleşmesi için -Kur’an-ı Kerim’de çokça vurgulandığı gibi- düşünen her insanın bir sorumluluğu var: Olguları doğru görmek ve doğru anlatmak.
Yaşadığımız ve gördüğümüz olaylarla ilgili haklı olmak mı istiyoruz, yoksa doğruyu bulmak mı istiyoruz? Asıl mesele bu olsa gerek…
İkisi her zaman aynı şey değildir. İnsan kendi bakış açısının da sınırlı olabileceğini kabul ettiğinde, hem başkalarını daha iyi anlamaya başlar hem de kendi düşüncesini daha sağlıklı kurabilir.
İnsanlar için aynı olaya bakıp farklı şeyler görmek kaçınılmaz bir durum. Ama önemli olan, kendi gördüğümüzün tek doğru yorum olmadığını kabul edebilmek. Çünkü hakikat, çoğu zaman tek bir pencereden değil, farklı açılardan bakıldığında daha net ortaya çıkıyor.
Haklı olmaya/çıkmaya diyeceğim bir şey yok ama gerektiğinde bakış açımızı gözden geçirebilmek büyük cesaret olsa gerek.
