Babaannem ve toplumsal meselelere çözümler [KEMAL AY]

Rahmetli babaannem, aksi bir kadındı. Eğer evinde misafirseniz ve oturup bir saat kadar dinlerseniz, bütün bu aksiliklerinde haklı olduğunu düşünürdünüz. Ama torunu olarak, benim gibi, yıllarca hep aynı hikâyeleri dinlediğinizde işler değişiyor. O zaman şunu fark ediyorsunuz: Bu yaşlı kadın, hep aynı şeyleri yaşamaya mahkûm edilmiş. Zihninde hep geçmişin hayaletleri. Kocasından gördüğü şiddeti, kaynana zulmünü, mahalledeki komşularının onu çekememesini, gelinlerinden şikâyetini, hep ilk günkü heyecanla anlatır size. İlk kez yaşıyormuş gibi. Ve çoğu kez, tekrar be tekrar yaşar, yaşatır.

İzlanda’da da aynı…

2015’te Hrútar (Koçlar) isimli, ilginç bir İzlanda filmi gösterime girmişti. Ülkenin kırsal bölgesinde yaşayan iki kardeş, aynı arazide yaşıyor fakat neredeyse kırk yıldır birbiriyle konuşmuyor. Tek geçim kaynakları, küçükbaş hayvan besiciliği. Bütün hikâye bu iki kardeşin, bir şekilde birbirlerine muhtaç olacakları bir ana doğru akıyor.

Filmi seyredince, babaannemin ve onun neslinin Anadolu topraklarında bu filmdeki kadar aksi bir biçimde ‘akraba küslükleri’ hikâyeleri yaşadıklarını hatırladım. Rahatlıkla bir sosyoloji tezine konu olabilecek bu küslüklerin, elbette çokça belirgin özellikleri var. Öncelikle iki tarafın da haklı olduğu konular bulunuyor. Dolayısıyla hangi tarafı dinlerseniz, diğer tarafın yapıp ettiklerine dair fikir sahibi oluyorsunuz.

Kim başlattı bu küslüğü?

Haliyle “Acaba ilk darbeyi kim vurmuş?” sorusunu sormak istiyorsunuz. Ama bu da bir şeyi çözmüyor. Çünkü “Hacı anne sen de ona şu lafı etmişsin?” dediğiniz anda, mutlaka karşı tarafın “daha önceki darbesi” gündeme geliyor: “O da misafirliğe gittiğimizde suratını astı oturdu!” Zira iki tarafın da tutumunda ‘haklı’ olduğuna dair bir muhasebeye ihtiyacı var. Bu muhasebeyi her yaptığında kendini haklı çıkaracak bir aritmetik gelişmiş. Taraflar arası “haklı olduğunu iddia etme” girişimleri de bu muhasebe içinde anlamsız oluyor.

Peki, böyle bir küslüğü nasıl çözersiniz? Üstelik bu küslük, her zaman Anadolu’daki ya da İzlanda kırsalındaki gibi ‘masumane’ şekilde yürümeyebilir. Zulümler icra edilebilir. Taraflar birbirinin canına, malına kastedebilir.

Hadi çözelim bakalım…

Hemen herkesin aklına ilk gelecek şey, tarafsız ve iki tarafın da sözünü dinleyeceği, çünkü hakperestliğine güveneceği bir merci bulmak olacaktır. Adalet mekanizması toplumlarda bu işe yaramalı; en azından teoride. Ancak taraflar, buradaki çözümü de beğenmeyebilir. Zoraki bir kabulleniş, küslüğü erteleyip ilk yanlışta yeniden tedavüle sokabilir. ‘Barış’ın hemen sonrasında bir araya gelinen bir piknikte mesela, bir kem bakış, bir soğuk duruş her şeyi geri döndürecektir.

Öyle birini bulamazsak? Tarafların, herhangi bir şekilde karşı karşıya getirip eteklerindeki taşları dökmelerini sağlamak çözüm olur mu? Burada da riskler var. İki taraf da taviz vermek istemeyecekse, yani bu ‘barış’ adımı küslüğün taraflarından birinden gelmiyorsa, konuşmak sadece herkesin kendi bakışını ortaya koyacağı ve sorunu daha da derinleştiren bir şeye dönüşebilir. Böylece pozisyonlar daha da oturur, küslük daha meşru hâle gelebilir.

Bir inat (bazen kibir) uğruna

Bazı durumlarda, ‘barış’ tarafların işine gelecek bir fırsata dönüştürülebilir. Yani küslük, barışmaktan daha ‘masraflı’ hâle geldikçe, tarafların barışa meyli artabilir. Ancak küçük Anadolu şehirlerinde ya da köylerinde yaşamışsanız, bu ‘masraflı olma eşiği’nin hayli yüksek olabileceğini bilirsiniz. Babaannem, sırf büyük gelininden özür dilememek için mesela, hiç sevmediği halde küçük gelininin evinde geçirirdi kış aylarını.

Yılmaz Erdoğan’ın bir tezi vardır (mealen): Birbirini en iyi kardeşler yaralayabilir, zira en çok onlar bilir kardeşini en çok neyin yaralayacağı. Üstelik bu yaralama ‘kardeşten’ geldiği için de sürekli derinleşir. Malum, ‘ihanet’ en unutulmayan kötülüktür. Shakespeare’in Julius Ceasar’ın ağzına yakıştırdığı gibi: “Sen de mi Brütüs?” Yabancıdan, ‘el’den gelen kötülük, ‘ihanet’ değil ancak normal kötülüktür zira.

Aileden topluma

Ailesinde böylesi küslükler olanlar, bu meselelerin nasıl çözümsüzlüğe gittiğini biliyordur. Ufacık bir ailede bile açılan yaraların kolay kapanmadığı onların malumu. Meselenin ölçeği büyüdükçe, riskler ve ihtimaller daha da büyüyor. Aile içi küslüklerin yanında, toplumsal meseleler çok daha karmaşık sorunlar üretiyorlar. Çözümleri de o oranda çok yönlü ve kompleks olmalı üstelik.

Geniş manada Ortadoğu, özel olarak Türkiye bu türlü problemlerin beşiği durumunda maalesef. Laf açıldığında Batı’daki gibi ‘atomik bireyler’ olmadığımızı, bizim toplumlarımızın ‘kardeşlik’ üzere kurulduğunu anlatıyoruz ancak yukarıda anlattığım yönden bakınca, ‘kardeşlik’ dokusu daha büyük problemlere gebe.

Bir yığın mesele önümüzde

Peki, büyüdükçe büyüyen ve çözülmesine hava kadar ihtiyacımız olan bu kompleks problemlerin üstesinden nasıl geleceğiz? 30 yıldır süren PKK meselesi, henüz yeni gibi görünen ama kökleri 1980’lere dayanan ‘cihatçı gruplar’ meselesi, seküler hayat tarzı meselesi… Bunların yanına, madem adını bir ‘problem’ olarak koydunuz, ‘çözüm’ de üretmeniz gereken ‘Cemaat meselesi’ni ekleyin.

Her şeyden önce bizim böylesi ‘sofistike meseleler’ karşısında, bunları oturup düşünecek ve çok yönlü çözümler üretecek insan kaynağımız var mı?

Problem çözme yeteneğimiz…

10 Temmuz 2016’da Bloomberg Türkiye’de yayınlanan bir haberden alıntı yapacağım: “OECD’nin işyerinde yetişkinlerin becerilerini ölçen araştırmasına göre Türkiye, okuduğunu anlama, rakamları anlama ve problem çözmede sınıfta kaldı. 15 yaş grubundaki öğrencileri karşılaştıran PISA araştırmasında ortalamanın altında kalan Türkiye’de yetişkinler daha da kötü bir performans gösterdi.”

40 ülkede 5 biner yetişkinle yapılan mülakatlar sonucunda ortaya çıkan sonuçlara göre, Türkiye işyerinde problem çözme ve teknolojiyi kullanmada 8 puanla OECD sonuncusu olmuş. Ortalama ise 31 puanmış. Ayrıca, “rakamları anlamada (ki bu kategoride sayma, sıralama, basit aritmetik işlemler soruluyor) en kötü seviyede performans gösteren Türkler’in oranı da yüzde 50.2 oldu.”

Tekerrür mü, döngü mü?

Elbette ortalamanın çok üstünde olup ‘memleket meseleleri’ne kafa yoranlar da vardır. Umuyorum ki devletimiz o yönde bir ‘liyakat’ elemesi yapıyordur. Ancak mevcut insan kaynağımızla nereye kadar gidebileceğimizi görmek için kâhin olmaya gerek yok sanırım.

Rahmetli babaannem, oturup içten muhabbet ettiğinizde çok tatlı bir kadındı. Espriliydi, gülmeyi ve güldürmeyi severdi. Babası, okuma yazma öğrenmesine müsaade etmemişti ama çok zeki bir kadındı aynı zamanda. Ama çocuksu ısrarları yüzünden çok kişiye hayatı zindan etti. Onun sebep olduğu küslükler hâlen devam ediyor. Tarih, hep onun hatıralarındaki gibi tekerrür edip duruyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin