AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Suç olmayan davranışların, iktidarın isteğiyle suç haline getirilebilmesi, toplum için son derece tehlikeli bir durumdur. Bu şekilde bir anlayış, kişilerin haklarını yok sayar ve hukukun üstünlüğünü tehdit eder. Son dönemde yaşadığımız somut örnekler, bu tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Bu tür baskıların sadece belirli bir kesimi etkilemekle kalmayıp, toplumun her bireyini hedef alabileceği gerçeği, ne yazık ki bazı kişiler kendileri mağduriyet yaşamadan anlaşılmıyor.
Son dönemde özellikle CHP’li siyasetçilere yönelik yapılan operasyonlar, ne demek istediğimizi somut bir şekilde ortaya koyuyor. Yaşanan hukuksuzluklar, sadece bir kesimin değil, muhalif kabul edilen herkesin hayatını etkileyebilecek kadar ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bu konuda yaşanan acı deneyimlerden birisi de menajer Ayşe Barım’ın yaşadığı durumdur. Gezi Parkı protestolarının planlayıcılarından olma suçlamasıyla tutuklanan Ayşe Barım hakkında 22 yıl 6 aydan 30 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlandı.
Gezi Parkı davası ve Ayşe Barım’ın iddianamesi
Gezi Parkı eylemlerinin planlayıcısı olduğu iddia edilen Ayşe Barım’a ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüse yardım etme’ suçlaması yöneltiliyor.
171 sayfalık iddianameyi incelediğinizde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülen bir suçla insanların nasıl kolay bir şekilde ilişkilendirildiğini, suçlamaların temelsizliğini ve ifade hürriyetinin nasıl suça dönüştürüldüğünü görüyorsunuz.

Savcıya göre suçlamaya dayanak olan eylemler şunlar;
- Danışmanlık şirketine bağlı olan sanatçılarla birlikte gezi olayları sürecinde #DirenGeziParkı hashtagini sistemsel olarak paylaşmak,
- Sanatçı camiasında etkili olarak olayların yaygınlaşmasını sağlamak,
- Eylemler sırasında sanatçılar adına megafon kullanarak bildiri okumak,
- Eylemcileri galeyana getirerek şiddet eylemlerinin tırmanmasına zemin hazırlama koordinatörlüğü görevinde bulunmak,
- Şirketin sosyal medya hesaplarını yönetmek ve basın açıklamalarının hazırlanmasından sorumlu olmak,
- Evinde yapılan aramada ele geçirilen bilgisayar içinde gezi eylemleriyle ilgili bir afiş bulunması
- Haklarında soruşturma olan kişilerle telefon irtibatının olması.
Savcı bu eylemleri gerekçe göstererek Ayşe Barım’ın ‘cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırma suçundan’ cezalandırılmasını istiyor.
Masum bir protesto eyleminin hangi boyutlara taşındığının ibretlik bir örneği olan bu suçlama, sadece Ayşe Barım’ı değil, tüm toplumu tehdit eden bir durumun da göstergesidir.
Suç olmayan eylemler suç olarak gösterilebilir mi?
İktidar, suç olmayan eylemleri suç olarak gösterebileceğini, özellikle Cemaat mensuplarına yönelik açılan davalarda tecrübe etti. Tıpkı ‘Kız Çocukları Davası’nda olduğu gibi, basit eylemler terör örgütü üyeliğiyle ilişkilendirildi. Bowling oynamak, pikniğe gitmek, sahilde buluşmak, birlikte iftar yapmak gibi masum aktiviteler, terör suçlamalarının delili olarak sunuldu.
İktidar, suç olmayan eylemler üzerinden insanlara terör ve hükümeti yıkma suçlaması yöneltebileceğini ve bunun da kendileri açısından bir sorun oluşturmadığını gördü. Ve ne yazık ki yaptıklarının kendilerine bir faturası olmadığını görmeleri hukuksuzluğun hızla yayılmasının önünü açtı.
Adaletin temel ilkelerinden biri, suçlu ya da suçsuz fark etmeksizin herkesin eşit şekilde hukuki haklarını kullanabilmesidir. Adalet, yalnızca suçluları cezalandırmakla değil, her bireyin hakkını amasız fakatsız savunmakla sağlanır.
Ancak Kız Çocukları Davası’nda yargılanan kişilerin hakları ne yazık ki gözardı ediliyor. 13 yaşındaki bir kız çocuğunun polis tarafından ‘telefonlarının dinlenmesi’ ve ‘teknik takip’ yapılmasının istenmesi, 16 yaşındaki bir kız çocuğunun terör suçlamasıyla yargılanması, 15 kız çocuğunun sabah saatlerinde polis zoruyla emniyete götürülmesi ve anne-babaların çocuklarına dini eğitim aldırmalarının suçlama konusu yapılması, adaletin ne denli ihlal edildiğini gösteren acı örneklerdir.
Ayşe Barım’a yönelik hukuksuzluk da Kız Çocukları Davası’ndaki mağdurlar gibi, toplumun her kesimini tehdit eden bir durumdur. Suç olmayan davranışların kriminalize edilmesi, sadece bir kişinin özgürlüğünü değil, toplumsal barışı ve adaletin sağlanmasını da yok eder. Bu yüzden, adaletin doğru şekilde tecelli etmesi için hukuksuzlukların tamamına karşı hep birlikte mücadele etmeliyiz.
Ayşe Barım’a sahip çıkmak, Kız Çocukları Davası’ndaki çocuklara; kız çocuklarına sahip çıkmak da Ayşe Barım’a sahip çıkmaktan geçer. Unutmayalım ki adalet, tek bir kişinin değil, her mağdurun haklarını savunarak gerçek anlamını bulur ve toplumsal barışı sağlar.
