Aşılmayacak engel yoktur: Anka Yükseliyor!

YORUM | M. NEDİM HAZAR

1993 yılında Burundi tarihinin en kanlı iç savaşını yaşadı. 

Tutsiler ile Hutular ölümcül bir katliamın tarafı olmuşlardı. Acıma, merhamet, insanlık yok olmuştu adeta. İnsan cesetleri öldürüldükleri yerde çürüyor ve salgın hastalıklar baş gösteriyordu. Bulanık Buruni nehrinden ceset akıyordu adeta. 

Küçük Jean Baptiste henüz üç yaşındaydı ve olan bitene anlam veremiyordu. Bir akşam vakti evlerinin etrafında bağırışlar duydu. Babasını kaybetmişti. Annesi panikle elinden tutup evden çıkmalarını istedi. Var gücüyle koşuyorlardı ama en fazla 40 metre uzağa gittiler. Küçük Jean koluna aldığı pala darbesiyle yere savruldu. Annesini de yakaladı Hutular. Küçük çocuk annesinin boğazının kesilişini izlemek zorunda kaldı. Bu travma ile yıllarca yaşayacaktı. 

Ancak hayatını esas değiştiren şey birkaç dakika sonra oldu ve bir Hutu zalimce palasını savurmaya başladı. Bacağına, boynuna, sırtına…

Ölümü terk edip gitti Hutular. 

Birkaç gün sonra kabuslar içinde hastanede gözünü açtığında sağ bacağının kesildiğini görüyor. 

Sonrası acı dolu bir dönem hayatında. 

Yetimhane, protez için Fransa’ya gitme imkanı. Fransız ailenin onu evlat edinmesi ve Fransa’da hem sakat hem siyahi olmanın getirdiği zorluklar. Ezilmek, dışlanmak, horlanmak, alay edilmek. Hepsiyle başa çıkmak zorunda olan engelli bir çocuk. 

Böyle yaşayamayacağını anlayınca hayata sımsıkı tutunuyor Alaize… Uzun atlama ve koşuyu seçiyor spor olarak. 

“Neden mi seçtim?” sorusuna şöyle cevap veriyor: 

“Sanki olanlardan kaçmaya çalışıyorum. Kaçmak için koşuyorum. Düşüp tekrar ayağa kalkıyorum. Hayat bundan ibaret…”

Sonra başarılar ardı ardına geliyor, olimpiyat madalyaları ve rekorlar. 

Bugün Amerika’da muazzam bir başarı öyküsü olarak mutlu bir hayat yaşıyor Jean Baptiste Alaize…

Ve onun öyküsünü bir belgesel ile bize taşıdı İngiliz filmciler Ian Bonhôte ve  Peter Ettedgui…

Rising Phoenix – Anka Yükseliyor onun gibi pek çok oyuncunun kişisel öyküsüyle iç içe olarak Paralimpik Olimpiyatlar’ın inişli çıkışlı öyküsünü de anlatıyor. 

Matt Stutzman bunlardan biri mesela. Doğuştan iki kolu olmayan bu sporcu bir gün beyin MR’ı çektiriyor. Normal insanlarda bezelye büyüklüğünde olan ayakları yöneten kısmın Stutzman’da neredeyse beyzbol topu büyüklüğünde olduğunu hayretle fark ediyorlar!

Engelli sporcular şunun farkında: normal insanlar bir spor yapıp başararak kahraman olurken, onlar kahraman olduktan sonra spora yöneliyorlar. Hepsinin bir kahramanlık öyküsü var zira. 

Avustralyalı yüzücü Ellie Cole, “normal spor yapan insanların hepsinin fiziği birbirine benzer, bizde ise bu neredeyse imkansızdır. Hiç birimizin vücudu diğerine benzemez!”

Farklılıkların yazgıda birliği gibi bir şey engelli sporcu olmak. 

Kader onları bir trajedi ile bir araya getirmiş sanki. 

İngiliz yapımı belgeselin yapımcıları arasında engelli sporcular olduğu gibi fragmanlarda da görülen oldukça ünlü bir isim de var: Prens Charles ve Diana’nın küçük oğlu Harry. Diğer ismiyle Dussex Dükü Prens Harry. 

Başka prens ya da saltanat çocuklarıyla sakın karıştırmayın Harry’i. Baba parası yiyen boş beleş veliahtlardan değil o. Çocukluğundan beri cevval bir aktivist. Belediyelerden, vakıf adı altında ihalelerden para kopartan veliahtlardan değil Harry. 

Ünlü Invictus Games’in kurucusu aynı zamanda. Onu da çok heyecanlandıran bir alan engelli sporcular ve elbette bu belgesele kayıtsız kalmamış. 

Tabiri caizse Anka Yükseliyor onunla başlayıp onunla bitiyor. Ama hiç sırıtmıyor bu pozitif ayrımcılık. Hatta belgeselcilerin olaya Londra 2012 ile başlamaları ve kendilerini yere göğe sığdıramamalarına bile iltimas gösteriyorsunuz. 

Geçtiğimiz gün yapılan Prömiyerine bizzat katılarak projeyi desteklediğini bir kez daha gösterdi genç Prens. 

İnsanların, spor düşkünlerinin, siyasilerin ve engelli ailelerinin hayret verici “git-gel”li öyküsü var belgeselde. 

Bir yandan insan öyküleriyle sımsıkı sarıp içine çekerken diğer yandan Paralimpik Olimpiyatların cemaziyelevveline de gidiyor. 

Bu işlerin başı ve Paralimpik Oyunların fikir babası Dr. Ludwig Guttmann’a da muazzam bir selam gönderiyor, saygı duruşunda bulunuyor. Guttmann’ın kızı ile Hitler ve Nazi Almanyasının dünyayı nasıl perişan ettiğini bir de tıp ve spor çerçevesinde görüyoruz belgeselde. 

Ve ilk paralimpik denemelerinden sonra ilk Paralimpik olimpiyatlarına uzanıp siyah beyaz bir geçmiş seriyor önümüze. 

2016 Rio ile zırvaya çıkıyor film. Parasızlığın, imkansızlığın, engellerin ile birleşiyor engelli sporcuların mücadelesi ve destansı bir öyküye dönüşüyor. Bir yerden sonra mitolojik kahraman gibi geliyor seyirciye hepsi. 

Anka Yükseliyor ciddi emek verilmiş, ince işçiliklerle muazzam öyküler barındıran rafine bir belgesel. 

İmkanınız olursa izleyin… 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin