Anti-entelektüelizm

YORUM | KEMAL AY

‘Filozof kral’ tabiri Platon’a kadar dayanır. Bir şehir devletini kimin yönetmesi gerektiği sorusuna Platon, filozoflar şeklinde cevap verir. Platon’un Devlet’inden ilhamla Medinetü’l Fâzıla (Erdemliler Şehri) isimli ütopyasını yazan El Farabî için de ideal bir yerleşim yerinin, ideal yöneticisi ancak peygamber gibi birisidir. Farabî bir adım daha ileri gider ve ancak şehirdeki herkes ‘erdemli’ kimseler ise bunun mümkün olacağını savunur.

Platon’un bir arkadaşı ve bir öğrencisi kendi zamanlarında şehirlerine liderlik de etmişlerdi. Ama antik dönemde ‘filozof kral’ın en başarılı örneği muhtemelen Marcus Aurelius’tu. Stoacı öğretiyi, yani aşırı duygulardan kaçınıp akıl ve erdem üzere yaşamayı benimseyen Aurelius’un bu alanda yazdığı kitap, hâlen felsefe tarihinin en önemli metinlerinden biridir. Aurelius, bu eserinde bilinen dünya tarihinde ilk kez insanların eşitliğinden yanadır. Roma’da ezilenlerin haklarını savunan belki de tek imparatordur.

‘AYDINLANMIŞ’ DESPOT

Aydınlanma Çağı Avrupa’sına geldiğimizde ise karşımıza ‘Aydınlanmış Despot’ kavramı çıkar. ‘Filozof Kral’ kadar ideal değildir fakat gerçekçi olmak gerekirse, o dönem Avrupa için ‘ilerleme’ fikrine en yakın şeydir de. Prusya Kralı Büyük Frederick, hem Voltaire’in hem de Kant’ın onaylamasıyla ‘Aydınlanmış Despot’ tanımını en çok hak edenlerden biri. Onun zamanında Prusya büyük reformlar yaşamıştı. Avusturya’nın kralı II. Joseph için de benzer yakıştırmalar yapılıyordu. Zamanında Viyana’yı kültür ve sanat başkenti hâline getirmişti. Napolyon Bonaparte için de, Rus Çarı I. Petro için de bu tabir kullanılır. Hatta bazılarına göre Atatürk de böyledir.

Avrupa’da ‘entelektüel’ hayat, çok uzun bir zaman boyunca önce Kilise’nin, ardından da Aristokrasinin maddi desteğiyle var olacaktı. Rönesans, kolonizasyon ve sanayi gibi ekonomik gelişmeler yeni zenginler yaratırken, entelektüel hayatta da çeşitliliğe yol vermişti. Bir sanatçının ya da fikir adamının üretebilmek için maddi bir desteğe ihtiyacı vardı ne de olsa. Bunun için ya soylu bir aileye mensup olmak ya da sanata, fikre önem veren bir ‘patron’ bulmak gerekiyordu.

FİLOZOFUN ÖZGÜRLÜĞE YOLCULUĞU

Kilise, ressamlara ve müzisyenlere ihtiyaç duyuyordu çünkü İncil’i resimler yoluyla halka anlatmak ve kiliseye gelenlerin ruhlarını müzikle doyurmak istiyordu. Devlet adamları bazen gösteriş için sanatçıları desteklemişti ama Machiavelli’nin Hükümdar örneğinde olduğu gibi stratejik tavsiyeleri için de ‘filozoflara’ yönelmişti. Elbette tarihçiler, diplomatlar, hatta doktorlar gibi Saray kadrosundan kimseler de ‘entelektüel’ hayatı zenginleştirecekti. Bir zaman sonra akademilerin kendi ayakları üzerinde duran entitelere dönüşmesiyle ‘filozoflar’ bir miktar bağımsızlığa da kavuştu.

Ancak ciddi anlamda bağımsız entelektüel figürünün varlığı, sivil toplumun oluşmasıyla birliktedir. Burada da üniversiteler, yayınevleri, medya gibi ‘sponsorlar’ vardır. Ama en azından ‘uzmanlık’ sadece talep edilen konularda değil, bağımsız bir merakın karşılığı olarak elde edilebilmektedir. Sivil toplumla birlikte ‘popülizm’ meselesinin de toplumsal bir dinamik hâline geldiğini hatırlatayım. Önceleri mutlak krallara ya da Kilise’ye danışmanlık yapmakla yetinen entelektüellerin siyasetin dümenini bizatihi ele alıp halkı idare edebilecekleri de bu dönemde görülecekti.

İDEALİZM İYİ BİR ŞEY Mİ?

Bilgi felsefesi üzerine çalışan Karl Popper, ‘filozof kral’ yaklaşımını totaliter bulduğunu belirtir. Gerekçesi de, ‘sosyal mühendislik’ ve ‘idealizm’ gibi totaliterizme evrilmeye çok müsait meseleleri gündeme taşımasıdır. Gerçekten de tarihin gördüğü belki de en ‘entelektüel’ liderler Sovyetlerden çıkmıştır fakat bunun nasıl bir toplumsal deneyselliğe dönüştüğü de ortada. Çin, hakeza.

ENTELEKTÜELİN BORCU

Entelektüel kavramının 20. yüzyılda bir çeşit ‘sorumlulukla’ anılmaya başlaması, kamusal alanın ve medya teknolojisinin gelişmesine bağlıydı. Geçmişten örnekler vardı: Emile Zola’nın Dreyfus Davası’ndaki kahramanca duruşu mesela. ‘Halkı doğru bilgilendirme’ pratiği, dediğim gibi, demokratikleşmeyle lügatimize girmişti. 19. yüzyılda yaygınlaşan gazeteler, entelektüeller için birer ‘kürsü’ hâline geldi. 20. yüzyılda ise sürekli mikrofon uzatılan, güncel meselelere dair eylemler yapan, sokağı mobilize eden figürlere dönüştü entelektüeller.

‘Entelektüel’ sadece Batı’ya özgü değildi belki ama entelektüelin en etkili olabildiği yerlerden birisi Batı’ydı. Çünkü sivil toplumun en güçlü olduğu ülkeler Batı’daydı. Kişisel refah artmıştı. Doğu’da ise ‘sansür’ vardı çoğunlukla. Entelektüeller yoğun şekilde bedel ödediler. Hapisler, sürgünler, işkenceler, suikastlar… Osmanlı’dan itibaren başlayan bu gelenek, entelektüellerin ‘gücünü’ de gösteriyordu aslında bir bakıma. Fikirden korkulur mu? Korkuluyordu basbayağı. Üstelik Doğu’da entelektüelin maddi bir ‘garantisi’ de olmamıştı çoğu zaman.

FİKRE DÜŞMANLIK

20. yüzyılda aynı zamanda ‘anti-entelektüelizm’in yükselişini de gördük. İspanya İç Savaşı yıllarında Franco, öğretmenler ve yazarları ‘avlayan’ birlikler kurdurmuştu. Kamboçya’da her şeyi silbaştan yapmak isteyen ‘devrimci’ Pol Pot, ‘kitap okudukları gerekçesiyle’ gözlüklü kimseleri öldürüyordu. Sovyetlerde ya da Çin’de ‘entelektüel’ düşünceye değer verildiği düşünülse de, ‘resmi düşünce’ dışındaki fikirler idamla, sürgünle ya da daha acı şekillerde bastırılmıştı.

Nazi Almanya’sının ya da Sovyetler Birliği’nin farklı renklerdeki ‘totaliter’ politikaları, çok uzun zaman Batı demokrasileri için ‘ters’ pusula olmuştu. Onlara bakarak, nasıl olmamaları gerektiğini öğreniyorlardı. Bu sebeple Rusya’dan kaçıp Batı’ya sığınan muhalif entelektüelleri bağırlarına bastılar. Ancak Avrupa’da özellikle komünizm ve genel olarak sol, Sovyetlerle kurduğu karmaşık ilişkilerle birlikte ‘entelektüel’ hayatın en önemli belirleyeni olarak ön plana çıkacaktı. Doğu Almanya’yı saymazsak Batı Avrupa’da ateşli bir komünist iktidar yaşanmadı ancak üniversitelerde, medyada ve yayınevlerinde Marksizm ve sol ideolojiler her daim baştacıydı.

RADİKAL DOĞRUCULUK İLE STRATEJİZM ARASINDA

Çünkü ‘entelektüel’ 19. yüzyıldan itibaren ‘kritik’ kelimesiyle özdeşleşmişti. En önemli vazifesi, liderlerin yaptığı yanlışları bulup çıkarmaktı. Bunun için de mecraları çoğunlukla medya ve kitaplar oldu. Bunun yanı sıra bir de ‘uzmanlar sınıfı’ gelişti. Daha apolitik bir kurum gibi görünüyordu ve öncelikli amaçları ‘policy making’ (politika üretim) süreçlerinde öneriler sunmaktı. Think tank’ler ve enstitüler bu gibi amaçlarla kuruldu. Böylece günümüzde entelektüelin işlevi, radikal bir doğruculukla pragmatik bir stratejistlik arasında gidip gelmekte.

Bu yönüyle entelektüelin paha biçilmez bir görevi var. Akıllı bir toplum, böyle insanları finanse edip onların bilgeliklerini kullanmayı başarabilmeli. Ancak tarih bize gösteriyor ki, o bilgeliği kullanabilmek için de belirli oranda o yollardan geçmiş olmak gerekiyor. Büyük İskender’in kendisine danışman olarak Aristo’yu seçmiş olması, küçüklüğünden bu yana felsefeye ilgisiyle açıklanabilir. Fatih Sultan Mehmet’in Akşemsettin’in sözüne itibarı, ‘söze’ olan itibarıyla orantılıdır. Çünkü aksi durumda politik iktidar, ‘güç dengesi’ şeklinde tezahür edecektir. Güçlü olanın, zayıf olanı yönettiği bir düzen, ‘normal’ olandır. Entelektüelin görevinin peygamberi bir iz taşıdığı yer, ‘idarecilerin kalbini yumuşatma’ vazifesidir çoğu zaman.

YANILGILAR DA İŞİN BİR PARÇASI

Ancak entelektüeller de yanılır. Bir insanın hayatı boyunca hep isabetli olması zaten imkânsızdır. Farabi’nin, Platon’dan aldığı ‘filozof kral’ tabirini daha ziyade peygamberi bir zihinle özdeşleştirmesinin arkasında, bu türlü bir ‘yanılmazlık beklentisi’ yatar. Farabi, adeta ‘ötelerden haber getiren’ bir ‘kral’ hayal etmiştir. Çünkü ‘ideal’ olan budur. Gelgelelim entelektüelin yanılgıları, çok daha ‘katastrofik’ görülür. İnsan zihninin, kendi kendine oyunlar oynaması gibi algılanır. Nitekim bu durum, travmatik bir biçimde sadece anti-entelektüelizme yol açmamış, aynı zamanda ‘uzmanlar sınıfı’nı aşağılamaya, bunu yaparken de ‘demokrasiye aykırı’ görmeye kadar varmıştır.

Çünkü entelektüelin ‘otoritesi’ soyuttur. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren entelektüele o yetkiyi veren, güvenilir kurumlardır. Fakat kurumlara olan güven de geçen yıllar içerisinde hayli sarsılmıştır. Yakın zamanda örneklerini gördüğümüz İngiltere’de Brexit, ABD’de ise Başkanlık Seçimleri, ‘uzman sınıfına’, haliyle medyaya, üniversiteye, yayınevlerine ve daha bir dolu ‘geleneksel’ sivil toplum kurumlarına yönelik itibarı da neredeyse yok etti. Bu, gelecek adına hayli korkutucu bir durum çünkü bilgiyi üreten ve kullanan ‘uzmanlar sınıfına’ yönelik kuşku, bilginin kendisine de kuşkuyu doğuruyor. Nitekim yaşadığımız çağın ‘post-truth’ (gerçek sonrası) olarak adlandırılması biraz da bundan.

HIRSIZIN KABAHATİ…

Anti-entelektüelizmin, entelektüellere bakan tarafları da var. Entelektüeller arası kör kavgalar, politik taraf tutmalar, takip edilen kişisel ajandalar, husumetin analiz gibi sunumu, ‘sponsora’ göre konuşma gibi meseleler ‘Neden bu uzmanların dediği, benim dediğimden daha önemli?’ sorununu doğuruyor. Topluma karşı görevi olduğunu düşünen fakat içinde yaşanılan toplumdan ‘kopuk’ yaşamak da, entelektüellerin en çok karşılaştığı eleştiri. Bir zamanlar yönetici elit için kullanılan, ‘bizi, bizi koruyanlardan kim koruyacak?’ sorusu, entelektüeller için de geçerli. Bu ‘uzmanlık’ meselesini kim denetleyecek? Otorite nasıl meşru kılınacak?

YETKİLİLERİN SORUMLULUĞU

Bence burada iş ‘yönetici’ kesimine düşüyor. Entelektüel, tabirimi mazur görün, besili bir inek gibi. Onu en verimli şekilde kullanmak da ‘işleri idare edenlerin’ vazifesi. Çünkü yine tarihten öğreniyoruz ki, sanatçı ya da entelektüelin özerk bir biçimde üretkenliğiyle başbaşa kalması, toplum adına da en faydalısı. Dışarıdan bir göz, ‘hâzık bir hekim’. Farabî, ‘filozof kral’ın ancak ‘erdemli’ bir toplumda bulunabileceğini savunmuştu. Elbette entelektüel melekelerin gelişmesi ve hakiki manada fikir inşasının yapılabilmesi de yine ‘muhatapların’ onu dinleyecek, anlayacak daha da önemlisi ‘kalite kontrol yapacak’ seviyede olmasıyla mümkün. Popüler kültürle, entelektüel birikimi ayıran da bu.

Yine tarihe dönelim: Sözün yanlış çıkmasının ve sonrasında başka sözlerin söylenebilmesinin telafisi var. ‘Yanlış düşünmüşüz’ demek büyük erdem. Yanlış gidilen yoldan dönmesini bilmek de öyle. Ama anti-entelektüelizmin telafisi yok. Düşünceye karşı açılan bayrak, sonunda fanatizmden, körü körüne bağlılıktan ve yıkımdan başkasını getirmiyor. Entelektüellerin dedikleri hoşunuza gitmeyebilir ama onların sözlerini özgürce söyleyebilmeleri için her şeyinizi feda edebilmelisiniz!

1 YORUM

  1. Bir meseleyi anlatırken muhakak o meseleynen osmanlı reklamanı yapıyorsum Osmanlı’nın reklamını yapaçaksan sadece doğrunun yarısını söyleyerek yaparsanız reklam değil nefret uyandırırsınız misal şemsedin Fatih’ten arası açılmıştı neden onuda yazın

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin