Anılarla tedavi…

YORUM | YUSUF ÜNAL

Cahit Sıtkı gibi sorasım geliyor, “Bilmem ki hâtıralar,/ Ne istersiniz benden,/ Gelir gelmez sonbahar?” Yılın özellikle bu mevsiminde ben de bir hatırlama sağanağına tutuluyorum kaç senedir.

Bugün benim gibi olmayanlar da yaş aldıkça, hayatın sillesini yedikçe bana benzeyecekler. Onlar da dönüp dönüp geçmişlerine bakacak, şimdiki zamanlarını hatıraların kundağına sarmak isteyecekler. Hatırlamaktan zevk alacak ve bıktıracak kadar anlatacaklar anımsadıklarını. Süsleyecek, cilalayacak, eğip bükecek, yontacak, yeniden inşa edecek, tahrif edecek ve fakat hep anlatacaklar. Anlattıkça yitirdiklerini sandıkları şeyleri aslında yitirmediklerini, onların hafızasının kuytu bir köşesinde kendileri için muhafaza edildiğini görecek ve bir kayıplarını yahut eski bir tanıdıklarını bulmuş gibi olacaklar.

Bu böyledir, böyle karılmış insanın mayası. Ömrü acılarla dolu da olsa, başından kayda değer bir şeyler geçmese de; anılar bir tür sığınak, bir çeşit güvenli bölge olur insanoğluna. Bunun sebebi kişinin bildiği mekânlarda, tanıdığı kişilerle- hayalen bile olsa- beraber olunca kendisini güvende hissetme duygusu olmalı. Olacak olan olup bitmiş, tehlike geçmiştir zaten. Onların arasından bakarak mevcut acılar insana daha katlanılır gelebilir. Bir yere yaslanmak gibi, arkasını sağlama almak gibi… Andrey Tarkovsky’nin, “anılar bizi acı çekmeye hazırlar” derken söylemek istediği şey sanırım buydu.

Pek çok insan gibi haksız yere cezaevine giren bir arkadaşım anlattı. Kaldıkları koğuşun zemini mozaikmiş. Orayı yıkayınca içeriye yıkanmış mozaik kokusu dolarmış. Arkadaşım pek severmiş o tozla karışık kokuyu. Onu alıp dedesinin avlusuna götürürmüş, çocukluğuna. “Çünkü hatıralar kuşlar gibi/ Dal ister konacak.” O dalı buldu mu, başlar şakımaya. Avlu mozaik döşeliymiş. Yaz öğlelerinde yengelerinden biri su döküp şıpıdık terlikleriyle yerleri yıkamaya başlayınca koğuştaki kokunun benzeri yükselirmiş. Çocuklar bir oraya bir buraya koşuşurken köşedeki ocakta tencere kaynar, salata için bahçeden yeşillik toplanır, minareden ezan okunur, sokağa dondurmacı gelir, horoz sesleri köpek seslerine karışırmış…

Dürüst olmak gerekirse o ıslak kokunun götürdüğü atmosferi, o bu kadar ayrıntılı anlatmamıştı. Yazıya güzellik katacağını düşünerek boşlukları hayalimle ben doldurdum, kurguladım basbayağı. Hatta sonradan öğrendiğime göre dedesi müstakil bir evde değil, apartman dairesinde oturuyormuş. Arkadaşımın avlu dediği yer de apartmanın önüymüş aslında. Apartmanda yaşayan dede fikrini yadırgadığım için zihnim otomatik olarak yukarıdaki gibi inşa etti işittiklerini. Bunda yadırganacak bir durum olduğunu sanmıyorum. Hepimizin hatırlayışları bu şekildedir; boşlukları doldurur, çıkıntıları törpüler, işimize yarayacak şekilde geçmişi yeniden tanzim ederiz. Bu yüzden hatıralara ve hatırlamalara kuşkuyla bakanlar haksız sayılmazlar. Ancak ben burada mevzunun gerçeğe uygunluk kısmıyla değil, kişinin duygu ve düşünceleri üzerindeki tesiriyle ilgiliyim. O yüzden izninizle devam edeyim.

Şunu tastamam anımsıyorum, “O kokuyu alınca cezaevi hayatı nispeten katlanılır oldu benim için.” dedi arkadaşım. Temizlik zamanını iple çekmeye başlamış. Duru suyun mozaikle buluşmasıyla birlikte, Alice’in tavşan kovuğuna girmesi gibi, o da anılarının kovuğuna giriyormuş. Orada dedesi, ninesi, amcaları, yengeleri, halaları, enişteleri, kuzenleri.. hatmi çiçekleri, badem ağaçları, iğdeler, fesleğenler, kediler, serçeler, kırlangıçlar…

“Dalıp gidiyordum ve olduğum yeri unutuyor, ruhumu gezintiye çıkarıyordum.” diyor, “Ben böyle böyle dayanabildim dört duvara, akıl sağlığımı böyle böyle koruyabildim. Hatıralarımdan açtığım havalandırma delikleriyle…”

Karşılaştığım zorlu hengâmelerde benim yaptığım da bunun bir benzeridir. Yalnız hatırlamanın bir kaçış bir hasretlenme veya yazıklanma durağı olmamasına çalışıyorum. Bir çeşit yumuşatma hamlesi, belki ızdıraplara kendimi hazırlama biçimi…

“Düşünmekten kaçtığım şeyleri anılarla sarıp sarmalayınca üstüme bir iyimserlik damlıyor. Ardıma bakıp oralarda tutunacak bir dal aramak işe yarıyor.” Fakat öyle görüldüğü kadar kolay değil bu.  Çünkü “her seferinde anıları bohçaladığım bohça bir yerlerinden yırtılıp kaçtığım şeylerin içine döküyor beni” ve ben kendimi kaçtığım şeylerin ortasında buluyorum. Ama olsun, bu kadarı da iş görüyor ve ben böyle dayanabildiğimi sanıyorum “Dünya Ağrısı”na, “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” ne, “Tatar Çölü”ne… O ilk toslamanın hızı yavaşlamış oluyor bir defa, kendimi elemi gitmiş lezzetleri kalmış bir limana attığım hissine kapılıyorum. ‘Şimdi’ ile tek başıma mücadeleye gücüm yetmediği için, farkında olmadan ‘geçmiş’i yardıma çağırıyorum sanırım.

Yardıma çağırıyorum fakat bunu yapınca yalnızca mesut anıların çıkıp gelmeyeceğinin bilincinde olacak kadar temrinliyim. O yüzden bu çağrılarımın arabesk birer nostalji arayışı olmamasına, bilakis bir çeşit görev çağrısına dönüşmesine gayret ediyorum. ‘Gelecek’ dediğimiz şeyin, ‘geçmiş’le ‘şimdi’nin ektiği tohumun filizi olduğunun farkındayım. Fakat ‘geçmiş’i yanıma çekebilmem; ‘şimdi’ye dayanabilmek, ‘gelecek’i kurabilmek için ondan yararlanabilmem, onun bataklıklarına saplanıp kalmazsam olabilir. Mükemmel geçmiş olmaz, bunu biliyorum. Onunla anımsadığımız biçimiyle geçinmeyi öğrenirsek ondan istifade edebileceğimiz kanaatindeyim.

Halil Cibran “Hatırlama, bir buluşma biçimidir,” demiş. O bunu kast etmiş miydi bilemeyeceğim ama hatıraların ‘geçmiş’i, ‘şimdi’yi ve ‘gelecek’i buluşturduğunu biliyorum. Ben bu buluşmaları seviyorum, ruhumu gezintiye çıkarınca ferahlıyor ve hemen her seferinde, hatırlamak güzeldir diyorum: Hatırlamak güzeldir…

Denilecektir ki; Alice’in tavşan kovuğu gibi bizi harikalar diyarına taşıyan değil de Kibritçi Kız’ın ıslak kibritleri gibi uyuşturan, avutan, oyalayan anımsamalar da az değil… Doğrudur. Anıların uyuşturucu yanını dikkate almak lazım, ne diyebilirim ki buna…

Hatırlaması acı veren çok anı olduğunu hatırlatanlar da çıkacaktır. Unutmak istediğimiz, unutamadığımız için çıldıracak kerteye geldiğimiz şeyleri…

Ancak istemekle olmuyor onları unutmak, üstüne üstüne geliyorlar insanın. Yakamızı ellerinden kurtarabilmek için onlarla yüzleşmeye, barışmaya zorluyorlar bizi. Ve biliyoruz ki anımsamak, yüzleşmektir de…

Her düşme, her sürçme ve feleğin sillesini her yeme bizi kendimiz ve geçmişimiz üzerine düşünmeye zorlar. Düşünme ise hatırlayışlarla- hatırlayamazsa kurgulayışlarla- onlara tutuna tutuna ilerler. Bu açıdan bakınca başımıza gelen felaketler birer fırsata dönüşebilir.

Kendi tecrübelerimden, bana iyi gelmesinden hareketle hatırlamanın ruhsal bunalımlar ve zor zamanlar için bir kişisel tedavi yöntemi olabileceğini sanıyorum. O, benim kendimi akort etme biçimlerinden biri. Psikiyatri tedavilerinde anıların yeri malum. Ben ondan bağımsız, tamamen şahsi deneyimlerime dayanarak sözünü ettiğim durumdan “anılarla tedavi” diye bahsediyorum. Bilmem sizler ne düşünürsünüz…

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin