‘Altın vuruşa’ hazırlanıyor; Erdoğan’ın “Rüya Takımı” hazır!

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Bir zamanlar adına “demokrasi” denilen ama artık kimsenin tarifini tam yapamadığı bir sistemin içinde yaşıyoruz.

Seçimler yapılıyor mu? Yapılıyor. Mahkemeler çalışıyor mu? Çalışıyor. Meclis toplanıyor, gazeteler basılıyor, bakanlar açıklama yapıyor… Evet, her şey yerli yerinde gibi. Ama bu işte bir tuhaflık var. Hani bir evde her şey yerli yerinde duruyordur ama o evde hayat yoktur ya; işte biz de öyle bir yerde yaşıyoruz artık.

Uzun süredir bir “kontrollü otoriterlik” dönemindeydik. Yani rejim, hem içeriye hem dışarıya “Bakın, hâlâ demokrasi var” demek için bazı vitrin ögelerini saklamaya özen gösteriyordu.

Fakat şimdi o vitrin bile gerek görülmediği için kaldırılıyor. ‘Kontrollü otoriterlik’ yerini kontrollü bir ‘tam otoriterliğe’ bırakıyor ki bu, rejimin en ironik hali: Kontrolün bile merkezi artık tek kişilik. Artık “sistem” dediğimiz şeyin kendisi, bizzat Erdoğan’ın biyolojik saatine bağlı.

Bunu yıllardır hissettik aslında ama birçoğumuz bu dönüşümün “tamamlanamayacağına” inandık. Akademisyenler, gazeteciler, düşünce insanları hep bir şekilde sistemin iç balanslarının buna izin vermeyeceğini savundu.

“Türkiye Rusya olmaz, bu toplum buna müsaade etmez, sandık hâlâ önemli” gibi romantik varsayımlar, her sabah bir öncekini aratan manzaraların arasında adeta koruma büyüsü gibi tekrarlandı.

Ama fark etmediler. Rejimler tek gecede değişmez. Hele ki bu topraklarda… Burada her şey önce alışılır, sonra kanıksanır, en son da meşrulaştırılır.

2010’da Sulh Ceza Mahkemeleri’ni konuşurken “Bu kadarına da pes!” demiştik. 2017’de OHAL döneminde KHK’larla sabaha karşı görevden alınan memurları, ihraç edilen akademisyenleri görünce “Şaka gibi!” dedik. 2023’te artık Anayasa Mahkemesi’nin kararları çöpe atılırken bile “Ama hâlâ seçim var!” diyebildik. Şimdi ise o seçim bile, sadece “usul” gereği yapılan bir törene dönüşmek üzere.

Ve bu dönüşüm, öyle çığlıklarla, devasa patlamalarla değil; küçük tıklamalarla gerçekleşti. Her şey birer “düzenleme”, “reform”, “yargı kararı”, “atama” kılığında geldi. Birgün Resmî Gazete’de okuduğun küçük bir atama kararı, aslında sistemin sinir uçlarına yapılan büyük bir dokunuşun habercisiydi.

Galiba giriş sert ve hızlı oldu… Şöyle yapalım…

Hani mümkün değil de; mesela 50 yıl sonra ölmemiş olsam, torun torba etrafımda toplaşıp, “Ya dede, anlatsana Erdoğan diye biri varmış, nasıl biriydi?” diye bir soru sorarlarsa vereceğim cevap şu olurdu sanırım: “Her uyandığımızda “Bu kadarını da yapamaz?” dediğimiz her şeyi yaptı!”

Önceki gün sosyal medyadan takip ettiğim ve fikirlerine önem verdiğim bir akademisyen “Türkiye Venezuela, Rusya ya da Belarus gibi olmaz. Bunun yapısal sebepleri olduğu kadar, tarihsel ve kültürel sebepleri mevcut. Sandıktan toptan vazgeçilmesi mümkün değil!” şeklinde özetlenebilecek bir paylaşımda bulundu. O an aklıma gelen ilk şey, “Eminim Rusya’da da, Venezuela’da da, Belarus’da da bu rejimin hemen öncesinde bu tür söylemleri olan akademisyen ve entelektüeller çıkmıştır.” oldu.

Her ne kadar sevgili sosyolog hangi kültürden, tarihsel sebepten bahsediyor pek anlayamasam da, her on yılda bir darbe ile demokrasisi yaralanan bir toplumda, sandığa ve değişime bu kadar can-ı gönülden inanmak, hani biraz ‘Pollyannacılık’ gibi geldiydi bana.

Sonra sevgili Mümtaz’er Türköne’nin yazısını okudum. Şöyle diyordu özetle: “(Türkiye’de) Kanlı bir değişim ihtimali hiç yok. Burası Türkiye: Halk desteği azalan bir iktidarı hiçbir güç ayakta tutamaz. Geçiş süreci güllük gülistanlık olmayacak ama çok sıkıntılı da olmayacak.”

15 Temmuz gibi kanlı bir oyunun oynandığı ülkede, üstelik bu sürecin birinci elden mağduru olan birinden beklenmeyecek iyimserlik beni sadece şaşırtmadı, korkuttu da…

Evet, yazı yazmayı bırakan Nuray Mert’in dediği gibi şahsen ben de, “Kendi adıma da ülkem adına da artık korkuyorum. Kendi adıma, soluğu cezaevinde alırsam kedilerime kim bakar diye korkuyorum!”

Elbette zekaları, bilgi ve birikimleri asla sorgulanmayacak olan bu düşünce insanlarını bu kadar iyimserliğe sevk eden şey neydi? Ülkeyi mi tanımıyorlardı yoksa Tayyip Erdoğan’ı mı? Yoksa, 10 yıldan beri bir mengene gibi toplumun soluk borusuna çökmüş olan siyasal İslam’ın neler yapabileceğine dair hiç mi fikirleri yoktu bu kıymetli fikir insanlarının.

Sevgili sosyolog akademisyen ve sevgili Türköne’ye kötü bir haberim var maalesef. Erdoğan adeta ilmek ilmek ördüğü kendi medeniyet tahayyülünün eşiğinde durmakta. Koca bir ülkeyi tek başına daha yıllarca yönetebilmek adına (elbette kendisinden sonra çocuklarını düşünüyor) döşediği tüm taşlardan sonra, eksik olan son hamle için de bütün hazırlıkları tamamladı.

Nerden mi biliyorum?

Resmi Gazete okumak gibi bir huyum var çünkü. Günde en az 50 tane kamulaştırma kararnamesi okuma zaafımdan dolayı değil, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduktan sonra bile, ister iki metrekare olsun ister iki bin metrekare, bir yerlere çökme bağımlılığını takip etmek için yapıyorum bunu.

Ve yanılmıyorsam 9 Nisan günü resmî gazetede yayınlanan atama kararnamesini ülkede pek kimse görmedi. Erdoğan’ın Sulh Ceza Mahkemeleri’nin kurdurmasıyla başladığı sürecin son adımı malum Akın Gürlek’in İstanbul’a getirilmesiydi. O güne kadar genelde bilirkişi ve hakimlerle ilgili sıkıntıları çözmek adına en önemli elemanını getirmesinden belliydi Altın Vuruş’u yapacağı.

Ve yaptı da…

Akın Gürlek’in hazırladığı, Erdoğan yargısının onayladığı ceza davaları, yüksek yargıdan dönmek gibi bir sürprize sahne olmasın diye Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne kocaman bir dokunuşta bulundu. Mevcut daireden 4 ismi yollayan Erdoğan onların yerine 8 has adamını getirdi.

Kimler yok ki bu rüya takında…

Selahattin Demirtaş’ın bile zaman zaman çarpıtarak Cemaat’e mal etmeye çalıştığı KCK davalarının hakimi şu anda Yargıtay 3. Ceza Daire’sine atandı. Askeri Casusluk davasının hakimi de… Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımayan da… Müslüm Canpolat, Hulusi Pur, Yusuf Gezgin, Fehmi Tosun… hepsi de oynadığı mevkilerin yıldız oyuncuları!

Hepsinin ortak noktaları, Erdoğan’ın emirlerini harfiyen yerine getirmeleri. Açın bakın atama listesini, göreceksiniz. Erdoğan elinin altında ne kadar şaibeli, kendisine râm olabilecek hukukçu varsa hepsini yüksek yargıya yerleştirmiş oldu. Perinçek’in dediği gibi, yargıya adeta tasma geçirip istediği tarafa diş gösteren Erdoğan, İmamoğlu ve CHP davalarında savsaklama istemiyor.

Bizim entelijansiya pespembe rüyalar görmeye devam ederken, Erdoğan final vuruşu için her şeyi hazırlamış durumda. En büyük şansı ise son konuşmasında, “Tank getir karşıma ateş et, bomba at, öldür beni ama Atatürk’ün kurduğu partiye kayyum atamaya kalkma.” şeklinde abuklayan CHP genel başkanı.

Ve maalesef artık çok fazla beklemeyeceğiz sezon finalini görmek için. Zaten yazık etmişlerdi ülkeye, şimdi dibine tamamen kibrit suyu dökmüş olacaklar.

Geçmişler ola!

20 YORUMLAR

  1. Nedim Bey, ortaya koyduğunuz bu karamsar (veya gerçekçi mi diyelim) tablodan sonra o zaman artık Türkiye’den bahsetmenin, Türkiye haberleri yapmanın veya ülke üzerine yazılar yazmanın bir anlamı kalmamış demektir. Yani geçmişler ola dediğiniz bir ülke için konuşmanın artık bir anlamı kaldı mı? Madem geri dönemeyeceğiz, hiçbir şey düzelmeyecek gibi ve her şey daha da kötüye gidiyor; ne diye bu haber sitesinde habire Türkiye haberleri yapılıyor, yazıları yazılıyor. Bırakalım artık o halde. Ama ne sizler bırakabiliyorsunuz hakkında konuşmayı, ne bizler sizlerin yıllardır aynı olan analizlerinizi okumayı bırakabiliyoruz. Toksik sevgili ilişkisi gibi bir ilişkimiz var bu ülkeyle. Bu ilişkiyi bırakmadıkça bulunduğumuz ülkelere de adapte olamıyoruz. Hala ümitleri olan entelijansiyayı eleştiriyorsunuz. E sizin hiçbir ümidiniz yoksa neden habire Türkiye hakkında yazıyorsunuz? Peygamberler dahi ümitlerinin kalmadığı bir ülkeyi -Allah’ın emrinden sonra- artık terk edip gerilerinde bırakmışlar, biz bırakamadık.

    O yüzden cemaatteki yazarlara çağrımdır: Eğer Türkiye’den artık ümidinizi kestiyseniz lütfen Türkiye hakkında yazmayı bırakın ki hepimiz önümüze bakalım. Eğer birazcık dahi ümidiniz varsa o zaman neden ümidiniz var, bunlarla ilgili de yazın da biz de biraz ümitlenelim. Zira ben yoruldum artık bu ilişkiden. Benim gibi düşünen/hisseden birçok insan olduğuna da eminim.

    • Hocam senin kafan mi güzel. Okudugun yaziyi yazan senin hayat kocun degil gazeteci. Amaci sana senin hayatin icin tavsiyelerde bulunmak degil. Ic ve dis gündemi analiz etmek. Bunu ayirt etmeyi ögrenin artik. Bulundugun ülkeye gazete haberi okuyarak zaten adapte olamazsin. Bulundugunuz ülkenin haberlerini okuyun veya geldiginiz ülkenin haberlerini okumayin diye akil veren kim size?

    • Bilal yorumunuz hoşuma gitti. Başka bir bağlamda bir konuya değinmeme de yol açtı.

      Öncelikle bu mecraların varlığının kıymetini biliyorum. Nedim Bey gibi kalem sahiplerinin, bir zulmü duyurma gayretiyle yazması, bir amaç ve niyetle hareket etmesi çok değerli. Bu platformların bir anlam taşıması, bir hedefe hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak, burada hem kendime hem size hem de bu mecraların yöneticilerine naçizane bir çağrım var.

      Dün dinlediğim bir sohbetten etkileyici bir alıntı paylaşmak istiyorum. Hocaefendi şöyle diyordu:

      “Eğer konuşmalarınız gündelik meselelere, ‘enflasyon böyleymiş’, ‘şu olmuş, bu olmuş’ gibi yorumlara sıkışıyorsa, bu sözler Türkiye’nin ya da herhangi bir meselenin seyrini değiştirmez. Gerçekten bir fark yaratacak, tutarlı fikirleriniz varsa, lütfen bunları gazetelerde, köşelerde ifade edin. Millete yön gösterin, sağlıklı fikirlerle yanlış yolları düzeltebilirler. Fikir adamları toplumu aydınlatmıyorsa, sadece eleştiriyle vakit geçirmek, kime karşı olursa olsun, fayda getirmez. Zamanı ve kelamı israf etmek, bizim inancımızın, Kur’an’ın, sünnetin ruhuna aykırıdır.”

      Bu sözlerden şunu anlıyorum: Evet, bu platformlar olmalı, Türkiye’den, dünyadan bahsetmeli. Ama tüm bunların bir amacı, bir hedefi olmalı. Zulmü duyurmak, farkındalık oluşturmak gibi gayretler zaten kıymetli. Ancak bir adım ötesine geçmek gerektiğini düşünüyorum: İlerlemek.

      Hepimiz zaman zaman kendimizi sadece gündemi takip ederken, konuşurken, Türkçe okuyup yazarken bulabiliyoruz. Ben de buna kapıldığım anlar yaşadım. Ama fark ettim ki, bu şekilde geçen yıllar, bazen farkına varmadan israf oluyor. Mesela, dil öğrenmek için harcadığımız ama sonuç alamadığımız çabalar, ya da sadece mevcut durumu konuşarak tükettiğimiz enerji… Bunlar, gençliğimizin, potansiyelimizin en değerli hazineleri.

      Bu noktada, bu platformların yöneticilerine, yazarlarına ve biz okuyuculara bir önerim var. Yedi yıl gibi uzun bir süreçte, sadece siyasi gündemi ya da belirli bir çerçeveyi konuşmak yerine, insanlara ilham verecek, onları ayağa kaldıracak, motive edecek hedefler sunabilirdik. Türkiye’deki ya da dünyadaki meselelerin ötesinde, birey olarak ilerlememize, tutunmamıza, mücadele etmemize katkı sağlayacak yazılar, fikirler görebilmeyi isterdim.

      Mesela, yeni bir ülkede dil öğrenme çabasındaki bir gencin gayretini, stresini, umudunu paylaşan; ona “Pes etme, sen bunu yapabilirsin” diyen bir yaklaşım… Ya da birinin kariyerinde, hayatında küçük ama anlamlı adımlar atmasına ilham olacak hikayeler, öneriler… Ne yazık ki, bu tür bir motivasyonu, insanı merkeze alan bir enerjiyi çok fazla göremedim. Genelde ya mevcut durumun analizi ya da belirli bir gündemin savunusu ön plandaydı. Elbette bu da gerekli, ama sadece bununla sınırlı kalmamalıydı.

      Bizim gibi insanların gündemi, şüphesiz ki ilerlemek, ayakta kalmak, mücadele etmek. Yeni bir ülkede tutunmak, dil öğrenmek, kendini geliştirmek kolay değil. Bu platformların, bu çabaya ortak olmasını, en azından bir moral, bir motivasyon sunmasını beklerdim. Belki bir gencin “Bugün ne öğrensem, ne yapsam?” sorusuna ilham olacak bir yazı, belki birinin pes etmek üzereyken yeniden başlamasına vesile olacak bir fikir…

      Hizmet etmek, elbette hepimizin ortak ideali. Ama hizmet, sadece bir alanda değil, herkesin kendi kulvarında, kendi gayretiyle de olabilir. Bir yazar, Türkçe yazarak zulmü duyururken, bir başkası yeni bir dil öğrenerek, bir meslek edinerek, kendini geliştirerek de hizmet edebilir. Önemli olan, bu potansiyeli harekete geçirmek. Ancak, bu motivasyonu yaratma konusunda medya organlarının daha fazla rol alabileceğini düşünüyorum.

      Mesela, Türkçe yazmak, konuşmak bir ayrıcalık; çünkü bu, zaten iyi bildiğimiz bir alan. Ama pek çok insan, yeni bir ülkede sıfırdan başlamak, dil öğrenmek, kendini gerçekleştirmek zorunda. Bu çaba, sadece rızık kazanmak ya da gelecek kaygısını aşmakla sınırlı değil. İnsan, fıtrat gereği üretmek, bir iz bırakmak, kendini gerçekleştirmek ister. İşte bu noktada, bu platformların, bizlere daha fazla ilham vermesini, yön göstermesini umuyorum.

      Son olarak, şunu söylemek istiyorum: Bu mecralara vakit ayırırken, kendi zamanımızın kıymetini unutmayalım. Hocaefendinin dediği gibi, zamanı ve kelamı israf etmek, bizim ruhumuza yakışmaz. Gelin, hem okuyalım hem öğrenelim hem de ilerleyelim. Kendimizi geliştirelim, birbirimize ilham olalım.

      Bu uzun yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim. Amacım kimseyi eleştirmek değil, hep birlikte daha iyiye ulaşmak için bir fikir paylaşmaktı. Umarım, bu sözler bir kıvılcıma vesile olur.

      • Ahmet Bey, güzel ilham veren bir yorum paylaştı gerçekten. Tek dileğim bu “çağrı” nın muhakkak bu platform yöneticileri tarafından ele alınması, vizyon ve misyon aşılayan fikir, yazı, hikaye ve önerilerin de bu mecrada yer alması… Çünkü halen gerek Türkiye’dr gerekse başka ülkelerde halen bu mecrayı öyle veya böyle takip ediyoruz, istiyoruz ki güzel haberler duyalım istiyoruz ki başarılara imza atalım yani kısacası maddi veya manevi ilerleyelim….

    • Yazar hastalığının da etkisiyle karamsarlık döktürmüş. Ümidini kaybeden, imanını kaybetmiştir. Ümidimizi kaybetmedik. Biz kazanacağız.

    • Konu Nedim Hazar’ın yazıp yazmaması değil. Konu dükkanın açılıp kapatılması da değil. Millet saracak yer arıyor. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

  2. Hayır arkadaşlar Nedim abinin yazması lazım hemde çok çünkü bu yazılar bir ders niteliğinde tarihe düşmesi lazım yani sizin anlayacağınız bu yazıların okuyucuları ilerde bu yazılar geleceğe gönderilen mektuplar gibi

  3. Ne alakası var, gazeteciler yazacak tabiiki. İnsan neticede tarih hk. da konuşabilir, ölmüşlerin arkasından konuşabilir. Ümit etmek ve tespit etmek arasındaki farkı öğrenin derim. Gazeteci ve yazarlara işlerini öğretmeye kalkmak garip. Hiç birşey bilmiyorsan, ifade özgürlüğü de mi duymadın?

    • Serdar Bey, asıl sizin yazdığınız şeyin benim yorumumla ne alakası var? Ben insanların ifade özgürlüğünü mü engelliyorum? Sanki elimde bir güç varmış da yazı yazmalarını engelliyormuşum gibi konuşmuşsunuz. Elimde o güç olsa da engellemem. Ben bir ülkenin bitip gittiğini yazarak ümitsizlik aşılayan insanların aynı ülkeyle ilgili defalarca ve birbirinin çok benzeri analizlerle dolu yazılar yazmasını eleştiriyorum. Neden eleştirdiğimi de yorumumda belirttim. Yazarlara edebi açıdan bir eleştiri getiremem, benim alanım değil ama içerik ile ilgili eleştiriler elbette getirebilirim, bunun için yazar olmama da gerek yok. Ben zaten ‘kesinlikle yazmayın’ da demedim. Eğer ülkeden ümitlerini kesmişlerse o ülkeyle alakalı yazmanın bir anlamı yok diyorum. Eğer kesmemişlerse de o zaman neden hala ümitleri var, bu konuda da iki kelam etsinler, biz de faydalanalım diyorum. Şu kadar eleştiriye dahi ‘ifade özgürlüğünü engelliyorsunuz’ diyerekten katlanamıyorsanız bence burada bir çelişki var.

  4. Aklima hizlica gelenler…

    Sizden öncekilerin basina gelenler sizin basiniza gelmeden cennete gireceginizi mi sandiniz…
    Peygamber ve yanindakiler o kadar bunaldilar ki, “Allah’in yardimi ne zaman” dediler..
    Biz sizleri biraz canlardan, mallardan ve ürünlerden eksiltmeyle imtahan edecegiz… sabredenleri müjdele.
    Allah mü’minlerin canlarini ve mallarini cennet karsiliginda satinalmistir..

    Küfür devam eder ama zulüm devam etmez…
    Allah’in rahmetinden sadece Kafiler ümidini keser…
    Allah’in Hakk ve Adl isimlerine iman ettik..

    Inanlari al ve gemiye bin Emri Allah’tan gelmistir.. Ne Nuh peygamberin kendi yorumu ne de tercihidir.
    Mazlumlar ve hapishanelerde yatan binlerce müslüman ve ayrica kardeslerimiz icin Allah’in isimlerini vesile yaparak, Adaletin gelecegini ümit ederek, onun bize yüce bize kitabinda bildirdigi gibi namazi vesile yaparak ve sabilarla ve karslikli yardimlasarak, sirati müstakimde devam etmek lazim.. Fussilet suresi 30-33 ayet’i okumayi tavsiye ederim.. yolunda umarim hep beraber “korkma, üzülme, rabbinin vadettigi cennetle seni müjdeliyoruz” sözünü meleklerden duymak umarim hepimize ümit asilar..

    vesselam..

  5. Erdoğan’ın çekirdek ekibi İslamcılardan değil yiyicilerden oluşuyor. Hala bilinen ve bilinmeyen koalisyonlardan oluşuyor. Bu insanlar Erdoğan’a ideoloji değil menfaat üzerinden bağlı. Bu insanları beslemeye devam etmesinin tek yolu milletin sefalet içinde yaşamasından geçiyor. Erdoğan insanları korkutarak ve İslamcıların ve tarikatların kayıtsız biati ile bu sistemi yürütebilir. Ama o ölünce sistem yürür mü emin değilim.

    Yerine gelecek kişi bu kadar benzemez ve birbirini düşman gören kesimleri menfaat üzerinden bir arada tutmaya devam edebilecek mi? Bu topraklarda geçmişte kaç tane padişah alaşağı edildi. Yükseklerdeki menfaatçiler kendilerine daha cazip gelen bir seçenek oluştuğunda korkularını da yenerlerse tepedekini yerler.

  6. Yazarın şu halini görünce Refik Halid’in Anadolu’daki kurtuluş mücadelesini yok sayan, nasıl olsa kazanamazlar, diyen karamsarlığını hatırlıyorum. Hiç bir şey bitmedi. Hırsız Recep çetesine karşı mücadelemiz devam ediyor. Biz kazanacağız!

  7. Ümitsiz olmaya gerek yok, her zaman bir çıkış yolu ve ümit vardır. Bizim eksikliğimiz sosyolojiyi araştırmayıp ona göre analiz yapamamız olabilir. Benzer durumları yaşamış diğer milletler/ülkeler incelenebilir ve ona göre aksiyon-strateji geliştirilebilir. İç savaş yaşamış ülkeler, ikiye bölünmüş ülkeler veya işgal edilmiş ülkeler incelenmeli derim. Bu başımıza gelenler ne ilk ve ne de son olacak. Dünya tekerrürler ile devam ediyor.

  8. Sabah Aksam bu Dünya ekonmik sistemi cökecek, hepimiz batacagiz vs. diye ortaligi velveleye verenler. ABD öksürse,AB hapsirsa biz Akciger iltihabi oluruz diyenler. Buda size korku icin. Birakin batsin, düzen degissin. Yeni düzen kurulsun! 5-10 yilda cöküsün ardindan daha adaletli düzen cikacaktir!!!!!

  9. hala hapislerde çile çeken, zulme maruz kalan abilerimiz ve ablalarımız var, ya hukuk ve adalet gelecek, ya dışarıdan müdahele gelecek, içerdekiler kurtulacak, bütün mesele bu..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin