Altı kez gidip yedi kez gelebilmek meğer ne büyük bir nimetmiş…

Yorum | Bülent Keneş

Siyasette süreklilik önemlidir. Her siyasetçi doğal olarak sürdürülebilir bir iktidar arayışındadır. Ama, demokratik rejimlerde muhalefet de siyasete dahildir. Neticede iktidar, şu ya da bu formda her rejimde, her zaman bulunur. Bu yüzden, demokrasileri diğer rejimlerden farklı kılan şöyle ya da böyle bir iktidarın bulunması değildir. İktidardaki parti ve kadrosunun yozlaşması ya da başarısızlığı durumunda halkın yönetme görevi verecek alternatiflerinin bulunmasıdır. Demokrasilerde muhalefet yapabilme imkanının olması, bir çok diğer getirisinin yanısıra, iktidarı bırakmak zorunda kalanları siyasi hayatlarını sonlandırmaya mecbur etmemesidir.

Evet, siyasette süreklilik önemlidir. Ama, bu sürekliliği sadece iktidarda sürekli kalmak şeklinde anlamak ve bu uğurda kurulu düzenin, demokratik oyunun vazgeçilemez kurallarının, üzerinde mutabık kalınmış evrensel ilkelerin altını oymak demokrasiye dahil değildir. Bu perspektiften bakıldığında yıllarca alay konusu edilmiş “altı kez gidip yedi kez gelmek” hiç de aşağılanacak bir durum değilmiş. Tam tersine, anti-demokratik yöntemler sonucu yaşanan zoraki gitmeler hariç, demokrasilerde siyasi rekabet ve seçim sonucu gidip gelmelerin belirli bir düzeyde sağlık işareti olduğunu dahi söyleyebiliriz.

TEMİZ SİYASET VE DEMOKRASİLERİN SUNDUĞU GİDİP-GELME İMKANI 

27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle alaşağı edilerek asılan Adnan Menderes’in ve Demokrat Parti’nin (DP) mağduriyet mirasına sahip çıkan Süleyman Demirel ilk olarak 1965 seçimlerinde kendisini göstermişti. Başında bulunduğu Adalet Partisi (AP) yüzde 52,87’lik oy oranıyla 450 sandalyeli Meclis’te 240 milletvekilliği kazanmış ve 1. Demirel hükümetini kurmuştu.

Türk siyasetindeki hastalıklı popülizmin önemli figürlerinden olan Demirel, başarısını yüzde 46,53’lük oy oranı ve 256 sandalye ile 1969 seçimlerinde de sürdürmüştü. Ancak, 1970 yılının Şubat ayında yapılan bütçe görüşmeleri sırasında partili bazı milletvekilleri ve senatörler Demirel’in bütçesine ret oyu vererek 2. Demirel hükumetini düşürmüşlerdi. Demirel, bunun üzerine 3. Demirel hükümetini kurmuştu. Demirel’in ilk metezori gidişi de bu dönemde yaşanmıştı. Demirel, 12 Mart 1971 askeri muhtırası sonrası o meşhur şapkasını yanına alıp iktidardan çekilmek zorunda kalmıştı.

Ara rejimin Nihat Erim’li iki, Ferit Melen ve Naim Talu’lu birer hükümet etme denemelerinden sonra 1973’te yapılan seçimlerde oyların yüzde 29,82’sini, sandalyelerin 149’unu almayı başaran Demirel, ana muhalefete yerleşmiş ve iktidarı sırasıyla o dönemki siyasi spektrumun tam tersi ucunda yer alan Bülent Ecevit’e bırakmıştı. Ecevit’in azınlık hükümeti düşünce de mühür Sadi Irmak’a geçmişti. Azınlık hükümetleri yürümeyince iş yine başa düşmüş ve Demirel 31 Mart 1975’te 4. Demirel, yani 1. Milliyetçi Cephe, hükümetini kurmuştu.

Demirel, 1971 askeri müdahalesinden sonra eski parlak performansını bir daha yakalayamasa da 1977 genel seçimlerinde bir önceki seçimlere oranla oylarını ciddi bir şekilde artırmayı başarmıştı. Oyların yüzde 36,87’sini, sandalyelerin 189’unu kazanmıştı kazanmasına ama bu ancak 2. parti olmasına yetmişti. Ecevit’in kurduğu azınlık hükümeti yürümeyince Demirel 1977 Ağustos ayında 5. hükümetini, yani 2. Milliyetçi Cephe hükümetini kurmak zorunda kalmıştı. Ancak birkaç ay ayakta kalabilen bu hükümet de Aralık 1977’de düşmüştü.

KÖTÜ OLAN GİTMEK DEĞİL, GİDEMEMEK; GİTTİĞİNDE GELEMEMEK

Ocak 1978-Ekim 1979 arasında Ecevit yeniden iktidar olmuş, tıkandığı yerde ise, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı bir dönemde, Kasım 1979’da yine Milliyetçi Cephe niteliğindeki 6. Demirel hükümeti kurulmuştu. Bu hükümetin ömrü 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar sürmüş, darbeyle birlikte Zincirbozan’a hapse gönderilen Demirel bir kez daha şapkasını alıp gitmek zorunda kalmıştı.

Zincirbozan’da olduğu dönemde bile, siyasi faaliyetlerini “bir bilen” sıfatıyla arkadaşları aracılığıyla sürdürmüştü. Yasaklı dönemde yürüttüğü etkili kampanya sayesinde  1987 yılında yapılan referandumla siyasi yasakların kalkması üzerine siyasi arenaya yeniden başarılı bir dönüş yapmıştı. Önce Özal’a karşı son derece başarılı bir muhalefeti yürütmüş, ardından da 1991 genel seçimlerinde oyların 27,03’ünü, sandalyelerin 178’ini alarak siyasi spektrumun tam tersi ucunda yer alan Erdal İnönü ile iktidarı paylaşmak suretiyle 7. Demirel (koalisyon) hükümetini kurmuştu. 17 Nisan 1993 günü Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın beklenmedik vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilmiş ve 2000 yılına kadar bu görevde kalmıştı.

Siyasi hayatında popülizmin nirvanasına çıkan, cumhurbaşkanlığı döneminde büyük zulümlere ya doğrudan imza atan ya da göz yuman merhum Demirel’e hiçbir zaman en ufak bir sempati beslemedim. Hatta 28 Şubat post-modern askeri darbesinin ana taşıyıcılarından biri olarak 5 artı 5 oylaması ile 2000 yılında cumhurbaşkanlığında kalma çabası akim kaldığında büyük bir sevinç duydum. Ancak, dönüp baktığımda demokratikleşme süreci büyük talihsizliklerle ve hatta felaketlerle dolu olan Türk siyasi tarihinin en kötü, en berbat siyasi aktörünün Demirel olduğunu söylemem mümkün gözükmüyor.

ERDOĞAN GÜCE VE İKTİDARA MAHKUM, BIRAKMASI İMKANSIZ

Demirel, hiç bir zaman, ne Menderes ne de Erdoğan gibi gücü tekelleştirerek bir tek adam-tek parti diktası kurma arayışına girmedi en azından. Yakın akrabalarından bazıları Türk yolsuzluk tarihinin bazı ilklerine imza atsa da, kamu imkanlarını sadece popülist amaçlarla değil nepotik amaçlarla da istismar etmiş olsa da günahları hiçbir zaman iktidarı bir başkasıyla paylaşmasına engel olacak ya da her ne pahasına olursa olsun mutlaka iktidarda kalma çabasına yol açacak boyutlara ulaşmadı. İktidarı bırakmak, paylaşmak durumunda kalınca, bugün Erdoğan’ın yaşadığı şekilde, yıllara vabeste gayr-i meşru ve illegal gayretlerle oluşturduğu devasa suç örgütünün çatırdayacağı gibi bir endişeye kendisini hiçbir zaman kaptırmadı. Çünkü, Erdoğan’ın bütün varlığını ve kaderini bağladığı devasa bir suç örgütü kurmaya hiçbir zaman tenezzül etmemişti.

Altı kez gidip yedi kez gelmenin, çağrıştırdığı tüm istikrarsızlık ve kaht-ü rical problemlerinin dışında, Türkiye ve demokrasisi için ne büyük bir nimet olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bir muktedir, sahip olduğu iktidarı en azından gerektiğinde kendisine en ters siyasi kadrolarla paylaşacak kadar temiz kalmalı. Keyfiliğe, hukuksuzluğa, zulme, yolsuzluğa, hırsızlığa, rüşvete ve aldatmacaya gırtlağına kadar batmamalı. Her koşulda sürdürmek zorunda olacağı tekelci iktidara bağımlı ve mahkum hale gelmemeli. Askeri darbe ve müdahaleler hariç, demokratik yollarla iktidarı bırakma lüksünden kendisini mahrum etmemeli. Gönül rahatlığı ile koalisyonlar kurabilmeli, iktidarı bıraktığında ise kendisi ve çevresi için dünyanın sonunun geleceği korkusuna kaptıracak kadar pisliğe batmamalıdır.

OHAL’in Demokles’in Kılıcı gibi her muhalifin başının üzerinde sallandığı, adil ve demokratik olmayan şartların hükümferma olduğu, hak, hukuk, adalet ve en temel özgürlüklerin ayaklar altına alındığı bir süreçte milletin önüne konulacak göstermelik seçim sandıklarına dair hiçbir umut beslemediğimi söyleyebilirim. Buna rağmen, zulüm, haksızlık, hukuksuzluk, keyfilik ve adaletsizlik jeneratörü Erdoğan’dan kurtulmaya yönelik en ufak çabayı bile takdire şayan buluyorum. Ama, her şeyin Erdoğan’ın doğrudan kontrolü altında bulunduğu bir ortamda seçimlerin gerçek seçimler, sandığın hakiki seçim sandığı olduğunu sananları fazlasıyla naif bulduğumu da ifade etmeliyim.

ANLAYIŞ GÖSTERMEMİZ GEREKMESE DE ANLAMAYA ÇALIŞMALIYIZ

Çünkü, gırtlağına kadar suça ve pisliğe batmış Erdoğan’ın, Demirel gibi 6 kez gidip 7 kez gelme ihtimali bulunmuyor. Erdoğan iktidardan bir kez olması halinde yedi sülalesi ile birlikte ömürlerinin kalanının ya hapiste ya kaçacağı sürgünde geçeceğini çok iyi biliyor. Başta Demirel olmak üzere, Erdoğan’ın kendisinden öncekilerin büyük bir imkan olarak kullandığı muhalefete geçme lüksü bulunmuyor. Erdoğan ve çetesinin 7 Haziran 2015’ten sonra iktidarı paylaşmamak ya da devretmemek için yaptıklarını, yüzbinlerce insanın hayatını nasıl tarumar ettiklerini, binlerce insanı nasıl katlettiklerini gözünüzün önüne getirirseniz, bu sefer o yaşananlardan çok daha feci işlere imza atacaklarından kuşku duymazsınız.

Bedelinin çok ağır olacağını çok iyi bildikleri için Erdoğan ve çevresindekilerin iktidara zamk gibi yapışmaktan başka çareleri bulunmuyor. Devletin ve ülkenin zirvesinde kendilerini düşürdükleri berbat duruma anlayış göstermemiz elbette ki gerekmiyor. Ama durumlarını ve çaresizliklerini anlama gayretine girilmesi ülkenin durumunu ve nasıl bir çıkmaz sokulduğunu analiz edebilmek için elzem.

Öyle sanıyorum ki, “eğer birileri oturduğu koltuktan kalkmakta sıkıntı yaşıyorsa, kesin altına pisletmiştir,” şeklindeki o meşhur Hint atasözü, tam olarak Erdoğan’ın düçar olduğuna benzer durumlar için söylenmiştir. Hem de ne pisleme…

İnsanlık tarihinin en büyük pislikleri arasına bileğinin hakkıyla girebilecek bu kokuşmuş pisliğin, ne adil ne de özgür olma ihtimali bulunan, çakma seçim sandıklarıyla kaldırabileceğine inanabilecek kadar keşke Pollyannacılıktan biraz nasibim olsaydı… Biraz nasibim olsaydı en azından 24 Haziran’a kadar kendimi avutabilirdim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin