Allah tasavvurumuz

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Bir insanın zihin ve kalb dünyasının şekillenmesinde Allah tasavvurundan daha güçlü bir faktör yoktur. İnsan farkında olsun veya olmasın, yaşam tarzı ve hayat felsefesi büyük oranda marifetullah bilgisi ile Allah hakkındaki düşünce ve kanaatlerine göre şekillenir. Hem dinî hayata dair inançlarımızın, amellerimizin, düşünce ve kanaatlerimizin hem de dünya hayatına dair algılarımızın, bakış açımızın ve tercihlerimizin temelinde Allah tasavvurumuz vardır. İnsan, dünya ve ahiret dengesini buna göre kurar. Meydana gelen olayları buna göre yorumlar. Varlık âlemiyle ve insanlık dünyasıyla buna göre bir ilişki geliştirir. Rabbiyle kulluk münasebetlerini buna göre tesis eder.

Şayet günümüzde Allah-insan-varlık arasında sıhhatli bir ilişki inşa edemiyorsak bunun sebebi her an yaratma, tecelli ve tasarruflarını devam ettiren bir Allah’a değil, ahirette karşılaşacağımız bir Allah’a inanıyor olmamızdır. Eğer kâinatta veya insanlık dünyasında yer alan bir kısım şerler, kötülükler ve zulümler bizi Allah hakkında suizanlara sevk ediyorsa, bunun sebebi, esma-i hüsnası ve sıfat-ı sübhaniyesiyle Zat-ı Ecellü’l-A’lâ’yı yeterince tanıyamayışımızdır.

Aynı şekilde günümüzde kadere iman noktasında yaşanan problemlerin asıl sebebi, bütün kemâl sıfatlarına sahip olan aşkın ve mutlak varlıkla, fani ve mukayyet olan varlık arasındaki farkı yeterince idrak edemeyişimizdir. Felsefi ve iradî olmasa bile pasif ve örtük bir deist anlayışın her geçen gün Müslümanlar arasında yayılmasının sebebi de, ulûhiyet ve rubûbiyet hakikatinin gönüllerde silik ve belirsiz bir hâl almasından başka bir şey değildir.

Devam edelim. Şayet bugün Müslüman kimliğine sahip olan insanlar makam, itibar, şöhret, para, iktidar, tüketim ve sembollerle tatmin olmaya başlamışlarsa demek ki izzet ve şerefin asıl kaynağını unutmuşlar demektir. Eğer bütün sevgilerini, ilgilerini; mallarına, servetlerine, evlâtlarına hasretmiş, Allah’ı sever gibi fani ve zail şeyleri sevmeye başlamışlarsa, demek ki bütün güzelliklerin, kemallerin, ihsanların kaynağını göremiyorlardır.

Teori ve düşüncede olmasa bile fiiliyatta ve gerçek hayatta çokları niçin “Allahsız” yaşıyorlar? Neden ancak başları dara düştüğünde Allah’ı hatırlıyorlar? Sebeplere tesir-i hakiki vermelerinin nedeni ne olabilir? Hakikatte bir emanetçi oldukları halde niye mülkün gerçek sahibiymiş vehmine kapılıyorlar? Allah ahlakıyla ahlaklanamamalarının altında yatan asıl problem nedir? Nasıl oluyor da her tür hurafe, bid’at ve bâtıl inanç Müslümanlar arasında mantar gibi yayılabiliyor? Niçin dinî ritüeller şekil ve formalitelere hapsoluyor? Nisbî ve itibarî bir varlığı sahip olan ve Allah’ı tanımak için insana verilen ene’ye (benlik hissi) vücut rengi vermemizin sebebi nedir?

Soruları artırabiliriz. Fakat bütün bu problemlerin temelinde Allah hakkındaki eksik veya yanlış bilgilerimiz vardır. Cenâb-ı Hak, Yüce Kitabı’nda baştan sonra isimleri, sıfatları, fiilleri, eserleri ve tasarruflarıyla Kendini bize tanıttığı halde, bazıları bundan habersiz yaşıyor. Pek çok âyet-i kerimede Yüce Yaratıcı’nın hiçbir şekilde yaratılanlara benzemediği, ortağının, mislinin ve benzerinin olmadığı kesin ve net ifadelerle zihinlere kazındığı halde, bazıları teşbih ve tecsime sapabiliyor, yani Zat-ı İlahi’ye bir kısım antropomorfik özellikler nispet edebiliyor.

Kimileri celal sıfatlarını öne çıkardığından ve Allah’ı daha ziyade el-Kahhar, el-Cebbar, el-Gâlib, el-Müntakim gibi isimleriyle tasavvur ettiğinden korku, ümitsizlik ve inkisar içerisinde bir hayat yaşıyor. Daha başkaları ise Allah’ı el-Gafûr, er-Raûf, el-Halîm, es-Sabûr, el-Afuv, er-Rahîm, er-Rahmân, el-Mucîb ve el-Tevvâb gibi cemal sıfatlarıyla mülâhazaya aldığından günahlara karşı duyarsızlaşıyor, dikkatsizce ve pervasızca bir hayat yaşıyor. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ı celal ve cemal sıfatlarıyla birlikte tasavvur etmedikleri için her iki kesim de havf-reca dengesini kuramıyor ve dengeli bir kulluk hayatı yaşayamıyor.

Buna benzer şekilde kimileri Allah’ın mutlak ve aşkın bir varlık olmasından hareketle Onu çok uzaklarda, ötelerde, ötelerin ötesinde tasavvur ederken; O’nun aynı zamanda insana şah damarından daha yakın olduğunu, kalbinin derinliklerinden geçen düşüncelere dahi vâkıf olduğunu, her an kullarını görüp gözettiğini, onlar üzerindeki tecellilerini sürekli devam ettirdiğini unutabiliyor. Dolayısıyla Tanrı tasavvuru oldukça soyut, teorik, muğlak ve belirsiz bir mefhum haline geliyor. Böyle bir tasavvur da insanın ihsan şuuru içerisinde bir hayat yaşamasına, ulûhiyet hakikatiyle sürekli, canlı, sırlı ve samimi bir ilişki kurmasına mâni oluyor. Daha da kötüsü, Allah tasavvuru günlük hayatın hengamesi içerisinde kaybolup gidiyor.

Ehadiyet ve vahidiyet hakikatinin yeterince farkında olmayan kimseler, taştan, tahtadan yaptıkları putlara tapmasalar da; hevalarına, maşuklarına veya dünyalıklarına tapmak suretiyle gizli şirklere girebiliyorlar. Allah’ın Allah olması itibarıyla Mabud-u bi’l-hak ve Maksud-u bi’l-istihkak olmasının şuuruna varamayanlar, şahısları aşırı tazim edebiliyor, liderlerini kutsayabiliyor, ölmüşlerinden medet umabiliyor veya masivaullahtan bazı şeyleri mihrap haline getirebiliyor. Gerçek anlamda büyüklük ve ululuğun (azamet ve kibriyanın) Allah’a ait olduğunu unutanlar, başkalarına karşı tekebbür ve tefevvuk hisleriyle bilmeden de olsa -haşa ve kella- Allah’a karşı meydan okuyorlar.

Allah’ı, el-Vehhab, er-Rezzâk, el-Kerîm, el-Muğnî, el-Latif, el-Mün’im, el-Berr gibi isimleriyle tanımayan/tanıyamayanlar, fanî şahıslara bel bağlıyor, yanlış adreslere başvuruyorlar. Çokları asıl güç kaynağını, asıl servet membaını göremediklerinden bir türlü mahlukata karşı dilencilik yapmaktan kurtulamıyor. Sırtlarını, her şeye kadir olan, gücü her şeye yeten (el-Kâdir, el-Muktedir, el-Kavî) bir Yaratıcıya dayamadıklarından, olur olmaz şeylerden korkuyor ve kendileri gibi gücü sınırlı olan beşerin gayrimeşru isteklerine boyun eğiyorlar.

İnananların yegâne yardımcısının Allah olduğunu, düşmanlarına karşı onlara yeteceğini, onlara zafer ve başarılar lütfedeceğini (en-Nasîr, el-Kâfi, el-Velî, el-Vekil) unutan mü’minler, maruz kaldıkları zulümler, mağduriyetler, hezimetler karşısında ümitsizliğe düşebiliyor, sarsılabiliyor ve hatta devrilebiliyorlar. Rahman u Rahim ve Âdil u Hakîm olan Zat-u Zü’l-Celâl’in kulları üzerindeki şefkat ve merhametini, hâdiseler arkasında gizlenen nice hikmet ve maslahatlarını göremediklerinden, olayları melekût cihetiyle okuyamıyor, Allah hakkında şanına uymayan zanlara, tahminlere, kanaatlere girebiliyorlar.

Bütün bu izahlardan da anlaşılacağı üzere, kitap ve resulleri yoluyla Kendini bizlere tanıtan Yüce Yaratıcıyı, esma-i hüsnası ve sıfat-ı sübhaniyesiyle tanıyamayan bir insanın, itikadında, kulluk hayatında ve dünyevî yaşamında çeşit çeşit arızalar baş gösterecektir. Nitekim Kur’ân da müşriklerin, Allah’ı lâyık olduğu tarzda bilemediklerini ifade etmek suretiyle, şirkin altında yatan asıl nedene dikkat çeker. (el-Hac, 22/74) Başka bir ayette ise şöyle buyrulur: “En güzel isimler Allah’ındır, o halde bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimleri konusunda haktan sapanları terk edin. Onlar işlediklerinin cezasını çekeceklerdir.” (el-Â’raf, 7/189)

İnanmak temel bir ihtiyaçtır. Bu sebeple sosyolog ve antropologların da belirttiği üzere insanlık tarihinde inançsız bir toplum yoktur. Peygamberler, inançsız kavimlere sadece tevhit akidesini anlatmak için değil, daha ziyade yanlış itikatları tashih etmek için gönderilmiştir. Farklı bir ifadeyle bugüne kadar insanlığın asıl problemi inançsızlık değil; yanlış inançlar olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de de Allah’ın varlığını değil, birliğini ispat eden âyetlerin sayısı daha çoktur. Yani Kur’ân ve Sünnet, ateizmden ziyade şirk düşüncesiyle mücadele etmiştir.

Kur’ân’ın yaklaşık üçte ikisi Mekke’de inmiştir. Mekkî ayetlerin asıl üzerinde durduğu konu ise tevhit akidesini yerleştirmektir. Bunun yanında Medine’de nazil olan çok sayıda âyet-i kerime de sürekli Yüce Allah’ın isimlerine dikkat çeker. İbadet veya muamelata ait hükümler bildirildikten hemen sonra âyetlerin fezlekelerinde Allah’ın isim ve sıfatlarına dikkat çekilir. Demek ki Allah’ı layıkıyla tanıyamayan bir insanın, dinî emir ve yasaklar konusunda gereken hassasiyeti ortaya koyması da çok zordur.

Şurası bir gerçek ki biz hiçbir zaman Allah’ı mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tanıyamayız. Zat-ı Baht’la ilgili aklımıza her ne gelirse gelsin, bilmeliyiz ki Allah bütün bunların gayrıdır. Çünkü âyetin açıkça belirttiği üzere Allah mahluklardan hiçbir şeye benzemez. (eş-Şurâ, 42/11) İnsan zihni bilmediği şeyleri, ancak gördüğü ve bildiği şeylere kıyasla anlamaya çalışır. Allah’ın misli ve niddi olmadığına göre onu idrak ve ihata edemez. Bu yüzden sûfiler, insanın, Allah’ı tanımaktan aciz olduğunun farkına vardığı an, hakikati bilmiş olacağını ifade ederler. Zira gerçek anlamıyla Allah’ı bilmek, Allah’tan başkası için muhaldir. Allah Resûlü (s.a.s) de Allah’ın Zat’ı hakkında değil, eserleri üzerinde tefekkür etmemiz gerektiğini ifade buyurmuştur.

Hatta şunu da belirtmeliyiz ki bizler Allah’ın isim ve sıfatlarının künhüne de vâkıf olamayız. Esma-i hüsna ve sıfat-ı sübhaniyenin hakikatlerini ve gerçek mahiyetlerini kavrayamayız. Esasen bu bizim için gerekli de değildir. Fakat şurası bir gerçek ki bizler hem vahiy hem de tekvini emirler üzerinde yapacağımız tefekkür sayesinde Allah hakkında çok şey bilebilir, çok şey anlayabiliriz. Kur’ân ve Sünnetin ulûhiyet ve rubûbiyet hakikati hakkındaki beyanları ve bunlardan yola çıkarak Ehl-i Sünnet ulemasının ortaya koyduğu izahlar, kulluk hayatımızı doğru bir zemine oturtma ve kul-Rab münasebetlerini doğru bir şekilde tesis etme adına fazlasıyla yeterlidir.

Bize düşen sorumluluk da bunlardan yola çıkarak marifetullah bilgimizi artırmak, Allah’ı, Kendini bize nasıl tanıtmak istiyorsa o şekilde tanımaya çalışmaktır. Zira insanın, bilmediği ve tanımadığı bir ilaha ibadet etmesi, ondan yardım talep etmesi, ona sığınıp güvenmesi mümkün değildir. Rabbi hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olmayan bir insan için O, -haşa- zihnî ve soyut bir varlıktan ibaret kalacaktır. Dolayısıyla o, yaratılışının asıl maksadı olan ubudiyet vazifesini layıkıyla yerine getiremeyecektir.

Hâsıl-ı kelâm bir mü’minin dinini doğru anlayıp doğru yaşaması, sabır, şükür ve kanaat içerisinde bir ömür geçirmesi, her daim teslim ve tevekkül duygularıyla meşbu bulunması, dünya hayatının hakikatini kavrayıp ona göre bir hayat yaşaması Hâlık-mahlûk ilişkisini doğru kurmasına bağlıdır. Bu da ancak isim ve sıfatlarıyla Cenab-ı Hakk’ın yakından tanınması ve Kur’ân’ın çerçevesini çizdiği sahih bir Allah tasavvurunun oluşmasıyla mümkün olacaktır.

Bu sebeple bize düşen vazife, başta Kur’an’a sonra da konu etrafında yazılmış eserlere müracaat etmek suretiyle sathi, taklidi ve kulaktan duyma bilgilerimizi bir kenara bırakarak Allah hakkında daha doyurucu, gerçekçi ve derin mülâhazalara açılmaktır. Zira Allah’a inanma, sadece mücerret bir Yaratıcı’nın varlığını ve birliğini kabul etmekten ibaret olmamalıdır. Eğer böyle olsaydı, Kur’an yüzlerce âyetiyle bize Onu tanıtmazdı. Bu sebeple Allah’a inanma demek, Onu şanına yakışır bütün kemal sıfatlarıyla bilme, bütün noksanlıklardan tenzih etme, her tür hamd u senayı, tazim u tekrimi, ibadet u taati O’na has kılabilme demektir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin