Allah hakkında hüsnüzan

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

İslâm ahlâkının en mümeyyiz vasıflarından biri olan hüsnüzan, aksini gösteren açık deliller olmadığı sürece başkaları hakkında güzel kanaat besleme ve iyi düşüncelere sahip olma demektir. Âyet ve hadisler, insanların hâl ve tavırlarının iyiye yorulması, açıkça bilinen ve görülen gerçeklerin ötesinde kimse hakkında kötü kanaat beslenmemesi gerektiğini emreder. Mesela Nûr suresinde, mü’minlerin birbirleri hakkında iyi şeyler düşünmeleri gerektiği ifade edilirken (en-Nûr, 24/12), Hucurat suresinde de yersiz ve kötü zandan kaçınılması gerektiğine işaret edilir (el-Hucurât, 49/12).

İslâm âlimleri de mü’minler arasında yol açacağı bir kısım zarar ve yıkımları göz önünde bulundurarak suizannın haram olduğunu ifade etmişlerdir. Hatta suizannın kalb ile yapılan bir gıybet olduğunu ifade eden İmam Gazzalî, günah yönüyle onun dil ile yapılan gıybetten farksız olduğuna dikkat çekmiştir.

Peki, hüsnüzan ve suizan sadece insanlar hakkında mı geçerlidir? Maalesef çokları, Allah hakkında da güzel düşüncelere sahip olunması ve kötü kanaatlerden kaçınılması gerektiğinin farkında değildir. İnsanlar özellikle belâ ve musibet zamanlarında bilerek veya bilmeyerek Allah hakkında yanlış zanlara girer, kötü düşünceler geliştirirler. Soru ve sorgulamalarıyla, itiraz ve şüpheleriyle Allah’ın af ve merhametine, azamet ve büyüklüğüne yakışmayan tavırlar ortaya koyarlar.

Bunun önemli bir sebebi, insanın Allah’ın isim ve sıfatları hakkında yeterince bilgi sahibi olmamasıdır. Çünkü Allah’ın en güzel isim ve sıfatlara sahip olduğunu, rahmetinin her şeyi kuşattığını, her icraatında sayısız hikmetler bulunduğunu, asla abes fiil işlemeyeceğini, kullarına zerre miktarınca zulmetmeyeceğini bilen bir mü’minin, Yüce Yaratıcı hakkında kötü kanaat ve fikirlere sahip olması düşünülemez.

Bunun diğer bir sebebi ise insanın olup biten her şeyi kendi huzuru, kendi mutluluğu ve kendi çıkarları açısından değerlendiren bencil bir fıtrata sahip olmasıdır. Nitekim Kur’ân da insanın fıtraten bencil ve haris bir fıtrata sahip olduğuna, kendisine bir kötülük dokunduğu zaman hemen sabırsızlık gösterip feryadı basacağına işaret eder (el-Meâric, 70/19-20).

NİÇİN ALLAH HAKKINDA HÜSNÜZAN ETMELİYİZ?

Oysaki Allah hakkında kötü zanlar besleyen kimseleri zemmeden, O’nunla ilgili her zaman hüsnüzan edilmesi gerektiğini emreden, bunun insana sevap kazandıracak büyük bir ibadet olduğunu beyan eden ve Allah’ın, insanın zan ve beklentilerine göre onunla muamele edeceğini belirten çok sayıda ayet ve hadis varit olmuştur. Mesela Yüce Allah, Uhud savaşı sonrası münafıkların (veya bazı Müslümanların) Allah hakkında cahiliyye insanlarının yaptığı gibi uygunsuz zanlara kapılmalarını tenkit etmiştir (Âl-i İmrân, 3/154).

Fussılet sûresinde yer alan, “İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zandır ki sizi mahvetti de, o yüzden hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” (41/23) ayeti ise açıkça Allah hakkındaki yanlış ve kötü zanların insanı nasıl bir felakete sürükleyebileceğine işaret eder. Nitekim Hasan-ı Basrî Hazretleri bu âyeti okuduktan sonra şu yorumu yaparmış: “İnsanların ameli Rablerine olan zanlarına göredir. Mü’min Allah’a güzel zanda bulunur, güzel amel yapar; kâfir ve münafık ise kötü zanda bulunur ve kötü amel yaparlar.”

Konuyla ilgili rivayet edilen, “Ben, kulumun zannı üzereyim. Şayet o, Benim hakkımda güzel zanlarda bulunursa ona kavuşur, kötü zanda bulunursa ona da kavuşur.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 15/36) şeklindeki kutsî hadis de insanın hüsnüzan ettiği şeylere kavuşacağını müjdeler. Abdullah b. Mes’ud’un şu sözleri de aynı noktaya işaret eder: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki mü’min bir kula Allah hakkındaki hüsnüzannından daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Kulun Allah hakkındaki hiçbir güzel zannı yoktur ki Allah zannettiği şeyi kuluna vermemiş olsun. Zira hayır, O’nun elindedir,” (Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 10/148).

Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere Allah hakkında güzel düşüncelere sahip olmak ve O’ndan hayırlı neticeler beklemek hem önemli bir ibadettir hem de oldukça semeredar bir ameldir. İşte bu itibarladır ki Allah Resûlü (s.a.s), “Şüphesiz ki Allah Teâlâ hakkında hüsnüzan etmek, ibadetin en güzelindendir.” buyurmuştur (Tirmizî, Daavât 152).

Evet, Allah hakkında hüsnüzan etmek çok önemlidir. Zira bu, aynı zamanda Onu hakkıyla tazim etme, yüce isim ve sıfatlarıyla yâd etme, şanına yakışmayacak her şeyden tenzih etme ve O’nun insan ve varlık üzerindeki tecelli ve tasarruflarını doğru anlama ve yorumlama demektir.

Öte yandan bizim Allah hakkındaki zannımız (kanaat, tasavvur ve beklentilerimiz), iman, tevekkül ve ümit duygularımıza tesir edecek; dua, ibadet ve kulluk hayatımızı etkileyecektir. Allah hakkında hüsnüzan eden bir kişi her daim Allah’ın af ve rahmetini ümit edecek, Onun koruma ve gözetimine sığınacak, yardım ve lütfunu bekleyecektir. Bu da onu itminan ve ruh dinginliğine kavuşturacak, sabır ve tahammül gücünü artıracak, Allah’tan gelen her şeyi rızayla karşılamasını sağlayacaktır. Böylece kişi zorluk ve sıkıntılara karşı daha metanetli hâle gelecek, yaşanan hâdiseleri sağduyu ve hikmetle değerlendirecektir.

Allah hakkında suizanlara giren kimse ise Onunla kulluk münasebetlerini koruyamayacak, sıkıntılar karşısında güç ve iradesini kaybedecek, ümitsizlik bataklığında kıvranacaktır.

ALLAH HAKKINDA HÜSNÜZAN EDİLECEK YERLER

  1. Duada Hüsnüzan

İnsanın Allah hakkındaki zan ve düşünceleri, onun dua hayatına yakından etki eder. Mü’min katiyen bilir ve inanır ki Allah, kendisine yönelen bütün yalvarış ve yakarışları işitir ve bütün dualara icabet buyurur. Efendimiz de (s.a.s), “Kesin kabul edeceğine inanarak Allah’a dua edin.” (Tirmizi, Daavât 67) şeklindeki sözleriyle bu konudaki mü’mince düşünceye işaret etmiştir. Fakat Allah’ın duaları kabul etmesi ve onlara icabet buyurması her zaman mü’minin istek ve taleplerine birer bir uygun düşmeyebilir. Allah, kulların isteklerini bazen aynıyla verirken, bazen de daha hayırlısını vermek suretiyle dualara mukabelede bulunur. Bu mukabele maddî olabileceği gibi manevî de olabilir; dünyevî olabileceği gibi uhrevî de olabilir. Nitekim Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde Allah’ın yapılan dualara şu üç şekilden biriyle mukabelede bulunacağını ifade buyurmuştur: Bazen duada istenileni hemen verir; bazen duasını onun için ahiret azığı yapar, bazen de duada istediğini aynıyla vermese de duası sebebiyle buna denk bir kötülüğü ondan uzaklaştırır (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 17/213).

İşte bunun bilincinde olan bir mü’min, yaptığı dualara bire bir karşılık alamadığı için inkisar ve ümitsizliğe düşmez. O bilir ki her şeyden önce dua, önemli bir ibadettir ve Allah, Kendisine arz edilmiş sebepler üstü yakarışı hiçbir zaman karşılıksız bırakmayacaktır.

Bu hakikatin yeterince farkında olmayan niceleri Allah’tan istedikleri şeylerin aynısıyla gerçekleşmediğini veya cevabın geciktiğini görünce maalesef dua etmeyi terk edebiliyor ve Allah hakkında uygunsuz düşüncelere kapılabiliyorlar. Bu ise gelecek pek çok hayır ve bereketten nasipsiz kalmalarına yol açıyor. Zira Allah Resûlü şöyle buyurur: “Sizden biri acele etmediği sürece duasına icabet buyrulur. Onun acele etmesi ise ‘Dua ettim fakat kabul edilmedi.’ demesidir” (Buharî, Daavât 20). Şayet onlar hüsnüzanlarını devam ettirmiş olsalardı asla dua ve yakarışlarına son vermez ve asla ümitsizliğe düşmezlerdi.

  1. Tevbe ve İstiğfarda Hüsnüzan

Mü’min bilir ve inanır ki Allah, kullarına karşı sonsuz merhamet ve şefkat sahibidir. O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır ve gazabına sebkat etmiştir. O, rahmet etmeyi Kendisine ilke edinmiştir. O’nun af ve mağfiret kapısı herkese açıktır. Yapılan tevbeleri kabul eder, istiğfar eden günahkâr kullarını affeder. Aksi yöndeki düşünceler Allah hakkında suizan ifade eder ve insanları ümitsizliğe sevk eder. Nitekim hadislerde de kul tevbe ve istiğfara devam ettiği sürece Allah’ın af ve mağfiretiyle mukabelede bulunacağı ifade edilmiştir (Müslim, Tevbe 29). Aynı şekilde Cenab-ı Hak, rahmetinden asla ümit kesilmemesi gerektiğini ifade buyurmuş (ez-Zümer, 39/53), ancak dalalete düşenlerle (el-Hicr, 15/56), kâfirlerin rahmetinden ümit keseceğini belirtmiştir (Yusuf, 12/87).

  1. Ölüm Anında Hüsnüzan

Mü’min hayatı boyunca Allah hakkında hüsnüzannını korumalıdır. Fakat özellikle ölüm anında Allah’ın rahmet ve mağfiretine güvenmenin, reca hisleriyle dolmanın, affedilmeyi ümit etmenin ayrı bir önemi vardır. Çünkü normal zamanlarda Allah hakkında hüsnüzan, insanı aldatabilir ve onu tembelliğe sevk edebilir.

Aslında hüsnüzan amelle birlikte bulunduğu takdirde Allah katında bir değer ifade eder. Amele yönelmeksizin insanın af ve mağfiret umması, şeytanın büyük bir aldatmacasıdır. Çünkü o, aslı olmayan bir kuruntu ve vehimden ibarettir. Hasan-ı Basri’nin, “Mü’min, Rabbi hakkında hüsnüzan eder ve salih ameller işler. Facir ise Rabbi hakkında suizan eder ve kötü ameller işler,” (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 7/187) sözü de bunu ifade eder. Fakat ölüm anında artık amel imkânı da ortadan kalktığı için insanın yapabileceği en güzel iş, Allah’ın af ve merhametini ummasıdır. İşte bu sebepledir ki Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sakın Allah hakkında hüsnüzan etmedikçe ölmeyin!” (Müslim, Cennet 82).

  1. Bela Zamanlarında Hüsnüzan

Daha önce de ifade edildiği üzere Allah hakkında hüsnüzan etmenin en gerekli olduğu yerlerden biri de belâ ve musibet zamanlarıdır. Bu ister hastalık, borç, fakirlik ve ölüm gibi şahsa isabet eden musibetler olsun, isterse arzî ve semavî âfetler veya zulüm ve işkenceler gibi umuma isabet edenler olsun fark etmez. Maruz kalınan sıkıntı ve zorlukların bitmediğini, yapılan dualara hemen cevap verilmediğini gören kişi bazen Allah hakkında uygunsuz düşüncelere girebilir. Mesela -hâşâ ve kellâ- zulüm ve gadirlerden Allah’ı sorumlu tutabilir. Onun kullarını kendi hallerine terk ettiğini veya zulüm ve haksızlıklara rıza gösterdiğini zannedebilir. Halbuki bütün bunlar, Allah hakkında asla söz konusu olamayacak vehim ve kuruntulardan ibarettir.

Kur’an, peygamber hayatlarından verdiği misallerle mü’minlere, zor zamanlarda Allah’la nasıl bir münasebet içinde bulunmaları gerektiğini anlatır. Mesela Mekke müşrikleri Efendimiz’i (s.a.s) öldürmek üzere Hira mağarasının kapısına kadar geldiklerinde O, beraberinde bulunan Hz. Ebû Bekir’e şöyle der: “Tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.” (et-Tevbe, 9/40); “Ya Ebu Bekir, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkındaki zannın nedir?” (Buharî, Menâkıb 30).

Kızıldeniz’in kenarında Firavun orduları tarafından kıskıvrak yakalandıklarını zanneden kavmine karşı Hz. Musa da benzer mukabelede bulunmuştur: “Hayır, asla! Rabbim benimledir ve O muhakkak bana kurtuluş yolu gösterecektir!” (eş-Şuarâ, 26/62). Aynı şekilde Nemrut tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim’in ağzından da, “Vekil olarak Allah yeter, O ne güzel vekildir.” sözleri dökülmüştür (Buharî, Tefsiru’l-Kur’ân 70).

Her üç misalde de büyük tehlikelerle karşı karşıya kalan ve katlanılması zor meşakkatlere duçar olan peygamberlerin Rableri hakkındaki güzel düşünceleri, yardım beklentileri ve sarsılmaz güvenleri üzerinde durulur. Nitekim çok sayıda ayet-i kerimede de yardımın yalnız Allah katında olduğu vurgulanır ve mü’minlerin Onun yardım ve inayetini beklemesi gerektiği üzerinde durulur (Bkz. Âl-i İmran, 3/126; el-Enfâl, 8/10). Konuyla ilgili bir âyet-i kerime şöyledir: “Eğer Allah size yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse olamaz. Şayet o sizi yardımsız bırakırsa, artık Ondan sonra kim size yardım edebilir ki? Öyleyse müminler yalnız Allah’a güvenmelidirler,” (Al-i İmran, 3/150).

Belâ ve musibet zamanlarında Allah hakkında hüsnüzannın gereği, mü’minlerin daha fazla Allah’a dayanıp güvenmeleri, sürekli ferec ve mahreç beklentisi içerisinde olmaları ve zahiri yüzleri çirkin hâdiselerin arkasında yatan hikmet ve faydaları görmeye çalışmalarıdır. Her zorlukla birlikte bir kolaylığın olduğuna, her geceyi bir gündüzün takip ettiğine ve her hezimetin arkasından zaferin geleceğine inanma da yine Allah hakkındaki hüsnüzannın gereğidir. Mesela bir hadislerinde Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurur: “Darlık ve yokluğa maruz kalan bir kimse şayet Allah’ın onu izale edeceğine kesin olarak inanırsa, Allah’ın onu hemen veya yakın bir zamanda rızıklandırması yakındır,” (Tirmizî, Zühd 18).

Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, maruz kaldığı sıkıntıları sabır ve rızayla karşılaması, bunların izalesi adına Allah’a yalvarması, Onun yardım ve inayetini beklemesidir. Kur’an bize Tebük seferinden geride kalan üç sahabinin durumunu anlatır. Allah Resûlü ve sahabe-i kiramın kendileriyle konuşmama kararı sonrasında yeryüzü kendilerine dar gelmiş, vicdanları onları sıktıkça sıkmıştı. Fakat âyet-i kerimenin bildirdiğine göre, Allah’tan başka sığınacak bir kapı olmadığını anladıkları anda Allah tevbelerini kabul buyurmuştur (et-Tevbe, 9/118). Sahabe-i kiramın hayatına yakından göz atılacak olursa, onların şartların zorluğuna bakmaksızın her zaman Allah hakkındaki iyi düşüncelerini devam ettirdikleri ve her daim Ona güvenip dayandıkları görülür.

NETİCE

Kısacası bir mü’mine düşen vazife Allah’ın, dualarına icabet edeceğine, ibadet ü taatlerini kabul buyuracağına, günahlarını affedeceğine, zorda kalmışlara yardım edeceğine kesin olarak inanmasıdır. O kesin olarak bilmelidir ki Allah insanlara zerre kadar bile olsa zulmetmez. (en-Nisa, 4/40) İnsanın Allah hakkındaki kanaatleri, inançları ve beklentileri ahirette sevap olarak, dünyada da lütuf ve ihsan olarak kendisine dönecektir. Allah hakkında hüsnüzan eden, hakkıyla O’na tevekkül edip teslim olan kimse, huzur ve itminana erecek, dünyevî korku ve endişelerden sıyrılacak, karamsarlık ve ümitsizlik bataklığına düşmeyecektir. Bazılarının zannettiği üzere Allah hakkındaki güzel düşünceler insanı tembellik ve gevşekliğe atmayacak; bilakis salih amellere karşı onun irade ve himmetini bileyecektir.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin