AKP’nin engizisyonu ve hücredeki gazeteci

HABER-YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN | @AdemYarslan

Normal şartlarda Erdoğan’ın New York temaslarını izlemem (izlemem derken lafın gelişi söylüyorum, yoksa Erdoğan’ın temaslarını izlemek, hele hele soru sorabilmek Havuz medyası dışındakiler için imkânsız; kaldı ki son iki programını izlerken fiili saldırıya bile uğramıştım) ve ABD temaslarına dair kulis bilgilerinin peşinde olmam gerekirdi.

Fakat benim gözüm kulağım İstanbul’da, meslektaşlarımın yargılandığı davadaydı. Gün boyu ifadeleri takip etmeye, savunmalara kulak kabartmaya çalıştım.

Çünkü bu davalar hem kişisel hem de mesleki anlamda ‘benim meselem’ sayılır. ‘Kişisel’ diyorum çünkü onlarca mesai arkadaşım, meslektaşım (bazıları ile üniversite yıllarına uzanan kadim dostluklarım var) saçma sapan iddialarla zulüm görüyorlar.

İkincisi bir gazeteci olarak, gazeteciliğin yargılandığı davalarla ilgilenmek bir nevi görevim. Kaldı ki, hasbelkader 3,5 yıl önce Washington’a yollanmamış olsaydım ben de o salonda savunma yapıyor olabilirdim.

Gerçi Washington’da olmam müebbetle yargılanmamın önünde engel olmadı. Yazdığım kitaplar nedeniyle halen iki kez müebbet +25 yıl hapis istemiyle yargılanıyorum.

SAVCILAR ERDOĞAN’I BİR KEZ DAHA YALANLADI

Öncelikle şunu not edeyim: savcılar Erdoğan ve AKP kurmaylarını ‘yalancı çıkarıyor’.

Çünkü ne zaman basın özgürlüğü ve tutuklu gazeteciler meselesi (tabi ki bu konu ancak yurt dışında gündeme geliyor, Türkiye içinde meslektaşlarının tutuklanmasına dair soru sorabilecek bir gazeteci kalmadı) gündeme gelse hepsi birden “Cezaevinde gazeteci yok, gazetecilik faaliyetinden kimse tutuklu değil” diyorlar.

Tabi ki bu açıklamaların kimseyi ikna ettiği yok.

Hatta tüm muhalif gazete ve televizyonların kapatılıp, gazetecilerin zorbalıkla tutuklandığına şahit olanlar bu açıklamalara bakıp Erdoğan rejimine dair kanaatlerini pekiştiriyorlar.

Savcıların Erdoğan ve AKP’yi boşa çıkarması ise şuradan: şu ana kadar açıklanan iddianameler ve devam eden tüm basın davaları tamamen gazetecilikle ilgili. Suçlamalar köşe yazılarına, haberlere ve kitaplara dayanıyor.

Dolayısıyla ‘gazetecilikten tutuklu kimse yok’ sözünü en baştan savcılar tekzip ediyorlar.

İÇİNDEN SUÇ GEÇMEYEN İDDİANAME

Çeyrek asır önce, mesleğe polis adliye muhabirliğinden başlamış birisi olarak bugüne kadar hatırı sayılır iddianame okudum.

Sayısız mahkeme izledim.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye tarihinin hiçbir döneminde bu kadar gelişi güzel yazılmış, bu kadar absürt iddianameler olmamıştır.

Diğer iddianameler de çok problemliydi ama ‘rejimin savcıları’ Zaman İddianamesi’nde adeta ‘Nirvana’ya çıkmışlar’.

Çünkü ‘içinde suç geçmeyen iddianame’ yazmışlar ve ‘olmayan suçlar’dan dolayı Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bildiği gazeteciler, aydınlar 1 yıldan fazladır Silivri’de tutuluyorlar.

Dile kolay hepsi 3’er kez müebbetle yargılanıyorlar.

Savcı yazılarda suç unsuru bulamamış (iddianamede açıkça ‘görünürde suç unsuru taşımayan yazılardan’ diye yazıyor) ama çok rahatlıkla müebbet talep ediyor.

Allah’tan idam cezası kalktı. Yoksa savcı birkaç köşe yazısı için doğrudan idam talep edecekmiş.

Zaman İddianamesi’ni birkaç kez okudum.

Dediğim gibi çok sayıda iddianame okuduğum için bu konuda tecrübeli sayılırım. Buna iddianame denmez.

Ancak ‘belki üçüncü sınıf siyasi dergilerde yer bulabilecek, kötü yazılmış bir makale’ olabilir.

Hukukun temel kurallarından habersiz bir savcının kaleminden çıkmış. (Zaten dava en baştan sakat çünkü yürürlükteki Basın Kanunu’na göre yayınlanmış bir yazıyla ilgili dava açma süresi 4 aydır. Oysa iddianamedeki tüm yazıların tarihi 4 aydan eski. Usül açısından davanın burada bitmesi gerekirdi.)

Yılların gazetecilerine yapılan suçlama terör örgütü üyeliği.

Oysa ki TCK 309-311 ve 312 açık. Her maddenin ilk cümlesi ‘cebir ve şiddet kullanarak’ diye başlar.

İddianamede gazetecilerin yazı yazarak nasıl cebir ve şiddet kullandıklarına dair tek bir delil yok.

Dediğim gibi buna iddianame denmez. Hukuki tarafını geçtim, yazılanların doğruluğu bile yok.

Mesela Ali Bulaç’a yönelik suçlamaların dayanağı yazmadığı bir yazı. Başkasının yazısını alıp ‘Ali Bulaç’ın yazısı’ diye müebbet talebine dayanak yapmış savcı.

Buna benzer yığınla yanlış, yığınla absürtlük var adına iddianame dedikleri metinde.

İŞKENCE GÖREN GAZETECİ HABER BİLE OLAMADI

Pazartesi sabahı Zaman yazarlarının duruşması başladı.

Dile kolay tam 420 gün sonra hâkim karşısına çıktı meslektaşlarımız. Neredeyse tamamıyla hukukum var.

Bir kısmıyla üniversite yıllarına uzanan kadim dostluklarım var bir kısmıyla mesai arkadaşlığı yaptım.

Benim şahitliğime ihtiyaçları yok ama ben yine de not düşeyim: onlar terörist değil, gazeteci. Hem de iyi gazeteciler.

Mahkemede yaşananlara gelince.

Maalesef Türkiye’nin seçkin gazetecileri yargılanırken Türk medyası üç maymunu oynadı. Hasan Cemal ve birkaç yazar dışında duruşmaya giden dahi olmadı.

Oysa ki tarihi bir davaydı.

Ali Bulaç’ın, Mustafa Ünal’ın ve Şahin Alpay’ın ifadelerini satır satır okudum. Hatta bazı yerleri birkaç kez okudum.

Bugünlerin tarihi yazılırken emin olun bu ifadeler o tarih sayfaları içinde yer alacak.

Gelecek nesiller, iktidar partisinin en küçük eleştiriden bile ne kadar rahatsız olup yakından tanıyıp bildikleri gazetecileri pervasızca müebbetle yargıladıklarına şahit olacaklar.

Kesinlikle hiç de iyi anmayacaklar.

Beni en çok düşündüren bölümlerden birisi kadim dostum İbrahim Karayeğen’in birkaç cümlesiydi.

Üniversite yıllarından tanıdığım İbrahim Karayeğen uzun yıllardır Zaman’ın gece editörüydü. 6.5 ay tek başına bir hücrede tutulmuş ve işkence görmüş.

İbrahim Karayeğen’in işkence gördüğüne dair sosyal medyada haberler görmüş ama açıkçası ihtimal vermemiştim. Çünkü İbrahim Karayeğen işkence yapılamayacak kadar naif, nazik birisidir.

O birkaç cümle zihnime kazındı. Bir gazeteciyi 6.5 ay tek başına hücrede tutmak ve işkence yapmak!

Acıyı katlayan ise bu olayın haberleştirilmemesi, kimsenin gündemine girmemesi.

Dediğim gibi gelecek nesiller bu dönemin iktidar sahiplerini hiç de hayırla yad etmeyecekler.

ERDOĞAN’I ELEŞTİRMEDİĞİNİ İSPATLAMAN LAZIM

Mahkemede yaşananlar, meslektaşlarımızın ifadeleri üzerine yazılması gereken çok şey var.

Fakat Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mustafa Ünal ve Mümtazer Türköne’nin ifadelerine bakarsanız ‘bu dönemin karakterine’ dair önemli bir ayrıntıyı göreceksiniz.

Yaşanan cadı avı ve baskı o kadar şiddetli ki, yılların gazetecileri madde madde ‘aslında Erdoğan’ı eleştirmediklerini, 17/25’in bir rüşvet ve yolsuzluk dosyası olduğunu yazmadıklarını’ ispatlamak zorunda kaldılar. Düşünün, masumiyetinizi ispatlamak için hiç inanmasanız da ‘iktidarın resmi söylemine paralel konuşmanız’ gerekiyor.

Eğer bir gazeteci, ağır cezaevi şartlarında 420 gün tutulup ilk kez çıkabildiği mahkemede bunları söyleme ihtiyacı hissediyorsa ‘Faşizm’ için daha iyi bir tanım aramanıza gerek yoktur.

Mustafa Ünal’ın ifadesinde söylediği gibi “yarın her şey normalleştiğinde bu mahkemeler AKP’nin engizisyonu olarak hatırlanacak”.

1 YORUM

  1. Dilerim ki o yarınlar tez zamanda gelir. Bunca zulüm gayretullaha dokunursa artık suçlu-suçsuz tefrik edilmeyecek,kocaman bir ülke yerle yeksan olacaktır. Gerçekleri eğip hükmeden dile getirmeniz umarım omurgasız türk basınını gayrete getirir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin