Akkuyu’nun ardındaki sır

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin “nükleer enerji kulübüne dâhil olması” olarak kamuoyuna pazarlanan Akkuyu nükleer enerji santralinin temeli, Erdoğan ve Putin tarafından Salı günü Ankara’daki sarayın bahçesinden uzaktan kumandalı olarak atıldı. Artık içinde eleştirel hiçbir zerre kalmamış olan Türkiye medyası, işin güzelleme ve propaganda kısmına balıklama atlayarak, Türk-Rus işbirliğine ve gelişen stratejik ortaklığa methiyeler düzdü. Ne “tarihi bir ana şahitlik” kaldı, ne de “Türkiye elektrik üretiminin yüzde onunun karşılanacağı müthiş proje” değinmedikleri. “Petrol, doğalgaz ve kömüre dayalı enerji sepetini sağlıklı hale getirmek” gibi söylemler de argümanlar arasındaydı. Akkuyu santralinin iki boyutu var. Birisi nükleer enerji konusu, öteki ise Rusya. Nükleer enerji reaktörleri meselesinde kısa bir giriş yaptıktan sonra, asıl mesele olan Rusya’ya odaklanmak istiyorum bu yazıda.

Nükleer enerji konusu oldukça teknik bir mesele. İşin içinde Türkiye’nin deprem kuşağında olmasından tutun da, coğrafi konumu bakımından güneş ve rüzgar enerjileri açısından son derece şanslı bir ülke olmasına kadar birçok argüman sayılabilir. Diğer yandan meselenin yenilebilir enerji kaynaklarının artık stratejik olarak geleneksel nükleer enerji bazlı elektrik üretimi yapan ülkeler için alternatif haline gelmesi konusuna mutlaka atıfta bulunulmalı. Örneğin Almanya, tüm nükleer enerji reaktörlerini kapatarak tümüyle yenilenebilir ve doğal enerji reaktörlerine yönelme kararı aldı. Avrupa’da bu yönde bir enerji stratejisinin gelecekte daha da yaygınlaşacağı öngörülüyor. Çünkü nükleer enerji hem bu doğal enerji reaktörlerine göre daha ucuz değil artık, hem de olası kazalarda çok ciddi sorunlara yol açıyor. Dahası, nükleer enerji reaktörlerinin başına gelen kazalar sadece bulundukları ülkede değil, ağırlıklı olarak yakın çevresinde, kazanın kapsamına göreyse küresel anlamda da ciddi yıkıcı etkilerde bulunma riski taşıyor. Bunlara ek olarak, nükleer yakıtın depolanması sorunu var ki bu mesele Almanya gibi nükleer güçlerin nükleer enerji stratejisini terk etmeleri yönündeki başlıca neden.

Bir diğer konu – Türkiye gibi bu teknolojiyi dışarıdan ithal edecek ülkeler için geçerli olmak üzere – nükleer enerjinin enerji bağımlılığını azaltmayacağı, aksine arttıracağı. Türkiye bilindiği üzere kendi nükleer teknolojisini üretmiyor, bu teknoloji Rusya tarafından Türkiye’de kuruluyor. İnşa edilecek reaktörde kullanılacak zenginleştirilmiş uranyum Rusya’dan gelecek. Çünkü Türkiye’de uranyum yakıtı yapma teknolojisi yok. Uranyumu yakıt olarak kullanmak için hem uranyum üretmek, hem de uranyum zenginleştirme işlemi yapmak gerekli ki Türkiye’de buna yönelik herhangi bir bilimsel arka plan veya teknolojik birikim mevcut değil. Dolayısıyla Rusya, tıpkı doğal gazda olduğu gibi Türkiye’yi tek yönlü olarak kendisine daha fazla bağımlı hale getirecek. Tüm bunlar, Akkuyu’nun nükleer enerji bakımından eleştirel bir gözle değerlendirilmesine ilişkin başlıklar.

RUSYA’YA ENERJİ BAĞIMLILIĞI

Gelelim Rusya konusuna. Rusya giderek Türkiye üzerinde etkinliğini arttırıyor. Türkiye’nin Rusya’ya enerji bağımlılığı korkunç bir seviyede. Domates ihraç ederek bunu dengelemek mümkün mü? Türkiye Rusya konusunda 1970’lede kuru incir ve kuru üzüm, tütün ve fındık ihraç ederken, gelişmiş ülkelerden makine, ilaç, elektronik ürünler ithal eden gelişmemiş ülke yaklaşımına benzer bir politika uyguluyor. Rusya’ya nükleer enerji santrali yaptırtmak, Rusya’dan ülke tüketimindeki oran olarak çok yüksek oranda doğal gaz ithal etmek, Rusya’nın S-400 anti füze bataryalarını satın almak, Suriye’de Rusya güdümünde bir dış politika izlemek, tüm müttefikler (NATO’nun ve AB ülkelerinin tamamı) Rusya’nın uluslararası arenada takındığı mafya devlet tutumunu protesto eder ve yüzlerce Rus diplomatik personelini sınırdışı ederken Ankara’daki rejimin Rusya ile tarihteki en yakın ilişkileri kurması, son derece ciddi bir sorun olarak ön plana çıkıyor.

Burada söylediğim Türkiye’nin Rusya ile ticari ilişkilerini geliştirmemesi gerektiği falan değil. Elbette Türkiye tıpkı diğer bölgesel ortakları gibi Rusya ile de ikili ekonomik ilişkilerini geliştirmelidir. Fakat burada önemli olan, bu ticari ilişkilerdeki denge. Dış ticaret dengesi konusunda ciddi sorunlar yaşayan Türkiye için bu konu önemli olmalı. Ancak bundan çok daha önemli olan, tek yanlı bağımlılık ilişkisinin Türkiye için çok yaşamsal olan enerji ve güvenlik ilişkilerinde cereyan etmesi. Tarımsal ürünler ya da elektronikte bir yerlere bağımlı olmaya benzemez bu. Enerjide bağımlılık, konu Rusya olduğunda özellikle dikkat edilmesi gereken bir meseledir. Soğuk Savaş sonrasında Rusya, eski Sovyet cumhuriyetlerini enerji kartını kullanarak kendisine nasıl bağımlı hale getirdi, bunu dikkate almak gerekiyor. Ukrayna konusu özellikle çok iyi bir vaka oluşturuyor. Türkiye’nin Rusya-Ukrayna ilişkilerinden alacağı önemli dersler olduğu kanısındayım. Çünkü Rusya, Ukrayna’nın enerji bağımlılığı zafiyetini kendi stratejik amaçları bakımından çok efektif olarak kullandı. Bugün Ukrayna’nın egemenlik alanı olan Kırım, Rusya tarafından işgal ve ilhak edilmiş durumda. Dahası, doğu Ukrayna’da Rus güdümünde iki bölge ortaya çıkmış vaziyette. Bu bölgeler Ukrayna merkezi yönetiminin kontrolünden çıkmış durumdalar. Yani Rusya’nın politikalarıyla Ukrayna kendi topraklarını kontrol altında tutamayan bir devlete dönüştü. Batı’nın inanılmaz desteği de bu konuda artık işe yaramıyor. Ukrayna’nın bölünerek küçülüp sonunda AB ve NATO’ya girerek Rusya karşısında denge kurması ve Rus yayılmacılığına bu yolla engel olması tek olasılık gibi görünüyor. Gürcistan’da da Rusya aynı taktikleri izliyor. Esasında Rusya’nın güney kuşağındaki tüm ülkelere yönelik genel bir Rus stratejisinden söz edilebilir. Orta Asya ve Kafkasya, Rusya’nın arka bahçesi konumunda ve bu bölgelerdeki aktörlerin iç politikaları, Rus faktörü olmadan analiz edilemez. Haritayı açıp Türkiye’nin jeopolitik konumuna bakan herkes, neden yukarıdaki analizi yaptığımı anlar. Türkiye, bulunduğu coğrafi konum bakımından Rusya için hayati önemi haiz bir ülkedir.

RUSYA AÇISINDAN TÜRKİYE

Ruslar, yüzyıllardır Türkiye’nin coğrafi konumu ile kendi güvenliklerini ilişkilendiriyor. Esasında bu çok rasyonel bir tutumdur. Aksi normal olmazdı. Ancak normal olmayan, Türk karar alıcılarının bu gerçeği görmezden gelmesidir. Rusya’ya nükleer reaktör yaptırmak, oraya domates satmaya işte bu nedenle benzemez. Enerji bağımlılığı ve teknolojik bağımlılık, kısa ve orta vade tek yönlü bağımlılık ilişkileri gibi değildir. Uzun erimli, uzun vade stratejik etkileri olacak bir durumdur. Adeta Rusların oyunu yeniden kurdukları bir safhadayız. Bu oyun Birinci Dünya Savaşı’nda bir kez kurulmuş, Türkiye Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejik dehasıyla bu oyunu az hasarla atlatmayı becererek, büyük yıkımdan kurtulmuştu. Oyunun bir sonraki etabı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş’ta şekillendi. Türkiye bu yeni oyunda da kendisine güvenli bir yer edindi, güvenliğini sağlamayı başararak varlığını devam ettirebildi. Her iki oyunda da ana düşman kimdi? Birinci Dünya Savaşı esnasında eğer Rusya’da 1917 Ekim Devrimi olmayıp, Ruslar savaşmaya devam etselerdi ne olacaktı? Rusların en önemli stratejik hedefleri Türk toprakları üzerinden Akdeniz’e ulaşmaktı. Çünkü kara gücü olan Rusya, deniz gücü olan İngiltere ve ABD’ye karşı Türkiye üzerinden Doğu Akdeniz-Cebelitarık ekseninde etkin deniz gücü olup, Avrupa kıtasının kontrolünü ve ticaret yolları üzerinde etkin olmayı hedeflemekteydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Potsdam Konferansı’nda Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin Boğazlar ve Marmara bölgesinde üs talep etmeleri, doğu vilayetlerini istemeleri de bu bağlamda okunması gereken taleplerdir. Devletler ve yönetimlerin isimleri veya ideolojileri değişir, ama jeopolitik temellere dayanan stratejiler baki kalır. Türkiye de bunun bir istisnası değildir. Peki, o halde tüm bu bariz jeopolitik konstellasyona karşın neden Türkiye ısrarla Rusya’nın peşine takılıyor?

Rusya’ya yanaşmak Batı’dan uzaklaşmak manasına geliyor ve Türkiye’deki bazı çevreler bakımından bu konjonktürel olarak çok önemli. Bakınız strateji uzun erimlidir. Stratejinin değindiğim gibi jeopolitikle derin bir ilişkisi vardır. Jeopolitik gerçeklere dayalı olmayan stratejiler, ülkeleri felakete götürür. Rusya’ya sadece Batı’nın insan hakları ve hukuk devleti normatif çatısından kurtulmak amacıyla yakınlaşmak isteyenler, bunu kendi yaptıkları yanlışların hukuki yaptırımlarından kurtulmak için yapıyor. Yolsuzluğa bulaşan ve suçüstü yakalanan iktidar çevreleri, kurtuluşu hukuku ortadan kaldırmakta buldu. Bunun uzun vadede Batı kulübünde kabul görmeyeceğini, er-geç anayasal düzene ve hukuk devletine yeniden geri dönüleceğini, bunun sonunda ise başlarının hukukla çok büyük derde gireceğini tahmin ediyorlar. Bu durumdan kurtuluşun çaresini Rusya’ya yanaşmakta (ve Batı’dan kopmakta) arıyorlar. Çünkü Rusya’nın Türkiye’ye yönelik insan hakları veya hukuk normlarıyla ilgili bir beklenti içinde olamayacağını gayet iyi hesaplıyorlar. Rusya’nın kendisi hukuk devleti değil ki. Ankara’daki rejimin uluslararası arenadaki hukuksuz operasyonları, adam kaçırmalar, ortadan yok olan insanlar, takibata alınan ve hapsedilen gazeteciler, el konulan özel mülkler ve firmalar, Rusya tüm bunların feriştahını yapan, adeta doktrinini oluşturan bir devlet. İşte bu nedenle Ankara’daki şark kurnazları, akılları sıra Ruslarla stratejik ilişkilere girerek Batı’dan boşalacak güvenliksel ve ekonomik boşlukları doldurmak, bu arada da kendilerini garantiye almak istiyorlar.

BELİRGİN BİR KIRILMA NOKTASI

Rusya çok güçlü bir ülke – elinde nükleer silahları var ve bu onlara Batı karşısında dokunulmazlık sağlıyor. Ekonomik yaptırımlara karşı da ayakta kalmayı başarıyor Rusya. Çünkü yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesi. Fosil enerji kaynakları rezervleri ile en ön sırada olan, üretmediği savaş araç gereci bulunmayan, hantal olmasına karşın kendine yeten bir sanayiye sahip Rusya ile Türkiye’yi mukayese etmek bile çok güç. Türkiye’nin Batı’dan (NATO başta olmak üzere) kopması demek, Rusya’nın son 300 yıldır eline geçen en önemli jeopolitik hediye anlamına gelecek. Özellikle de Ankara’daki yolsuzluğa bulaşmış, kendi siyasal bekalarından başka bir şey düşünmeyen kadro göz önüne alındığında, kaygılar doğan olarak katlanarak artıyor. İşte Akkuyu, bu nedenlerden dolayı son derece belirgin bir kırılma noktasını oluşturuyor. Akkuyu’nun ardındaki sır, işte bu.

Neyse ki tarih uzun erimli bir şey. Bugün temeli atılan santralin bitirilmesi uzun yıllar alacak. Kim öle kim kala. Türkiye her ne kadar şuursuz bir biçimde kendisini ateşe de atıyor olsa, jeopolitik oyun çok oyunculu bir yapıya sahip. Türkiye’nin Rusya’ya kayması, domino etkisiyle NATO’yu çok zayıflatabilir. Özellikle İkinci Soğuk Savaş dediğimiz yeni mücadelenin başlamış olduğu bu günlerde, yüzlerce Rus diplomatın Batı ülkelerince sınırdışı edildiği, Sovyetoloji sahasının yeniden aktive edildiği, güvenliğin ön plana çıkmaya başladığı son yıllarda Türkiye gibi bir aktörün kolayca Rusya’nın inisiyatifine terk edileceğine doğrusu inanmıyorum. Ne iktidardaki yolsuzluğa bulaşmış İslamcı kadro, ne de perde arkasındaki derin devlet, tek başlarına veya hep beraber jeopolitik oyunu belirleme gücüne sahip değiller. Türkiye’deki siyasal sistem ne olur bilemem. Ama Türkiye’nin Rus uydusu haline gelmesi konusunda son sözün henüz söylenmemiş olduğunun garantisini verebilirim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin